Gazete REDFelsefeyle çökememe, seccadeyle çökme…

Felsefeyle çökememe, seccadeyle çökme…

Bir üniversite rektörlüğü ‘1 Seccadelik Yerim Olsun’ afişleriyle üniversite elemanlarından 250 liralık seccade “bağış”ı istedi. Bir çökme eyleminin felsefi ve akademik boyutuna bakalım mı? Bakalım…

  • ZAFER ERCAN

Almanya’da yaşayan biri Hz. Ali taraftarı ve diğeri Hz. Ömer taraftarı olan iki Türk arasında çıkan, “Ali daha güçlüydü, yok Ömer daha güçlüydü” tartışması kavgayla sonuçlanır ve taraflar polis karakoluna düşer.

Polis, haklıyı bulmak için Ali ve Ömer’in de karakola getirilmesi için taraflardan Ali ve Ömer’in telefonunu ister. Ancak, bu kişilerin 1500 yıl önce ölmüş olduklarını öğrenen polis, tarafları hastaneye gönderme kararı alır.

Bu olay ne kadar doğrudur bilmemekle birlikte, buna benzer bir olayı benim de bulunduğum dört kişi arasında yaşanmıştır. Bu durumu açık bir alanda şöyle açıklamıştım:

“Üniversitede akademik çıtayı epey yükselttik: Bugün benim de dahil olduğum dört profesör doğrudan tanımadığım rektörlük yapmış olan bir kişinin ‘zeki olup olmadığı’ üzerinden yaşanan tartışma sonrası az kalsın yumruklu kavga edecektik.

Halbuki barışsever bir biçimde arkadaşlarla yürüyüş yaptıktan sonra heyecanlı bir biçimde Fourier Analiz çalışmayı planlamıştım, ancak sonra kendimi ‘zekiliği tartışılan’ hocanın özgeçmişinin bir kısmını okurken buldum, yaklaşık 40 sayfaydı. “Zeki-zeki değil” sıfatını koyduğumuz rektör, özgeçmişinde vizyon-misyon gibi kelimeler kullanıyordu.’’

Aslında yaşanan bu olay kavgayla sonuçlansaydı eğlenceli olabilirdi. Ama kavga sonrası tartışmaya konu olan rektörün ne kadar zeki olduğunu anlamak için karakolda bambaşka ve zorlu tekniklerin kullanılması da gerekebilirdi. Halkımız da, “Şu rezil profesörlerin düştüğü hale bak” diyebilirdi.

Bu, benim açımdan sorun olmazdı, ‘serseriliği’ en az vatan, millet ve bayrak kadar severim, ama İbrahim Kalın sevmez, o ciddi adamdır!

Üniversitelerde buna benzer başka olayların yaşandığı da ifade edilir:

“…Kadın adamın  karşısına oturmuş, adamın ikram ettiği kahveyi yudumluyordu. Adamcağız çok kibardı, kahve tabağının yanına peçete bile koymuştu. Ağır, bilen ve kibar takılıyor, felsefenin hafif olmayanından  konuşuyordu; taa Milattan öncelere gidip, hiçbir yol parası ödemeden zaman zaman günümüze geliyordu.

Aristo, Sokrates, Pisagor, Kant, Descartes falan, hepsi  gündemdeydi ama allahtan Sigmund Freud ortalıkta yoktu. Bütün bunları yaparken vücut dilini de ona göre uyarlıyordu; elini bazen çenesine bazen alnına dayıyordu.

Kadın, felsefeden anlamıyordu ama göğüslerinin dik, şehvetli ve kendine güvenir olduğunun haklı olarak farkındaydı, öyle ki; onlar ölüyü diriltir, diriyi süründürebilir ve dağdaki karları eriterek dağın eteğindeki yerleşimleri sele verebilirdi! ‘Senin felsefen ölüyü diriltebilir mi?’ sorusuyla adama çökebilir/çökertebilir, üstelik yeni bir felsefe akımı bile başlatabilirdi.

Hatta hatta Einstein’in izafiyet teorisinin dizlerinin bağını çözdürüp, teoriyi engelli haline dönüştürebilirdi. Ama çok abartmayayım, karadelik için nasıl bir etki gösterebilirdi, emin değilim. Bu olaylar senasında Taylan Karan’ın ‘Edebiyatla Ahmaklaştırma Felsefeyle Çökertme’ kavramını tanıtan kitabın birinci cildi bile  henüz yayınlanmamıştı; yayınlanmış olsaydı durum farklı bir boyuta evrilebilirdi.

Hal böyle iken adamın gözleri kadının dekoltesi içerisindeki göğüslerine gidip geliyordu, oralarda felsefe aramıyordu ama adabı muaşeret kurallara da dikkat ediyordu.

