Gezi’den bugüne: Çözülemeyen ve anlaşılması gereken sorunlar…

Okumakta olduğunuz yazı, RED Dergisi‘nin Haziran 2019 tarihli 103’üncü sayısından alınmıştır. Derginin tamamına e-dergi olarak PDF formatında ulaşmak için: TIKLAYIN


Geleceğim, bekle dedi, gitti…
Ben beklemedim, o da gelmedi.
Ölüm gibi bir şey oldu…
Ama kimse ölmedi.

derken Özdemir Asaf güven noksanlığını, gidenin gelmesinin veya beklemeyenin beklemesinin taraflar için büyük anlamları olmadığını, yaşananlara dönüp baktığında gördüğü kayıtsızlığı anlatıyordu”, diyemeyeceğim maalesef. Öteden beri, derin manalar yüklü kelimelerin sırrına vakıf olmayı beceremediğimden, hiç bilemeyeceğim burada ne anlatmak istediğini. Ancak bildiğim bir şeyler var. Bunlardan bir tanesi: Olmuş olan her şeyin, başka türlü olamadığından ötürü olduğu. Bundan dolayı değil mi zaten “-saydı”larla, “-seydi”lerle tarih yapılmıyor, yaşanmışlıklar deneyime dönüştürülemiyor. Bu bir yanı, diğer yanı ise bir şeyin olmasını mümkün kılacak koşullar ve olanaklar eksik olduğunda, “olmuş gibi”den bir adım ileriye geçilemiyor.

Altı yıl önce, bu topraklarda da devrim gibi bir şey oldu… ama olmadı. Yıllar önce, yine bir Haziran ayında, yaşadığımız topraklarda tarihin inanılmaz bir hızla aktığı, kendisinden önceki 30 küsur yıla eşdeğer günlerin içinden geçiyorduk. 1980 12 Eylül’ü sonrasında örülen duvarların, çizilen sınırların birkaç günde aşıldığına; tüm toplum ile siyaset alanı arasında bütün bu dönem boyunca açılan mesafenin günler, hatta saatler içinde hızla kapandığına, siyaset dışı yığınların, siyaset zeminindeki tüm özneleri geride bırakan hız ve düzeyde, eski kuşakların algılamakta zorlandıkları bir şekilde nasıl politikleştiğine tanıklık ettik.

Bütün bunlara tanıklık ettiğimiz, birer birer öldürülmeye devam ederken evlerine girmeyi reddeden yığınların bilinç ve eylem düzeyinde sıçramalı gelişim yaratan Gezi İsyanı, yeni bir mevzi yarattı, yeni bir eşik oluşturdu coğrafyamız için. İsyanın geri çekilmiş yahut askeri açıdan yenilmiş olması, sonrasındaki uzun bir dönemi belirleyebilecek bir gelişme olduğu gerçeğini değiştirmedi üstelik.

İsyanın arifesinde, Mayıs ayının son günlerinde Gezi Parkı’nda ağaç nöbeti tutanlar, bir şafak vakti zabıta ve polis saldırısı ile uyandıklarında başka bir Türkiye’nin ilk gününe gözlerini açtıklarını ve bütün bir ülkeyi uyandırdıklarını bilmiyordu. Sadece onlar değil, yığınların kurtuluş mücadelesine önderlik etme iddiasındaki siyasal merkezler de nasıl bir güne uyandıklarını; kendi çağrıları ve kılavuzlukları olmadan sokaklara çıkan kalabalıkların ne manaya geldiğini ve bu isyanın ne yöne, nasıl ilerleyeceğini bilmiyor, bilemiyorlardı. Çünkü bu sefer de haber vermeden gelmişlerdi; devrim her zaman erken gelir!.. Üstelik beklediğimiz biçimde kentlerin varoşlarından veya fabrikalarından da çıkıp gelmemişlerdi. Daha da kötüsü, “gelecek olana” değil, zaten gelmiş olana, o büyük tarihsel harekete önderlik etme iddiasındaki siyasal merkezler hazır değildi. Zaten bütün mesele de bu değil miydi; hazırlıksız yakalanmıştık!

Kendiliğinden bir hareketti Gezi; bilindik, geleneksel manada örgütlülükten de yoksundu. Halihazırda ortak bir programdan ve bu programın arkasında durabilecek örgütsel zeminlerden yoksundu. Buna karşın, özgürlük arayışındaki geniş yığınların arasındaki duvarları bir anda yıkmış ve bu arayış ekseninde, toplumun farklı kesimlerini ortaklaştıran sahici bir mücadele zeminini bütün açıklığı ile ortaya çıkarmıştı. Bu ortaklaştırıcı ve özgürleştirici hareketin iki önemli dinamiği ve ekseni bulunuyordu: Birincisi, senelerdir baskılanmış ve kısıtlayıcı müdahalelerle korkutulmuş, sindirilmiş, geleceği ipotek altına alınmış, yatak odalarına kadar girilmiş geniş yığınların özgürlük arayışıdır. ‘Yeter’ diyerek sokağa ve barikata çıkan yığınlar, kendi yaşam ve tercihlerine sahip çıkarak özgürleşme yolunda sağlam bir adım atarken, yaşamın tüm alanlarının üzerine çökmüş baskı ve biat örtüsünü yırtmış, tüm toplumun özgürleşmesi yolunda zorlayıcı ve teşvik edici olmuştur.

