Gazete REDHalep’in öbür yüzü Kobane

Halep’in öbür yüzü Kobane

Ülkenin zaten az olan sanayi tesislerini büyük ölçüde özelleştirmekle kalmadı, özelleştirmeleri mafyatik yapılara peşkeş çekmek biçiminde gerçekleştirdi…

Olası her muhalefeti, özellikle de laik ve ilerici olanlarını bastırdı…

Bir nüve olarak ortaya çıkan işçi hareketine karşı mümkün olan en ağır baskıyı uyguladı…

Ülkenin neredeyse gelenekleşmiş laik yapısının altını oydu…

Eğitim ve sağlıkta dinci yapılara kolaylıklar sağladı…

Size tanıdık mı geldi?

Yanılıyorsunuz…

Sizin düşündüğünüz kişiden değil, Suriye devlet başkanı Başar El Esad’dan söz ediyorum.

Öyle kendisini karalamak falan gibi bir kaygım da yok üstelik; buna gereksinimim de yok.

O, babası Hafız Esad’ın ölümünden sonra başa geçer geçmez neo liberal uygulamalara hız vermesiyle, bunun için Hilary Clinton’un övgülerine nail olmasıyla, Erdoğan ailesiyle birlikte mavi yolculuğa çıkmasıyla hatta bununla da kalmayıp Erdoğan’ı kardeş ilan etmesiyle başkasına gerek kalmaksızın, kendi kendisini yeterince karalamıştı. Ne Erdoğan farklıydı o zamanlar, ne Clinton ne de kendisi. Yani hiç birisi olduğundan farklı davranıyor değildi; kimse bir diğerini kandırıyor da değildi. Kendisi de zaten şimdi çıkıp “o zamanlar beni kandırdılar, milletim beni affetsin” diyecek kadar salak bir adam değil.

Türk makamlarının Esad’ın adını Esed diye değiştirmesi, sonra Rusya’nın tokadını yedikten sonra şimdilerde yeniden “kardeşim Esad” için ısınma turlarına başlaması ayrı bir yazının konusu olduğu için bunu atlamak istiyorum.

Aynı şekilde batı makamlarının bir zamanlar “reformcu” diye gördükleri Başar Esad’ın adını “Diktatör Esad” biçiminde değiştirmiş olmaları; Arap baharı projesinde devirmeye hatta (Kaddafi gibi) fiziksel olarak katletmeye kalkışmış olmaları da bu yazının konusu değil.

Kendisinin bütün bunlara neden olan belli meziyetleri olduğunu düşünebiliriz. Eğer insanlık topyekün yok olmazsa, tarih ve tarihçiler bütün bu olguları önümüzdeki onyıllar içerisinde yeterince analiz edecek, sapla samanı bilimin yabasıyla zamanın rüzgarına savurup birbirinden ayıracaktır.

Ben savaşın nedenleri ve sonuçlarından çok somutuna, bir başka deyişle sahaya bakmak istiyorum.

Suriye iç savaşından çok kısa anımsamalar:

Uçurumdan aşağı bir felakete doğru koşan insanlığın tökezlediğini, uçurumdan aşağı doğru yuvarlanmaya başladığını ve bunu durdurabilecek potansiyelin bulunmadığını görebilecek derecede normal zeka ve bilince maalesef sahibim. Bu nedenle de son bir kaç senede tek tük olay hariç, beni fazlasıyla sevindiren bir şey olmadı diyebilirim.

Kobane ve Halep’in kurtulmaları bunun çok az sayıdaki istisnalarıdır.

