Gönülden feryat gelse…

Özet geçelim: Alınan kapanma kararı basiretsiz ve sağlık bakımından hedefsiz bir karardır.

  • T. AKMAN

Tarihte ilk Türkçe yazılı kaynaklardan “közde yaş kelser tıda, köŋülte sıàıt kelser yanturu sakıntım; katıàdı saúıntım” (Gözden yaş gelse önleyerek, gönülden feryat gelse bastırarak düşünceye daldım; iyice düşündüm) (Orhun Yazıtları, 735) günümüze kadar anlamı yoğunlaşarak ve genişleyerek gelen ““köŋül/gönül” sözcüğü, geniş anlamda “insanın arzu, sağduyu, anlayış, sevgi, üzüntü, öfke, korku, iman, niyet, nefret gibi iyi ve kötü bütün duyguların kaynağı olduğu kabul edilen manevi yanı” olarak tanımlanabilir.

Arapça “kalb”, Farsça “dil”, İngilizce “heart”, Almanca “herz”, Fransızca “cœur”, Rusça “сердце/serdtse”, İspanyolca “corazón” sözcükleri hem dolaşım organı olan yüreği hem de duygulara ve ruha ilişkin kavramları karşılarlar.

Türkçede ise, en eski metinlerden günümüze kadar, kan dolaşım sisteminin merkezi olan organ için “kalp/yürek”, duygulara ilişkin kavramlar içinse “gönül” olmak üzere iki farklı sözcük kullanılagelmiştir.

Anlamları yavaş yavaş birbirine kaysa da gönül soyut, yürek ise somuttur. Kalp ise Arapça ve Batı dillerinin etkisinde aradaki anlam farklarının erime potası olarak, son dönemde farklı şekillerde öne çıkmıştır ki bireyden topluma geçebilmek konusunda dilin önemine ilişkin çok güzel bir örnektir.

Özümleyerek ve her dediğimizi bilerek, algılayarak konuşabildiğimiz diller düşünme, dünyayı görme ve yaşama şeklimizi sandığımızdan daha derinden etkiler.

Farklı dilleri konuşan insanlar gerçekten farklı düşünürler ve kökenlerini bilmeden anlamadan kullandığımız sözcükler (örneğin dil-ara, dil-aver, dil-baz, dil-ber sözcüklerinin hepsinin kökünde Farsça “dil” sözcüğü, yani “gönül” vardır) bile dünyayı nasıl gördüğümüzü derinden etkiler.

Dil, insan olma deneyimimizin merkezinde yer alan eşsiz bir armağanıdır.

Peki diller sadece düşüncelerimizi ifade etmek için gereken söz dizilimleri midir, yoksa gerçekten düşüncelerimizi şekillendirirler mi? Birden çok dili anadili gibi konuşabilen polyglotlar kendilerini farklı dillerde ifade ederken, düşünce yapıları da değişir mi? Ya da dilde cisimlere cinsiyet yüklemek düşüncede fark yaratır mı?

Örneğin, dil Rusça konuşanların sandalyelerin daha çok erkeklere, yatakların ise bir şekilde kadınlara benzediğini düşünmesine neden olur mu? Almancada dişi, İspanyolcada erkek olan “köprü” sözcüğünü tanımlamak için, Almanca konuşanların “güzel, zarif, kırılgan, barışçıl, ince” gibi sıfatları tercih ederken ve İspanyolca konuşanların “büyük, tehlikeli, uzun, güçlü, sağlam” gibi sıfatlar kullanmasının sebebi nesnelerin dil algısı üzerinden zihinde yarattığı yansımadır.

Kuralcı ve sert Almanların, romantik ve aylak İspanyollara göre, hem de “köprü” gibi bizim tereddütsüz Almanlarla bağdaştıracağımız bir nesnede çok daha yumuşak tanımlar kullanma sebebi ise basit ve rastgele yapılmış bir tanım. Eğer Almanlar da zamanında köprüleri erkek olarak tanımlasaydı, bugün Almanca konuşanlar köprüleri anlatırken çok daha sert tanımlar kullanıyor olacaktı.

Peki bir sanatçı, ölümün veya zamanın bir erkek mi yoksa bir kadın olarak mı resmedilmesi gerektiğine nasıl karar verir?

Bir araştırmaya göre yüzde 85’i kendi anadiline göre karar veriyormuş; yani Alman ressamların ölümü erkek olarak resmetme olasılığı daha yüksekken, Rus ressamların ölümü kadın olarak resmetme olasılığı daha yüksek.

İşte dil bu kadar güçlü bir kavram. İnsanı tanımlayan, ayıran ve bir ulusun medeniyet seviyesini belirleyen en büyük özelliklerden biri de anadilini nasıl kullandığı ve sahiplendiği. İnsanın bedeni için “ne yersen o olursun” diyebildiğimiz gibi, toplumdaki birey olarak da “ne dersen o olursun” demek mümkün olacaktır.

Bizi diğer canlılardan ayıran en büyük armağan olan dilimizi hakkını vererek kullanmak da önce kendimize, sonra topluma karşı borcumuzdur.

