Haziran’dan Haziran’a Dört Mevsim Sol

Okumakta olduğunuz yazı, RED Dergisi‘nin Haziran 2019 tarihli 103’üncü sayısından alınmıştır. Derginin tamamına e-dergi olarak PDF formatında ulaşmak için: TIKLAYIN

27 Mayıs 2013’de başlayan ve Haziran’a damgasını vurup geçen ‘Gezi olayları’, gerek Türkiye’de gerekse dünyada çok ciddi yankılar uyandırdı. Dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan benzer halk hareketlerine, bu hareketlere kaynaklık eden jeopolitik koşullara ve sonuçlarına referansla Gezi üzerine de değerlendirmeler yapıldı, anlamlar yüklendi, sonuçlar çıkarıldı…

Ne var ki, bugün Gezi artık tarihsel yeri içinde değerlendirmeye tabi tuttuğumuz bir olguya dönüşmüş ise; Gezi’nin ve kaynaklık ettiği siyasi hareketlerin bugüne etkisini, yarın önümüze koyacağı gündemi ve şekillendirdiği mücadeleyi değil de hâlâ bir geçmiş deneyim olarak ‘çıkarılacak dersler’i konuşuyorsak; biz değil ama iktidar Gezi’den alacağını alıp defterin kapağını üzerimize kapatmıştır. Mağlubuz.

AKP, Gezi, Üsküdar, Atlar…

Gezi, baskı ve hukuksuzluğu bir yönetim standardına dönüştüren AKP’nin, bu sefer kalkıp halkın yaşam alanlarına müdahalesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmış gibi görünse de, biliyoruz ki temelde siyasal İslamcı iktidara karşı yıllar içinde halkın biriken öfkesinin ‘kendiliğinden’ yansımasıdır. İktidara karşı sokakta mücadeleyi hafızalarda tazeleyen ve aynı zamanda solun asli sorumluluklarını hatırlatan öğretici bir deneyimdir de. Bu yönüyle, Gezi’nin mirası ilkesel bir ortak mücadele ise, vasiyeti örgütlü bir kitlesel mücadeledir.

AKP iktidarının Gezi karşısında takındığı tavizsiz tutum, o sıralar tek adam rejimini inşa etmekle meşgul olan Erdoğan’ın halk tarafından verilen mesajı anlamadığı yönünde yorumlanmıştı. Tam tersine, Erdoğan verilen mesajı iliklerine kadar hissedip kavramış, bütünüyle idrak etmiş ancak halkın bu tepkisi karşısında yumuşama anlamına gelebilecek herhangi bir adımın, çok hevesli olduğu diktatörlüğün suratına atılmış bir çizik olacağını gayet iyi bildiğinden Gezi’nin haklı taleplerine kulak vermek yerine Gezi’yi şiddetle bastırmaya yönelmişti.

Erdoğan’ın Gezi’ye verdiği bu tepki, ‘yerli ve milli’ diktatörlüğün karakterine dair çok net işaretler taşıyor. Gezi sonrasındaki tüm siyasal gelişmelerde de bu işaretleri görebiliyoruz. Dolayısıyla, olası herhangi bir gelişme karşısında hem Erdoğan’ın hem de Saray havuzunda yüzdürdüğü oyuncak gemisi AKP’nin vereceği tepkileri tahmin etmek oldukça kolaylaşıyor.

Hiçbir zaman elden bırakmadıkları mağduriyet edebiyatı inandırıcılığını yitirirken, ekonomik konularda ‘dış güç saldırısı’ hikayesine siyasi konularda tam bir baskı eşlik ediyor.

Ekonomide ipin ucu kaçalı çok oldu. İç siyaset, ülkeyi olduğu gibi Erdoğan ve avanesinin üzerine geçirme sanatı olarak icra ediliyor. Dış siyaset ise, ‘ipteki cambaz’ gösterisinden öte getirisi olan bir iş değil çoktandır.

Adına ‘siyasal İslamcılık’ denen ahlaksızlığın boyutları, memleketin üzerini tümden örtebilecek kadar genişledi.