Konuşmalarının içeriğiyle adamın gözlerinin içeriğinin yarattığı ahenksizlik adamın beyninde kıvrımlar oluşturuyor, gök gürlemesi sonrası çıkan şimşeklere benzer tehlikeli sinyaller veriyordu. Kadın anlatılanları bir süre daha dinleyip, teşekkür ederek, gitmek için izin istedi, peçeteyi hiç kullanmamıştı.

Kadın kalktı kapıya yöneldi.

Az önceki felsefi konuşmalarını ve ağırbaşlılığını bir an için unutan adam, kadın tam kapıyı açmak üzereyken kapıyı açmasına fırsat vermeden kadına  kapının arkasında çöktü. Aaaa bizim felsefeci adam kaba saba bir adam olmuş, felsefeyle çökemediği konuya şiddet denemesi yapmıştı.

Kadın, tam bir pehlivan çevikliğiyle yağ gibi kayıp, adamın kollarının arasından kurtuldu, kapıyı açıp süzülüp gitti. Değişen bir şey olmamıştı.

“Boş olan kollarım
boş kaldı”

dedi, adam ama kendisini ikna edemedi.

Ve sonra kendi kendine “itmişim felsefesini” itirafında bulunarak acı gerçeğin farkına varmıştı. Felsefeyle çökememişti! Kuş uçmuştu!

Taylan Kara’nın ‘Felsefeyle Çökertme’ kuramı bu özelde, en azından şimdilik, sahada  başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bunun üzerine kafasını iki elinin arasına adam şöyle dedi:

Az önce
Karafikirlerimi aklamak için
2500 yıl öncesine
Birkaç saniye yolculuk yaparak
Aristo’nun kapısını çaldım
Derdimi anlattım.
Rakısını yudumlarken “Hadi len salak”
önerisinde bulundu.

Bizim başarısız felsefeci adam odasından dışarı çıktı, kuşlar ötüyor, insanlar sıkılmış bir halde oradan oraya bıkkın bir halde dolaşıyorlardı.

Kravatlı bir profesör birilerine ayak üstü bir şeyler anlatıyordu. Karşılaştıkları kişilerle birbirlerine felsefeden hiç bahsetmeden, “N’aber? İyiyim senden n’aber? N’olsun’ yaptılar.

Her ne olursa olsun ölçüleyemen tek şey olan ve aynı zamanda her derdin devası olan zaman devam ediyordu. Bir zaman oldu, adamın telefonu çaldı, arayan o kadındı.

Adamın ‘gelsene’ demesine  kadın tamam demişti. Bir süre sonra kadın, ince topuklu ayakkabısının çıkardığı ‘tik tak tik tak tik tak’ sesleri koridorun sol başından adamın kapısına doğru yaklaşıyor, adamın kalbi de kadının ayakkabı seslerinin ritmine uygun bir biçimde atıyordu.

Adam, kapıyı aralıklı bırakmış ve kapının anahtarını kapının arkasına başarılı bir biçimde geçirmiş azgın bir köpek gibi bekliyordu. Kapıya gelen ve aralıklı kapıyı çok az daha aralayıp hızlı bir şekilde üç kelime söyleyen kadın, hemen uzaklaşmıştı.

Halbuki koridor bomboştu!

Bu uzaklaşmanın felsefeyle hiçbir ilişkisi yoktu, yani bu noktada felsefenin suçu yoktu. Buradan üretilebilecek bir soru: Kadın’ın söylediği bu üç kelime neydi? Bütün bu olup bitenlerden sonra kederli adam, derdini  mısralara dökmemiş, kıçının üstüne oturmuştu.”

“Eee sonra ne olmuş?” diye devamını merak ettiğinizin farkındayım, ama bu konuda anlatacaklarım bu kadar, tadımlık!

Yukarıda anlatılan olay Türkiye’nin bir üniversitesinde yaşanmış olamaz, olsaydı kurallarıyla edeplenmiş, şereflenmiş, namuslanmış ve Türkiye’nin her Suriye’ye dalışında ‘Lan Esed’ türlü destek açıklamaları yapan üniversite yönetimi bu konuda da gerekli duyarlılığı göstererek soruşturmaları açar ve en azından bizim felsefeciye uyarı cezası cezası verilir ve tekrarlarsa kınama cezası verilirdi.

Ayrıca, yukarıda anlatılan olaylar ancak ve ancak şerefsiz ve namussuz üniversitelerde olabilirdi.

Dolayısıyla böyle bir olayın Ahi Evran Üniversitesi’nde yaşanmış olduğu da düşünülemez. Buna karşın Ahi Evran Üniversitesi’nin son zamanlarda ciddi problemler yaşandığına değinebiliriz, durumu şöyle arz edeyim efendim:

Temeli 2012 yılında atılan Ahi Evran Üniversitesi Camisi hâlâ tamamlanamamış olmasına rağmen, cami 2015’de bir kısmıyla ibadete açılmıştır. Tümüyle açılabilmesi için rektör Prof. Vatan Karakaya İstanbul’da 6 ve Ankara’da 14 hayırsever vatandaşı ziyaret ederek yardımlarını istemiş, ancak hiçbiri destek vermemiştir.