Gönül, yetenekli azınlık için güzel sanatlarda vücut bulurken, biz ölümlülerde ise ancak güçlü bir dilbilgisi ile “dillenir.” Bunu başarmaktan dahi aciz olanları ne toplumlar ister ne de gerçek dinler; bu amaçsız güruh, çobanların peşine takılıp “basireti kapalı” bir hayata mahkumdur.

Arapça basar (göz) sözcüğünden türeyen “basiret” sözcüğü en geniş anlamda “gönül gözü” olarak tanımlanabileceği halde, TDK “gönül” sözcüğünü kullanmamak için takla atarak “gerçekleri yanılmadan görebilme yeteneği, uzağı görüş, seziş, anlayış, kavrayış, sağgörü, vizyon” sözcüklerini kullanmış ve manevi anlamını büyük ölçüde yok saymıştır.

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi ise “Kutsiyet nuruyla aydınlanmış kalbin maddi ve manevi âlemdeki hakikatleri görme yeteneği anlamına gelen tasavvuf terimi” olarak açıkladığı basiretin bir de “bağlanması” durumu var. Yani insanın iyi düşünemez, gerçeği göremez bir duruma düşmesi sonucu, “gönül gözü” ile görmeden karar vermesi durumu.

Bu zaman zaman basireti açık herkesin başına gelebilir, hatalı kararlar verebiliriz ve bir şekilde bunu telafi ederiz ya da cezasını çekeriz; ancak 83,6 milyon kişinin kaderinden sorumlu insanların basireti bağlandığında bunun telafisi mümkün olmaz. CoVID-19 salgınının başından itibaren (virüsün yayılmaya başladığının bilindiği halde aylarca marifetmiş gibi gizlenmesinden başlayarak) verilen basiretsiz kararlar yüzünden bugün geldiğimiz acı noktada, sanki herhangi bir şeye çözüm olacakmış gibi bir kez daha “kapanıyoruz.”

Bugüne kadar çok başarılı bir toplum mühendisliği ile iktidarda kalmayı başarabilmiş bir yönetim kadrosunun bu kadar toplumdan ve gerçeklerden uzak, gönül kırıcı, basiretsiz ve hedefsiz kararlar vermesi anlaşılabilir değil. Bir yıldır “güya” alınan, “göstermelik” olmaktan bir adım öteye gidemediği defalarca kanıtlanan yamalı tedbirlere bir yenisi daha eklendi ve “şimdilik” bayram sonrasına kadar kapanıyoruz. Büyük ihtimalle 19 Mayıs’ı da yiyecek şekilde uzatılacak ve vakaları günlük 5 bin altına indirmek gibi anlamsız bir “hedef” içeren yeni kapanma süreci ne yazık ki bir diğer “zaman kazanma” ve “öteleme” taktiği olmanın ötesine geçemeyecek.

Uzun uzun gazetelerde okursunuz bir sürü tartışmayı, ancak sonuç değişmeyecek. Turkuaz tablodaki sayılar yavaş yavaş indirilecek ve sonra müjdelerle, başarı öyküleri ile servis edilen sayıların gölgesinde, salgın sönümlenmeden bir kez daha algılarla çayırlara salınacağız.

Sonra yaz aylarının rahatlığı, turist gelsin de ne getirirse getirsin ve nihayet sonbaharın gelişi ile “suçlu 84 milyon” teranesi…

Böyle kapanma olmaz. Kapanma en az 28 gün, idealde 45 gün olur ve tam kapanma olur. Bakkal, market, alışveriş de olmaz, üretim de olmaz, toplu taşıma da. Herkes evinde oturur ve aşı olması onaylanmış herkese evlerine gidecek ekiplerce aşı yapılır, olmak istemeyenler için ikna ekipleri seferber olur.

Tüm nüfus doğru dürüst aşılandıktan sonra da açık hava hariç maske zorunlu, mesafeli, kontrollü bir açılım yapılır, test sayıları günlük 500 bin altına inmez, mümkünse artar. Aşılama en geç 6 ayda bir tekrarlanacağı ve öncelikli aşı olan sağlıkçıların da aşı yenileme zamanı geleceği için aşılamaya tam gaz devam ederek bir düzen oturtulur ve nihayetinde CoVID-19 da grip seviyesine indirgenerek normale dönülür.

Yurtdışından ipini koparanın, mutlak karantinada tutulmadan ülkeye girmesine de izin verilmez ki çıkması kuvvetle muhtemel olan çok daha tehlikeli Kenya, Pakistan, Meksika, vb. varyantları ile yeniden altüst olmayız.

Dolayısı ile gereksiz ve basiretsiz tedbirler oyununun yeni perdesine hoş geldiniz.

Ne yazık ki sorunu halının altına süpürmekten başka hiçbir işe yaramayacak son kapanma hakkında can-ı gönülden bir yanılırım dileklerimle ayrılırken bir konuyu ısrarla hatırlatmakta yarar görüyorum: Unutmayın; bu virüs bir (1) tek kişiden yayıldı ve asla gitmeyecek.

Önceki İçerikSatılık ülke

Son Haberler