Haziran Ayaklanması’nın ekonomi-politiği…

Okumakta olduğunuz yazı, RED Dergisi‘nin Haziran 2019 tarihli 103’üncü sayısından alınmıştır. Derginin tamamına e-dergi olarak PDF formatında ulaşmak için: TIKLAYIN

Sene 2013… Hindistan Merkez Bankası’nın Mumbai’deki CAFRAL adlı bir finansal araştırma kurumunda araştırmanın başındayım… Başka çarem olmadığından o aralar Hindistan’la çok meşgulüm. Pek Türkiye’yi izlemiyorum. Ama Mumbai’de memleketten bazı arkadaşlar var. Haziran’da memlekette bir şeyler oluyor diye haber verdiler. Gezi’den öyle haberim oldu…

Hindistan’da yayımlanan Economic and Political Weekly (EPW) adlı bir dergi beni CAFRAL’dan tanıdığı için arada orada makale yazmamı istiyor. Derginin editörlerini aradım: “Türkiye’de bir şeyler oluyor, bu konuda makale yazmamı ister misiniz? Ama CAFRAL baş ekonomisti olarak değil, Mumbai’de yaşayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak…”

“Tamam, yaz” dediler ve EPW’da arka arkaya iki makale yazdım. İlki 29 Haziran 2013, ikincisi 3 Ağustos 2013 tarihlerinde yayımlandı. İlkinin başlığı “Türkiye’nin Duran Adamı”, ikincisinin başlığı “Türkiye Gelişiyor mu?” Bu makalemin amacı o iki makalede yazdıklarımdan yola çıkıp Gezi’nin ekonomi politiğini bugüne getirmek.

Gezi Öncesi Kısa Tarih – Ana Çerçeve

Kapitalizmi 1960’ların sonlarına doğru başlayan son aşırı birikim krizinden çıkartabilmek için ilk denemesi 1973’de Şili’de yapılıp 1978-80 Deng-Volcker-Thatcher-Reagan devrimiyle dünyada uygulanmaya konulan ve adına neoliberalizm de denen restorasyon programı, Türkiye’ye Turgut Özal marifetiyle alınan 24 Ocak 1980 Ekonomik Kararlarıyla geldi. Ve yaklaşık dokuz ay sonra ABD Hükümeti ve Milli İstihbaratı ile milli “sivil toplum kuruluşumuz” TÜSİAD’dan da destekli 12 Eylül 1980 Darbesiyle garantiye alındı.

Neoliberal restorasyon programının üç temel direği şunlardır:

  • Mali reformlar: Kamu malı kavramının yok edilip devlet harcamalarının küçültülmesi (kemer sıkma), kamu borcunun kısılması ve borcun kamudan özele kaydırılması;
  • Yapısal reformlar: “Rekabeti” güçlendirmek adına kamu varlıklarının özelleştirilmesi ve emek piyasası da dahil piyasaların serbesleştirilmesi/esnekleştirilmesi;
  • Finansal reformlar: Uluslararası sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi başta olmak üzere, finansal istikrar amaçlı finansal piyasa düzenlemeleri, fiyat istikrarı, merkez bankası bağımsızlığı ve benzerleri.

Bu program 12 Eylül 1980’den itibaren uygulanmaya başlandı ama Kasım 2002 yılına dek uygulamanın pek de başarılı olduğu söylenemez.

Gezi Öncesi Kısa Tarih – İki Önemli Yerel Olay

Eylül 1980 ile Kasım 2002 arasında geçen zamanda iki önemli kriz yaşandı. Bunlardan 1994’te yaşanan ilkine bankacılık krizi deniyorsa da 2000-01’de yaşananın ne krizi olduğu üzerinde bir fikir birliği yok. Bankacılık krizi diyenler var, finansal kriz diyenler var, döviz krizi diyenler var, hatta ekonomik kriz diyenler var.  Ama bu bölümde bunları bir kenara bir kenara bırakıp Kasım 2002’ye gelene dek olmuş başka iki önemli olaydan söz edeceğim. Gezi’nin ekonomi politiğinde önemleri nedeniyle…