En bilgin aynalara
en renkli şekilleri aksettiren onlardır.”

Medyanın, teslim alınmış merkezlerini görmeye ve işlerini yapmaya zorlayan da iktidar bloğu arasındaki çatlakların arasına sızarak ayrışma dinamiklerini harekete geçiren de sokağın ve barikatın sesi olmuştur. Fakat bu gelişmeye bakarak, ne basının özgürleştiğini söylemek ne de iktidar bloğunda önüne geçilemeyecek bir yarılmanın oluştuğundan söz etmek doğru olmaz.

İkincisi, bu tepki esas olarak kapitalizmin yeni döneminde, bütün olarak doğanın ve kentlerdeki ortak yaşam alanlarının sermayeye yeniden değerlenme alanları olarak açılmasına ve sermayenin dolaysız biçimde ortak yaşam alanlarımızı işgal ederek genişlemesine dönük bir tepkidir. Tepki kendiliğindendir ve bilindik, geleneksel manada örgütlülükten yoksundur. Ancak medyanın ve düzen partilerinin tüm ‘makulleştirme’ çabalarına karşın, bu tepki sermaye hareketine ve politikalarına karşı, birkaç sebepten ötürü, bu topraklarda yükselmiş en önemli ve sahici itirazdır. Bu itirazın, ‘orta sınıf’ tarafından yükseltilmesi, eylemlerin ağırlıklı olarak öğrenci ve ‘orta sınıf’ damgası taşıması, kendiliğinden ve bilindik manada örgütlülükten yoksun olması, değerini zerre azaltmaz.

Bu hareketin “gücünü” aldığı örgütsüzlük, tepe noktasına ulaştıktan sonra adım adım geri çekilmesinin ve esasen zayıflığının da belirleyici sebebiydi. Fakat buradaki örgütsüzlüğü, Gezi hareketinin örgütsüzlüğü olarak anlamamak gerekiyor. Genel anlamıyla toplumsal zeminde, özel anlamıyla ise işçi sınıfı ve sınıf siyaseti zemininde var olan örgütsüzlük, bu hareketin, yaşam ve çalışma alanlarında iç içe geçerek ayağa kalkmasını ve ilerlemesini olanaksız kıldı. Gündüz mesaisine yahut okuluna giden ve paydos ile birlikte Taksim meydanına dönen eylemci profilinin bütün bir hareket boyunca yaygınlık taşıması böylesi bir örgütsüzlükten ötürüydü. Bütün bir eylem sürecinde, sendikaların grevli eylemlere çıkmaması/çıkamaması yahut taban örgütlülüğün bulunduğu işyerlerinde dişe dokunur veya akılda kalıcı eylemlerin örgütlenememiş olması, Gezi isyanının kaderini de belirleyen ülke ve devrimci siyaset gerçeğinin tercümesi oldu o dönemde.

sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
bir sabah vakti değişmiş olur,
bir şafak vakti karanlığın kenarından…”

Evet, haber vermeden, beklediğimiz biçimde kentlerin varoşlarından veya fabrikalarından çıkmadan aktılar sokaklara ve meydanlara. Bizler de hazırlıksızdık. Hazırlıksızlığımızın bir sebebi de, yaşananlara sınıf gözlüğü ile bakamıyor olmamızdı.

Geçen yılların ardından hâlâ, kulağı özgürlük haykırışlarına en sağır, gözleri sokaktaki harekete en kapalı olanların bile görüp duymalarını, konuşmalarını sağlayan bu hareketin ve onu yaratan dinamiğin, komünistler tarafından da görülmesi, anlaşılması ve bir yanıyla da hazmedilmesi gerekiyor. Emek hareketinin, bu itirazı görmeden ve bu alana doğru genişleyip, siyasetini bu alanı da kapsayacak biçimde yeniden şekillendirmeden bırakın ilerlemeyi, mevzilerinde tutunabilme şansı bulunmuyor. Beklenmedik zamanda ve biçimlerde geliveren sınıfın tarihsel eylemine önderlik etme iddiasında olanların da böylesi hareketlerin ihtiyaçlarına yanıt verebilecek bir hazırlığa, isyan ve devrim günlerini beklemeden, bugünden girişmeleri gerekiyor.

Böylesi bir hazırlık faaliyetinin de, özgürlükçü ve sermayenin insan hayatına, ortak yaşam alanlarına kasteden yönelimlerine karşı bir siyasetin de bu topraklarda ve sokakta karşılığının fazlasıyla bulunduğunu Gezi süreci bir kez daha göstermiştir. Bu arayış ve dinamiği, emek-sermaye karşıtlığı ekseninde sermaye egemenliğine, sermayenin kendisine yönelik bir itiraz olarak örgütleme görevi hâlâ komünistlerin önünde duruyor. Bu görevin üstesinden gelebilmek, bir yeni bakışı, bir yeniden örgütlenmeyi, yeni bir kuruluşu gerektiriyor.

Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,»
der.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here