Gezi’den bu yana, bir karşı-darbeye dönüştürülen 15 Temmuz vakası, olağanüstü hal, KHK’lar, kapanan yayın kuruluşları ve gazeteler, hapse atılan gazeteciler, akademisyen kıyımından sonra birer kadro çiftliğine dönüştürülen üniversiteler, AKP’li belediyelerce birer rant, ihale, kadro fabrikası gibi kullanılan yerel yönetimler, halka ait kaynakları sömürmek ve yandaş sermaye fraksiyonu yaratmak için Kamu Özel İşbirliği modeliyle şapkadan çıkarılan mega projeler, işsizlik fonunun gaspı, zorunlu BES uygulaması ve son olarak iktidarın sermaye ile beraber atmaca gibi üzerinde dönüp durduğu kıdem tazminatı konusu AKP için basit birer ‘atı alıp Üsküdar’ı geçme’ mevzuudur. Kaç at oldu?..

Bütün bu hırsızlık ve yağma mekanizması, ekonominin yaşamaya başladığı çok ciddi sistemik sorunlara rağmen her gün üfürülen birer başarı hikayesi eşliğinde işlemeye devam ediyor…

Gezi derslerinden kaçan ‘sol’

Türkiye’nin sol açısından pek de yaprak kıpırdamayan yakın tarihi içinde gerçekleşen Gezi hareketinin yarattığı umut solun bir bölümü için hızla nostaljiye dönüştü. Bugün diyebiliriz ki, Gezi yalnızca sınıfsal olarak işsizler, işçiler, öğrenciler ve beyaz yakalıların AKP tahakkümüne karşı ‘birleşebilen’ kesimleri ile iktidar yanlıları arasında sadece siyasi değil aynı zamanda ahlaki olarak kesin ve kalın bir çizgi çizmekle kalmadı. Bir taraftan da, Gezi’den çıkarılması gereken dersler etrafında birleşiyormuş görünen farklı sol kesimler arasında henüz pek dillendirilmeyen ama farklılaşan söylem ve pratikler arasında kendini gayet net gösteren bir ayrımın üstünü fosforlu kalemle çizmiş oldu.

Bu ayrım, sınırlarını bütün detaylarıyla Erdoğan’ın belirlediği siyasal alan içinde ‘mücadele ederek’ AKP’nin geriletilebileceği düşüncesine kapılan ‘sol’ ile, bağışıklık sistemi bu düşünceyi bir liberal virüs olarak algılayıp alarm veren sol arasındadır.

Gezi’den hemen sonra kurulan Birleşik Haziran Hareketi deneyiminin ikinci yılından itibaren kendisini iyice hissettirmeye başlayan bu ayrım, sonraki süreçte tek adam rejiminin gelişim seyrine, derinleşen ekonomik ve siyasi krizlere, artan baskı ve şiddete, gündemden düşmeyen seçimlere karşı Haziran bileşenlerince geliştirilen tutumlar arasındaki farklılıklarla daha da belirginleşmeye başladı.

Bugünün koşulları itibarıyla, en kritik başlıklardan biri haline gelen seçimlerin ise, tek adam rejiminin belirlediği alanda ancak solun asli mücadelesini sınırlayan bir enstrümana dönüştüğü gerçeği yeterince dikkate alınmıyor. İktidarın ilgili seçim yasalarını da kendine göre uyarlayarak, hatta yok sayarak uyguladığı bir tür ‘seyreltilmiş faşizm’in sinsi yüzüne rağmen seçimlerin halen iktidarın değişimi veya geriletilebilmesi için fırsat yaratabileceği yanılsaması, solun ana mücadele ekseninin yerine geçiyor. Gerileyen iktidar değil sol oluyor…

CHP ve HDP’den müteşekkil Meclis muhalefeti, solun bir kesimi onlarla dayanışma gösterirken kerameti sağa açılım politikasında aramaya devam ediyor, hatta zaman zaman kendini kaybedip Erdoğan’la siyasal İslamcılık yarıştıracak kadar ileri gidiyor. Bu durumun seçimlerde onlarla beraber hareket eden ‘sol’u da açığa düşürdüğünü ve ciddi siyasi aşınmaları beraberinde getirdiğini unutmamak gerekir.