Bu olaylardan ilkinin başlangıcı 24 Ocak-12 Eylül 1980 öncesine, 1976’ya kadar götürülebilir. O tarihlerde Türkiye yine bugünkü gibi dış ödemeleri için yetersiz döviz sıkıntısı ile karşı karşıyaydı (1973 petrol şoku, 1974 Kıbrıs harekatı sonrası ambargo ve sair) ve diğer ülkelerde daha önce görülmemiş bir çözüm denendi. O yıl yurt dışında çalışan vatandaşların yurt dışında yerleşik yabancı bankalardaki döviz mevduatlarını ülkeye çekmek amacıyla Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Kredi Mektuplu Döviz Tevdiat Hesapları (DTH) uygulamasına başlandı ve 1984 yılında bankaların da bazı kurallar dahilinde DTH açmalarına izin verildi. TCMB’yi merkez bankalığının yanında aynı zamanda bir mevduat bankası haline de getiren ve 2015 yılına dek süren dünyada benzeri görülmemiş bu uygulama bugün yerel bankalarda Türkiye’de yerleşik herkesin açtırabileceği DTHlerin öncülüdür. Bu hesaplar Ağustos 1989 yılında yukarıda sözünü ettiğim finansal reformların bir parçası olarak Bakanlar Kuruluca alınan “Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karar” ile yürürlüğe girdiler.

Sözünü etmek istediğim ikinci önemli olay da yine aynı yıl ve aynı “32 Sayılı Karar” ile gerçekleşti. DTHler de bu ikinci olayın bir parçasıdırlar. 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Darbesiyle 1980’de uygulanmaya başlayan neoliberal reformların sonucu olarak sermaye hareketleri 1983’te kısmen, 1989’da “Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karar” ile tamamen serbestleştirildi. Ve böylelikle Türkiye 1989’da emperyalizme tümüyle teslim edildi.

Emperyalizm ve Sermaye Hareketleri

Emperyalizm kapitalizmin tekrar eden bir evresidir ve bir sürü değişik tanımı ve tanımlayanı var. En sağlıklı emperyalizm tanımlarının başında Lenin’in tanımı gelir. Lenin’in tanımıyla emperyalizmin üç önemli bileşeni var: Tekelleşme eğilimi, finans kapitalin artan önemi ve sermaye ihracı.

Açıktır ki birilerinin sermaye ihracatçısı olabilmesi için başkalarının sermaye ithalatçısı olmaları gerekir. Emperyalizmde sermaye ihraç edenlere merkez, ithal edenlere çevre (büyükçe olup net ithalatçı olduğu halde biraz da ihraç edebilenlere yarı-çevre) ülkeler diyoruz. Türkiye biraz sermaye ihraç edebiliyor olsa da net sermaye ithalatçısı olduğundan yarı-çevre bir ülkedir. Merkez ülkelere de emperyalist ülkeler diyoruz. Bu nedenle 1989’da yapılan Türkiye’yi emperyalizme teslim etmekti.

Devam etmeden sermaye hareketlerinin Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF)sınıflandırmasını da aşağıya yazayım.

  • Doğrudan yabancı yatırımlar;
  • Portföy yatırımları;
  • Diğer yatırımlar.

Bir de halk arasında “sıcak para” diye bilinen bir sermaye hareketi var ki o da aslında portföy yatırımları sınıfındandır ve amacı kur, faiz ve hisse senetlerindeki oynaklıktan gelir elde etmektir. Genellikle kısa dönemlidir. Portföy yatırımları ülke içerisindeki hisse senedi ve tahvil gibi finansal varlıklara yatırılan yabancı kişi ve kurumların paralarıdır. Doğrudan yabancı yatırımların ne kadar “doğrudan” oldukları ise tartışma konusudur.  Yabancı yatırımcı daha önce var olmayan bir şirket kurup ülke içerisinde üretime geçiyorsa (istihdam yaratıp bilgi ve teknoloji aktarıyorsa) o yatırıma doğrudan diyebiliriz de gelip de var olan bir şirketi, kurumu ya da gayrımenkulü satın alıyorsa o yatırıma doğrudan diyebilir miyiz? Yine de o tür yatırımların hepsine doğrudan yabancı yatırım deniyor. Diğer yatırımlar da bu ikisi dışında olan yatırımlardır: söz gelimi, krediler.

Ve bu sermaye hareketleri zaman zaman yön değiştirirler. Bazen merkezden çevreye akarlar, bazen çevreden merkeze geri dönerler. Merkezden çevreye akarlarken çevreyi mutlu ederler ve büyük miktarlarda geldiklerinde yüksek ekonomik büyümelere neden olurlar ama çevreden merkeze geri dönerlerken çıktıkları ülkelerde bankacılık krizleri, finansal krizler, ekonomik krizler, sosyal krizler gibi krizlere neden olduklarından çevreyi yakıp yıkarlar.

2000-01 Krizi ve AKP’nin İktidara Gelişi

2000-01 krizini kısaca özetlemek için önce 1997 Güney Doğu Asya Krizini hatırlatarak başlayayım. 1998’de de Long Term Capital Management adlı bir fon batarken neredeyse dünya finansal piyasalarını batırıyordu. Ve yine aynı yıl Rusya ve Brezilya’da finansal krizler çıktı. Özetle, dünya karışmış, merkez oyuncuların çevreye yönelik risk algıları kötüleşmiş ve çevre ülke büyümelerini fonlayan sermaye akışları durmuştu.