Kazananları farklı olsa da, ben bu iki olayın, kaybedenlerinin ortak yanları nedeni ile aslında aynı bütünün iki parçası olduğunu düşünüyorum. Bu iki muharebenin kazananları birisinde YPG (isterseniz PKK da diyebiliriz) diğerinde ise Suriye ordusudur. Birisi ABD’nin diğeri ise Rusya’nın desteği ile savaşmaktadır. Bu nedenle arkalarındaki gücün (isterseniz bunun için de “arkalarındaki emperyalist” kavramını kullanalım) farklı olması bir yana, ikisinin de en büyük savı karar mekanizmalarında etnik azınlıklara eşit hak tanımış olmalarıdır ve bu, arkalarında hangi emperyalist olduğuna bakılmaksızın olumlu bir durumdur. Bunlardan birinin liderinin MİT müsteşarı ile karanlık ilişkilere girmiş olması ya da diğerinin Erdoğan’ı kardeş ilan etmiş olması bu noktada ikincildir. Ayrıca bu karakterlerin ikisinin de özünde neo liberal tipler olmalarının da bu noktada pek bir önemi yoktur. Önemli olan Suriye’yle birlikte bütün bir Ortadoğu coğrafyasını, hayal dahi edilemeyecek kadar korkunç bir karanlığa sürüklemeyi hedefleyen bir gücün yenilgiye uğratılmasıdır. Bu nedenle diyorum ki, Kobane’nin öbür yüzü Halep; Halep’in öbür yüzü de Kobane’dir.

Ancak zafer sarhoşluğu kazananların niteliklerini gözden kaçırmayı da doğrulamaz. Bu noktada Türkiye ve dünya solunda “Rojava devrimi” ya da “Halep zaferi” karşısında ortaya çıkan aşırı iyimser havanın sarhoşluğa da dönüşmemesi gerekir. Ne Rojava’da devrim olmaktadır, ne de Halep’te Suriye halkı kurtulmakta.

Sinematografik bir sahneleme örneği: Suriye iç savaşı

Ekranlarda canlı olarak sahnelenen bir drama yapıtına dönüşen Suriye iç savaşında, kendiliğinden oluşan ve medyanın belki bilinçli belki bilinçsiz olarak dramatize edip önümüze koyduğu birbirinden farklı bir çok fazla sayıda dönüm noktasına tanık olduk.

Örnek olarak bundan iki yıl kadar önce az çok alışılmış seyrinde giden Suriye iç savaşında ABD’nin kimyasal silah kullanımını kırmızı çizgi ilan etmesi , bunun hemen sonrasında birilerinin kimyasal silah kullanması, sonrasında herkesin nefeslerini tutup Amerika Hava kuvvetlerinin saldırılarını beklediği bir anda Rusya’nın (filmdeki beyaz atlı prens gibi) büyük bir savaşı da göze alıp “Suriye’yi vuran olursa Moskova’yı vurmuş sayarız” mealinde bir açıklama yapması bu dönüm noktalarından birisiydi. O ana kadar sürekli gerilemekte olan Suriye devlet ordusunun yeniden avantajı ele almasının da önü açılmış oldu.

Buna benzer bir dönüm noktasına Rojava cephesinde de tanık olduk.

Kobane kentinin İŞID çeteleri tarafından kuşatılması, kentin dış mahallelerinin düşmeye başlamış olması, Amerika’nın yardım yapmakta ayak sürümesi, hatta el altından taraflarla pazarlıklar bile yapması, askeri desteği genellikle çölün topa tutulmasıyla sınırlı tutması; zaman zaman da “yanlışlıkla” İŞID’ın ulaşabileceği noktalara malzeme yardımları atması; sonra birden batı medyasında Kürt direnişine dair birbirinden olumlu haberler belirmesi, (nedense hep gülerek ve halay çekerek) çatışmaya giden; (ve de nedense hemen tamamı güzel ve bakımlı) kadın gerilla fotografları nın yaygınlaşması, sonrasında da Amerika’nın desteklediği Irak’lı peşmergelerin Türkiye topraklarından “Bıji Obama” sloganları altında geçirilmesi ve sonunda İslamcıların geri püskürtülmesi de bu dönüm noktalarından birisi idi.