Haziran 2013’den Haziran 2019’a iki sol

2013 Haziran’ından 2019 Haziran’ına kadar geçen süre içinde, AKP tahakkümünün kurumsallaşmasında birer eşik sayılabilecek çok önemli gelişmeler oldu. Elbette bu eşikler geçilirken, Erdoğan iktidarının manevralarına verilen doğrudan destekleri ihmal etmiyoruz ancak neoliberal dönüşümün kitabına uygun biçimde Saray çatısı altında toplanan Cumhur İttifakı’nın doğal bileşenlerini ‘hesap sorulacaklar’ başlığı altında şimdilik kenara ayırıyoruz.

Bizim esasen üzerinde durmamız gereken, bu ülkenin sol güçleri olarak halkta yarına dair ne kadar umut yaratabildiğimiz ve bunun için ne yapabildiğimizdir.

Gezi, halkın biriken öfkesinin bir sonucu olarak patlamıştır. Ancak, ortaya çıkan enerji örgütlü bir sinerji içinde toplumsal dönüşüme evrilememiştir. Nihayet, Birleşik Haziran Hareketi ile tek adam rejiminin daralttığı çemberi yarıp çıkacak bir ‘alet’ yaratılacakken bu sürecin de başarısızlıkla sonuçlanması, solun alternatif mücadele yolları ve araçları yaratma zorunluluğunu tekrar önümüze koymaktadır.

Bu zorunluluk, içinden geçtiğimiz süreçte sol için turnusol kağıdıdır.

‘Köprüden önce son çıkış’lar, seçimler, vs…

Gezi’den sonra açık biçimde birbirine karşı pozisyon alan devlet ve sol arasında devam eden mücadele, devletin ve beslediği cihatçı çetelerin uyguladığı şiddet dalgası karşısında şimdilik geri çekilen solun aleyhinde sonuçlanmış görünüyor. Öte yandan yaşananların, alınan kararların, Gezi’den öğrenilenlerin tersine nasıl olup da örgütsüzlüğe ve pasifizme vardığını anlatmak başlı başına bir kitap konusudur. Yazılacaktır. Ancak, genel hatlarıyla bugünler için diyebiliriz ki, ‘köprüden önce son çıkış’ yazıları havada uçuşurken, AKP iktidarı sürekli dayattığı seçimlerle kendi önüne yeni yeni köprüler kurup sorunların üzerinden atlayarak geçiyor, sol da bütün enerjisini ve zamanını bu tartışmaların içinde tüketiyor, küçülüyor, küçülüyor…

Meclis muhalefeti elbette Erdoğan iktidarının bütün baskı ve kısıtlamalarına rağmen toplumsal tepkiyi oya dönüştürme potansiyeline sahiptir. Ne var ki, seçim mekanizmaları iktidar tarafından tamamen bloke edildi ve bu mekanizmalar artık tek yönlü olarak iktidara çalıştığından, iktidarı seçimle değiştirme olanakları tükendi. Durum, 7 Haziran 2015’den beri böyledir.

Buna rağmen, Gezi derslerini bir tarafa bırakıp ‘seçim’ kanalından yayın yapan kimi akademisyenlerimiz, ‘köprüden önce son çıkış’ın yeni versiyonu olarak “23 Haziran süreci, önümüzdeki on yılı belirleyecek” başlığıyla yazılar yazıp, seçimlere verdikleri ehemmiyeti “her şey çok güzel olacak” frekansından üfürmeye devam edebiliyor. İstanbul’da kazanılmış seçim hukuksuz bir keyfilikle gasp edilmişken, üstelik Kürt illerinde verilmeyen veya verildikten sonra gasp edilen mazbata furyası da yaşanmışken, bütün bunlara gözlerini kapatıp, dayatılan seçim tekrarından umut devşirmeye çalışan bir siyasetten ne bekleyebiliriz? Seçim günü yine ‘beklenmedik bir durum’ hasıl olursa, bunun aslında nasıl bir siyasetsizlik olduğu çırılçıplak ortaya çıkacaktır. Bu çıplaklık, sadece siyasi değil ahlaki kimi arazlara da yol açabilir. Şimdiden uyarmış olalım.

Seçim mi dediniz?