Üstelik 17 Ağustos 1999’da Türkiye’yi Büyük Marmara Depremi vurdu ve bütün bu olaylar Türkiye ekonomisini derin bir daralmaya sürükledi. Dahası, Türkiye bankacılık sisteminde ciddi sorunlar vardı (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu –TMSF- 8 bankayı devralmıştı). Yüksek enflasyon/faiz ortamında bankacılık sistemi büyük ölçüde devlet tahvillerine yüklenirken hükümet büyük bütçe açıkları veriyordu. Ülkenin dış borçları da büyüktü.

1999’da dönemin hükümeti, 1998 yılında IMF ile hazırlanmış, Aralık 1999’da 10,5 milyar dolarlık bir IMF “stand-by” kredisi ile desteklenen ve 1961’den beri hiç bitmeyen “istikrar” programlarının on yedincisine başladı. Amaç enflasyonu, faizleri ve hükümet borçlarını düşürmekken, araç emekleyen bir kur çıpasıydı. Bir sürü ülkede yaşanılanlardan artık çok iyi bildiğimiz gibi emekleyen ya da sabit her tür kur çıpasının sonunun hüsranla bitmesi kaçınılmazdı ve bizim emekleyen çıpaya da öyle oldu.

2000-01 krizi üçayakta geldi. Kasım 2000, Şubat 2001 ve Mart 2001. Ve Mart 2001’de dönemin koalisyon hükümeti o tarihlerde Dünya Bankası Başkan Yardımcılağından istifa eden Kemal Derviş’i ekonomi çarı olarak görevlendirdi. Ardından Derviş Programı olarak da bilinen yeni bir IMF “istikrar” programı hazırlandı ve Mayıs 2001’de IMF ile on sekizinci anlaşma yapıldı. Ve IMF Derviş Programını toplam 8 milyar dolar tutarında ek bir “stand-by” kredisiyle destekleyince Aralık 1999’dan o güne toplam IMF “stand-by” kredisi yaklaşık 19 milyar dolara ulaştı.

Ancak,  ekonomik karışıklık 2002 yılında da devam etti ve Nisan 2002’de koalisyon ortaklarından Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Kasım 2002 seçimlerine yol açan erken seçim çağrısında bulundu. Sonrası malum. Diğer bütün partiler kargaşa içerisindeyken Refah Partisi (RF) içerisinden kopan ve Batı’nın da İslami demokrattır diyerek sonuna kadar desteklediği Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) seçimleri kazanıp iktidara geldi ve o gün bugündür başımızda. Yine malum olduğu üzere AKP’nin RP’den farkı piyasa ve demokrasi yanlısı olduğu iddiasıydı. Bugün olanlar da meydanda.

AKP’li Yıllar – Gezi Öncesi

Yukarıda sözünü ettiğim seçim zaferiyle Derviş Programını sahiplenen AKP, programı Şubat 2005’te sona erene dek bir sadık bir şekilde izledi. Mayıs 2005’te programı sürdürmek için 10 milyar dolarlık bir kredi karşılığı IMF ile üç yıllık yeni bir “stand-by” anlaşması imzaladı ve böylelikle Mayıs 2005’ten sonraki küçük sapmalara rağmen 24 Ocak-12 Eylül 1980 başladığı halde bir türlü sonlandırılamayan neoliberal restorasyon programının en başarılı uygulayıcısı oldu. Mayıs 2008’de biten bu sonuncu ve on dokuzuncu anlaşmadan sonra IMF ile bir daha anlaşma imzalamadı. IMF kredilerinin son taksitini 2013 yılında ödediğinde on yılda toplam 23,5 milyar ABD doları ödeme yapmıştı.

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılının bir başka önemi, başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olmak üzere merkez empeyalist ülkelerde başlayan parasal genişlemedir. ABD Mart 2001’de girdiği daralmadan Aralık 2001’de çıktı ama 2002 yılındaki toparlanma zayıf olduğundan tam da AKP’nin iktidara geldiği Kasım 2002’de, kısa bir süre sonra Avrupa Birliği (AB), Japonya, İngiltere gibi diğer emperyalist merkezlerin de katıldığı büyük bir parasal genişleme başlattı. Ve Kasım 2002’de merkezden çevre ve içlerinde Türkiye’nin de olduğu yarı-çevre ülkelere 2007 yazında patlak veren küresel finansal krize dek süren güçlü bir sermaye akışı başladı. Bunun doğal sonucu ise çevre ve yarı-çevre ülkelerde gözlenen güçlü ekonomik büyümeler oldu. Küresel finansal krizle birlikte 2007 yazından 2009 yazına dek duran sermaye akışları, 2009 yazında başta ABD olmak üzere merkezde başlayan yeni bir parasal genişlemeyle ilk dalgadaki kadar güçlü olmasa da yeniden yükseldi. Tesadüf o ki bu ikinci yüksek sermaye akışı dalgası Gezi’nin başladığı Haziran 2013’e kadar sürdü ve sonrasında 2018 yılında tümüyle durana dek istikrarını kaybetti. Tabii ki Haziran 2013 yılında sermaye akışlarına olanın nedeni Gezi değildi. Nedenleri bir sonraki bölümde tartışacağım.