Senaryo (ya da drama) sanatında “plot point” denilen bir kavram kullanılır. Öykünün bir akışı vardır karakterler sahnede kendi kişiliklerinin gereği bir şeyler yaparlar. Sonra senaryo bilimi gereği filmin yaklaşık belli dakikalarında hiç beklenmeyen bir takım olaylar olur, diyelim ki öyküde işlenen bir cinayeti gördüğünü bildiğimiz bir barmen polisin sorgusunda hiç bir şey görmediğini söyleyip katili kurtarır. Öykü birden değişir, o ana kadar bir figüran sandığımız barmen bambaşka bir nitelik kazanır. Olay örgüsü o barmenin aslında her şeyin arkasındaki büyük mafya patronu olduğunu anlamamıza kadar da gidebilir. İşte olay akışını değiştiren bu tür noktalar için kullanılan teknik terimdir, plot point. Ve bir plot point ne denli beklenmedik biçimde gelir, ne denli şaşırtıcı ve ne denli estetik olursa öykü yü o denli heyecan verici bir hale getirir.

İnsan kanı ile yazılan bu olaylar benim kanaatime göre dünya sinemasının en sağlam senaristlerini bile kıskandırabilecek derecede başarılı plotlardan oluşan bir sahneleme örneğidir. Komplo teorisi yapmak istemesem de açıkçası Suriye iç savaşını izlerken kendi kendime “Bunların ne kadarı doğal gelişim, ne kadarı sahneleme?” diye sormadan da edemiyorum.

Halep’in kurtarılması da (pek şaşırtıcı bir sonuç olmasa da) bu savaşın ‘plot point’lerinden birisidir. Savaşın gelişimi Halep’in kurtuluşundan önce zaten değişmişti, bu nedenle olayların akışındaki büyük bir dönüm noktasından söz edemeyiz. Ancak yine de bu olayla birlikte karakterlerden bir kısmı birer siyasi ceset haline dönüşmüş ve bir ihtimal geri dönmemek üzere filmden çıkmıştır. Kazananı her kim olursa olsun, Halep’in kurtuluşu, AKP’yi ve Müslüman kardeşleri bütün denklemlerden çıkartmıştır.

Ancak hemen belirtmeliyiz ki, bu olay savaşın sonu anlamına gelmez. Savaşın sürmesi, hatta mümkün olursa asla bitmemesi ABD’nin, ve İsrail’in işine gelmektedir. Bu nedenle bugün siyasi ömrünü tamamladığı için, ellerinden çıkarttıkları bir işbirlikçinin yerine başka bir işbirlikçi bulup “yola devam” demeleri mümkündür. Bugün göremediğimiz bir plot point’in bu savaşı daha yıllarca uzatması, daha büyük bir ölçeğe yayması ve hatta bir dünya savaşına dönüştürmesi olasıdır.

Tavuk yumurtasından kartal çıkmaz:

Şahsım adına söyleyeyim ki, kimin kazandığına ve kazanan tarafın kullandığı silahların kimden geldiğine bakmaksızın, gerek Halep’in gerekse de Kobane’nin kurtuluşlarına aynı derecede sevindim. Kazananların değil, kaybedenlerin sahip oldukları nitelikler nedeniyle sevindim buna. Sevindirici olan Amerikan askerlerinin koluna kokartını yapıştırdıkları YPG’nin zaferi değildi; Hizbullah’la ve İran’la birlikte savaş eden Suriye ordusunun kazanması da değildi. Lafı dolaştırmadan, açıkça söyleyelim:

Sevindirici olan sadece ve sadece şeriatçıların kaybetmiş olmasıydı.

Bunun dışında; kabineye Hristiyan bakan almayı demokrasi sanan Suriye yönetiminden de, etnik gruplara söz hakkı tanımayı ilerleme sanan YPG’den de sahip oldukları niteliklerin ötesinde bir şey beklenmemelidir.

Kimse tavuk yumurtasından kartal çıkmasını ya da etnik hareketlerden devrim çıkmasını beklemesin.

Kartal kartal yumurtasından, devrim de işçi sınıfı hareketinden doğar.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

23,989BeğenenlerBeğen
16,915TakipçilerTakip Et
1,350AboneAbone Ol