Daha geçen hafta, Haziran üyesi de olan CHP’li bir muhalif milletvekilinin “Yeniden yapılacak seçimin de gasp edilmemesi için önlem almalıyız” uyarısının bütün bu gelişmeler karşısındaki ağırlığı, hemen hemen bir kuştüyü kadar hafif ve yumuşak kalıyor desek herhalde haksızlık etmiş olmayız. Zira uyarıda geçen ‘yeniden seçim’ ve ‘önlem’ birbirini götürürken geriye ‘gasp’ kalmaktadır. Sıkıntı budur. Herhalde, bir türlü anlatamadığımız da budur.

Bütün bu akış içinde, 31 Mart akşamı açıklanan seçim sonuçlarını, iktidara karşı kazanılmış bir zafer kutlamasından çok ‘boykot ve sokak mücadelesi’ yanlılarına karşı bir zafer havasında alkışlayan arkadaşların kulaklarını bir kez daha çınlatmış olayım.

Sonuçta AKP 31 Mart seçimleriyle de geriletilemedi. Seçim tezgahını reddetmek ve bir boykot örgütlenmesiyle kitlesel mücadeleye hazırlanmak yerine, kitle mücadelesinden kronik bir korku duyan CHP’nin sandığıyla diktatör devirmeye kalkan ‘sol’ parti ve örgütler ilerleyebildi mi? İlerleyebildiğini iddia eden kimse varsa, mikrofonu hemen kendisine uzatalım.

Son söz yerine

AKP, suratına indirilen tokadın izi hala geçmediği ve aynaya her baktığında hatırladığı için altı yıl sonra Gezi’ye soruşturma açılmasını sağladı, intikamını bir de bu yolla almaya koyuldu. Bu, aynı zamanda sola gözdağıdır. Vız gelir.

Tekrar edelim: Gezi’nin mirası ilkesel bir ortak mücadele ise, vasiyeti örgütlü bir kitlesel mücadeledir.

Türkiye’de yaşanan devasa sorunların tamamının altında yatan başat sorun AKP iktidarıdır. Sorun iktidar sorunudur. Hem krizi fırsat bilip saldırıya geçen sermaye ve bürokrasiye karşı, hem de son sekiz ay içinde açıkladığı iki ekonomi programı şimdiden ilistire dönen AKP iktidarına karşı kitlesel bir mücadele örgütleme zorunluluğu keskin bir bıçak gibi masamıza saplanmıştır.

On yedi yıllık AKP iktidarı boyunca Gezi’den seçimlere, direnişten yenilgiye dört mevsimi yaşayan sol, kendi baharını yaratıp bağımsızlığı ve özgürlüğü bu topraklarda yeşertmek için kendi ilkelerine sarılmalıdır. Artık kalkalım.

*****

AKP’NİN SİYASET TÜKETİMİ!

AKP, aleyhindeki herhangi bir gelişmeyi erteleme imkanı yaratabildiğinde bunu ‘dik duruş’ diye anında kendi başarı hanesine yazmayı, ertelemeyi beceremediğinde hemen “dış güç saldırısı” feveranına sarılıyor; bu AKP’nin en etkili siyaseti haline gelmiş durumda. Bütün iç-dış siyasete ve ekonomiye ilişkin söylemlerini bu izlek üzerinden şekillendiriyor. Çünkü AKP siyaseti tüketti. Siyaseti tüketmekle kalmadı, her seçim davetine koşulsuz icabet eden muhataplarını da kendisine böylelikle meşruiyet zemini yaratan rollerinin içinde eritti. “Lafla peynir gemisi” karaya oturdu.

Artık AKP’nin elinde kalan en etkili silah dümdüz manipülasyondur. İç siyasete yönelik manipülasyonlar muhataplarınca aynı sığ düzeyden cevaplandığında, AKP tarafından yaratılan sorunların üzeri yakın zamana kadar elbirliğiyle örtülebiliyordu. Bu imkan bitti. Sorunlar her alanda bağırıyor. Ayrıca, artık ‘dış güçler’ AKP’yi dışlamanın ötesine geçip dayatmaları yaptırımlarla somutlaştırma faslına geçiyor.