Haziran 2013’te yazdığım Gezi makalemi Türkçesiyle şöyle bitirmiştim: ” AKP’nin ekonomik mucizesi buharlaşıp uçtukca yönetme yeteneği ortadan kalkacak ve bugünlerde yaşanılanlar sadece bir elbise provası gibi duracaklar.”

Bugün artık buharlaşıp uçtuğu şüphe götürmeyen ve yukarıda anlattığım sermaye akışları üzerinde yükselen AKP “ekonomik mucizesinin” iki temel direği vardı:

  • Krediyle pompalanan tüketim ve inşaat;
  • Özellikle Kamu-Özel İşbirliği modeli ve kamu ihaleleriyle gerçekleştirilen ortak kullanım alanlarından (arsadan kamu iktisadi teşekküllerine, kamusal alanlar ve binalardan doğal kaynaklara) yine krediyle pompalanan kira (rant) toplayıcılık.

Başlangıçta neoliberal ve şimdi ahbap-çavuş kapitalisti AKP ekonomik programı, ucuz emeğe, spekülatif sermaye akışlarına ve yüksek cari açığa bağlıydı. Sınai üretimin ülke ekonomisindeki payı küçülürken ülke giderek enerjinin yanı sıra ara ve sermaye mallar ithalatına da bağımlı hale geldi. İnşaat sektörünün yurtiçi gelire katkısı büyürken ülkenin dört bir yanındaki şehirler büyük inşaat şantiyelerine döndü. Tarımsal üretim iyice zayıfladı ve et üretimi neredeyse bitti. 24 Ocak 1980 “istikrar” programının temel hedeflerinden biri içe dönük (ithal ikameci) bir ekonomiden ihracata yönelik bir ekonomiye geçiş olmasına rağmen özellikle AKP döneminde ülke ekonomisi ithalata yöneldi.

Bunun da ötesinde, AKP’nin barınma, eğitim ve sağlık hizmetlerini daha erişilebilir kılan reformlar yaptığı iddia ediliyordu Gezi öncesinde. O dönem inşaat sektörü yurtiçi gelir üretiminin yaklaşık neredeyse % 6’sını oluşturuyorduysa da kapısında güvenlik görevlilerinin beklediği bazıları yüzme havuzlu kapılı yerleşimlerin birçoğu çalışanların çoğunluğunun erişemeyeceği yerlerdi. Acıklı olan şu ki buralarda yaşayabilenlerin birçoğu buralarda yaşayabilmenin koşullarını ucuz krediyle sağlayabiliyordu. Toplu Konut İdaresi (TOKİ) Başkanlığı’nın düşük kaliteli konutları da genellikle AKP destekçilerine sunuluyordu.

2013’te yazdığım makalelerde dahası da vardı ama 2019’da uzatmam gerekmiyor. Vatandaş yaşadıklarını biliyor.

AKP’li Yıllar – Gezi Dönemi

AKP’nin en büyük iddiası Gezi’nin bir takım “dış güçler” tarafından örgütlendiği idi. Bu bölümde öyle olmasının istatistiksel olarak şüpheli olduğunu göstermek amacıyla bir veri paylaşacağım. Bu veriyi Uluslararası Finans Enstitüsü Baş Ekononisti Robin Brooks’tan istedim, sağolsun gönderdi.

Soracağım sorular ve cevapları şunlar:

Soru 1: ABD Merkez Bankası Fed ne gün parasal genişlemeyi durduracağım dedi?

Cevap 1: 22 Mayıs 2013’te.

Soru 2: Gezi ne zaman başladı?

Cevap 2: 28 Mayıs 2013’te.

Soru 3: Grafikte gördüğümüz para kaçışının nedeni Fed miydi, Gezi miydi?

Cevap 3: Bir şey söylenemez.

Ama bildiğimiz başka bir şey daha var. Benzer sermaye kaçışları o aralar yalnızca Türkiye’nin başına gelmedi.

AKP’li Yıllar – Gezi Sonrası

Sürüyor…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here