20 hayırsever iş adamının böyle bir şeye destek vermemiş olması, insanın aklına insanlığın bitmiş olmasını getirebilir.

Bütün bu duruma rağmen yılgınlığa kapılmayan rektörlük 1 Seccadelik Yerim Olsun’ afişleriyle destek çağrısı yaparak, üniversite elemanlarından 250 TL istemiştir. Bu çağrı bazı kötü niyetlilerce üniversitenin öğretim elemanlarına yapılan bir çökme eylemi olarak değerlendirilmiştir, neymiş destek vermeyen personel fişlenerek çökülecekmiş, daha neler!

Elbette bu durum, bir çökme değildir. Haa, personel kendilerine çökülmüş hissedebilir, o, onların sorunu.

Yukarıdaki paragraflara  uyumlu bir şekilde aşağıdaki paragrafa uyumlu bir geçiş yapmayı denedim ama beceremedim, zaten ‘’uyumlu’’ olmak sıkıntılı ve can sıkıcı bir şey, ben de uyumsuz bir geçiş yapıyorum:

ÖDP’de YÖK’ün üniversitelere ve ODTÜ’ye yaptığı baskının ele alındığı bir toplantıda söz alan birinin “Zafer Ercan’ın ODTÜ’ye yaptığı baskı ve tehdit karşısında YÖK’ün ODTÜ’ye yapmış olduğu baskı hiçbir şeydir” dediğini duyduğumda mutlu olmuştum, sistemle dalaşmaktan ve çomak sokmaktan hep haz almışımdır!

Sonradan anladım ki bu alanda Tansu Küçüköncü’nün mücadele ve ‘tehdit’leri benim yaptıklarımın yanında bir hiç kalır.

Küçüköncü’nün web sitesinin girişinde şöyle yazıyor:

Üniversitelerinde bilimsel hırsızlığın doğal karşılandığı bir ülkenin elbette tüm yaşam alanları soyulacaktır.

Küçüköncü, Türkiye’de gerçekleşen sahte konferansları, sahte yayıncılığı, sahtekar kadrolaşmaları hiçbir kişisel çıkarı olmadan yılmadan deşifre ediyor, belki de bir orman yangınını elindeki bir damla su ile söndürmeye gidiyor.

Ancak sistem öyle bir çöplüğe dönüşmüş ve arsızlaşmış ki çer-çöp düzen bunlara hiç mi hiç aldırmıyor…

Bu ‘çer çöp’ düzenden kastedilenin ne olduğu Diyanet Başkanlığı’nın Müzik cinsel arzuları tahrik ediyorsa günahtır” diyen fetvası üzerinden anlaşılabilir.

Fetvalarınız yerin dibine girsin, yaşasın cinsel arzuların yüceliği

Ne olursa olsun “bu düzen çok çarpıkmış vah vah diye acıları çocuğu, mağdur edildik zırlaması” oynamaya hakkımız yok, çarpık düzene  meydan okunmalı, tıpkı 1936 yılında herkesin Hitler’e koyun gibi selam verdiği bir ortamda en azından selam vermeyen August Landmesserler gibi olmalı…

1936 yılında Hitler’e selam vermeyen August Landmesser 1942 yılında öldürülür.

Köy Enstitüleri kurmalım, kuramazsak bile hayalini kuralım, biat, sömürü ve tarikat egemen düzenini yıkalım, en azından yıkacağımızı hayal edelim.

Önceki İçerikMenzil, Köy ve Cemaat -4-
Sonraki İçerikBir devrin sonu

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

RED Sosyal

24,556BeğenenlerBeğen
17,805TakipçilerTakip Et
1,390AboneAbone Ol

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil ama artık vakit, bugüne kadar...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına yazının sonundan ulaşabilirsiniz.) Muhammed Raşid Erol’un...

Yaşasın çocuklar!

Tedavisi olan hastalıktan çocukların öldüğü ülkede, vatandaşın vergisi saray yapımına harcanıyor. SMA gerçeğini en yalın biçimiyle ancak böyle anlatabiliriz. DİDEM BERKES Arel, Erkan, Eymen, Hasan,...

Bir devrin sonu

Beyinciğin biri Cumhuriyet’e reklam arası demişti hani. Aslında farkında olmadan gerçeği on ikiden vurdu! CEM ASLAN Kanal İstanbul’un Trakya’daki birliklerin ikmalini zorlaştıracağı için Trakya’nın...

RED Arşiv