AKP iktidarının, mali ve finansal politikalardan sorumlu kurumlar üzerinden ekonomide güttüğü manipülasyonlar ise, bu aşamadan sonra yerli ve yabancı sermaye açısından sadece kendisini korumaya, ‘serbest piyasa kuralları’ ihlallerini ve yaratılan riskleri eleştirmeye dönük refleksler üretecektir. Kimi ekonomistlerin kurtuluş için tek seçenek olarak IMF’yi işaret ettiğini biliyoruz. Erdoğan’ın hiç niyeti olmaması bir yana, IMF’nin “şeffaflık ilkesine uymayan ülkelerle anlaşma yapılmayacağı” kararını açıklamasıyla bu seçenek de Türkiye için gündemden düştü. Durum, ‘serbest piyasa’nın Türkiye ekonomisine ilişkin risk algısını yükselteceğinden kredi bulunamayacak; zorlukla bulunan kredi ise çok yüksek faizlerle ancak temin edilebilecek; ağır faturalar doğacak. Şeffaflık alerjisi olan Erdoğan için, Türkiye ekonomisini kendi içine kapatma zemini de böylelikle oluşuyor. Bütün bu olumsuzluklar çok uzun bir süreci kapsayamaz. Çünkü, bu haliyle sürdürülebilir durumda olmayan ekonomi kısa sürede iflasla sınanacak, sonrasında iktidar da dahil olmak üzere daha temel değişiklikleri gerektireceğinden daha büyük olumsuzlukların kapısı aralanacak.

Oluşan bu can sıkıcı tablonun halktan saklanması için, yine sık sık Suriye sınırına askeri sevkiyat haberleri servis edilecek. Saray medyası sık sık yeni maden rezervleri keşfedildiğini üfürecek. Halkın doğrudan tüketicisi olmadığı, bilmediği sektörlerden muazzam üretim ve ihracat haberleri yağacak ve “ne kadar da güçlüyüz” mesajlarına gark olacağız. Bu sırada, Hazine’ye daha çok borç vermeleri için özel bankalara talimat göndermekte sakınca görmeyen Erdoğan, muhtemelen ekonominin kepenklerini indiriyor olacak.

Ortadoğu kapılarının Rakka’da, Menbiç’de, Fırat’ın doğusunda operasyonlara niyetlenen ama hiçbiri için icazet alamayan ve bu yüzden yerinden kıpırdayamayan AKP’nin suratına kapandığını ve AKP’nin oralarda hiçbir fonksiyonu kalmadığını ise neredeyse 3 yıldır yazıyoruz. Ağır manipülasyon burada da işliyor.

Bütün bunlara eşlik eden S-400’ler, bir hava savunma silahı olmaktan çıkıp Erdoğan’ın kendisini korumak üzere kullanılan bir kalkana dönüşmüş vaziyette. Saray’a konuşlandırarak değil, siyasi olarak. ABD’nin tehdidine karşı yeni bir kriz mayaladığı yetmezmiş gibi, S-400’den sonra bir de S-500 hikayesi tertibi ile yaptırımların kilidi kırılacak ve AKP’nin yarattığı ekonomik krizin üstü, ABD ile mayalanan siyasi kriz ve tetiklenen yaptırımlarla örtülecek. Meğer müttefikimiz, stratejik ortağımız ABD’nin de bir ‘dış güç’ olarak saldırıya geçtiğini, “bağımsızlık ve anti emperyalizm” hikayeleri eşliğinde öğreneceğiz. Yeni krizin, Brunson krizinden hallice olacağı kesindir. Soner Yalçın familyasının siyasal İslamcı tayfayla beraber AKP’ye destek çağrısını yükseltmesi kulağınızda geçici işitme kayıplarına neden olabilir!

Bu arada, İran yaptırımlarından S-400’e, petrol tedarikinden dış kaynak tedarikine ve sonlandırılan muafiyetlere kadar ertelene ertelene Haziran-Temmuz dönemine biriktirilip sıkıştırılan sorunlarla boğulacak ülke gündemi içinde, yenilenen İstanbul seçimlerinin de gaspı, düşünüldüğünden daha kolay olabilir. Hatta bakarsınız, YSK tarafından açıklanan gerekçeli karar aynı zamanda bunun alt yapısı oluvermiştir. Süreç, “çok yoğun dış güç saldırıları” nedeniyle seçimin iptalini ‘gerektirir’ ve süresiz ertelenmesi gündeme gelir ise, bunun zaten doğrudan bir gasp olacağını söylemeye bile gerek yok.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here