Gazete REDEv neresi, düşman kim?

Ev neresi, düşman kim?

Kendi hücrelerim bana karşı ölümcül bir eyleme girişmişti. Düşman mıydı o hücreler, benim hücrelerim bana neden düşman olurlardı?

  • BORA ERCAN

Marksist tarih anlayışında olayların, olguların maddi nedenleri önemli bir yer tutar. Şu yaşadığımız günlerin tarihi de buna tipik bir örnek. Bakınız dil nasıl da değişiverdi. Yazılı ve sözlü dilde kullanılan sözcükler, ifadeler bundan 5-6 ay öncesine göre bugün nasıl da farklı.

İnsanlar eskiden evlendiklerinde yeni bir eve çıkarmış, ev kurarlarmış. Evlenmek ve ev kelimeleri arasındaki kökensel bağlantı bu olsa gerek. Bugünse ortalıkta pek ev yok, apartman katı var. Bu nedenle insanlar evlenmiyor, katlanıyorlar. Hayata, kredilere, birbirlerine, berbat düzene katlanıyorlar. Yani katlanıyoruz…

Diyeceksiniz ki o kat değil daire, iyi de içine tıkıştığımız yapıların şekli bile dikdörtgen ya da kare, daire değil!..

İşte bundandır bugün anladığımız anlamdaki eve, hayatın sığmaması, evlerimiz yuva olamıyor çünkü yuva deyince hemen akıllara kuş yuvası geliverir. İnsan yuvası tanımlaması kulak tırmalar, ne yani insanın yuvası mı olur? Zaten yuva, yuvarlak olur, bu kelimeler de aynı köktendir, öyle köşeli olmaz.

Yerli toplulukların tipileri (Kuzey Amerika Yerlilerinin çadırları), Asya steplerinin yurtları, Okyanusya yerlilerinin bambudan yuvaları hep daireseldir, Bungalow Bengalcede eliptik ev demek. Yuva, içinde yaşam enerjisinin sonsuz döngüsüyle var olur, köşeli evlerse yıkılıp kentsel dönüşüm aldatmacasıyla yeniden yapılmayı bekleyen ölü birer yatırımdan başka nedir?

SAVAŞ PSİKOLOJİSİYLE YAŞAMAK…

Timur Selçuk’un şarkısını anımsayalım:

Ekonomi tıkırında
ekonomi tıkırında
Kriz var kriz var
bunalım var.

Ekonomi denince başta para olmak üzere, finans, grafikler, bankalar, plazalar, holdingleri düşünüyoruz. Oysa ki kelime eko ve nomi’den oluşur. Buradaki eko, ev demek. Yani ekonomi evin düzeni, sürdürülebilirliğidir. Akraba bir kavrama da burada değinmemiz gerekir, o da ekoloji. Ev bilimi. Burada evden anlaşılansa dört duvar değildir, yeryuvarlağı demeyi tercih ettiğim, yerküredir.

Her ağacın kurdu özünden olur
yiğidin kemliği sözünden olur.

Kanser teşhisim konduğunda aklıma ilk olarak Pir Sultan Abdal’ın bu dizeleri geldi. Kendi hücrelerim bana karşı ölümcül bir eyleme girişmişti. Düşman mıydı o hücreler, benim hücrelerim bana neden düşman olurlardı? Marksist yöntemle nedenleri çözersem iyileşebilirdim.

Korona sorununa da aynı bağlamda bakılabilir. Bazıları bunun görünmez bir düşman olduğunu söylüyor, ama değil, hiç değil, korona ne görünmez bir varlık ne de bir düşman. Çıplak gözle göremediğini görünmez addetmek, insanın sorumluluğu üzerinden atmasıdır. Düşman demekse garip bir söylem. Yıllardır Hollywood ve abuk sabuk kahinler tarafından beklenen uzaylıların dünyaya gelmesi ve insanları köleleştirmesinden önce korona bir prova mı yapıyor yoksa?

Kısacası düşman falan yok ortada. Eğer savaş psikolojisiyle yaşanırsa, bu psikoloji bir varlık nedeni olursa, tüm zihinler kodlamalar doğal olarak bu yöne gidecektir. Bir düşman ortadan kalksa da yeni bir düşmana ihtiyaç olacaktır.

Mesela Türk Milliyetçiliğinin ideoloğu Nihal Atsız oğlu Yağmur Atsız’a yazdığı bir mektupta Türk’ün düşmanlarını iç ve dış düşmanlar olarak ikiye ayırarak bildik bilmedik bütün etnik ve dinsel azınlıkları, ötekileri sıralıyordu.

Bugün durumun pek de değiştiği söylenemez.

DÜŞMAN KİM?

Peki, bu sıralamada virüslerin yeri ne olacak? Görünmez düşman mı? Bir dakika kadar gözlerimizi kapalım ve düşünelim. Salda Gölü’ne iş makinelerini sokan zihniyet midir insanlığa düşman, yoksa korona mı? Kaz Dağları’nı çölleştirenler mi? Krizi fırsata çevirmeye çalışan büyük sermaye mi?

Türkiye yatırımını inşaata yapıyor uzun yıllardır. Elde binlerce iş makinesi, kamyonlar, vinçler… Ne aşı üretmişiz ne solunum cihazı… Dolayısıyla bildiğimiz bu. İhtiyaçtan fazla yapılan yüz binlerce binanın çimentosu, kumu, taşı, mermeri ise toprak ananın bağrından. Yapılan binalar sadece güneşi, rüzgarı, kuşların yollarını engellemiyor, diğer bir yandan da altımızı oyuyor.

Bedava adlı şiirinin bazı dizelerinde Orhan Veli,

Peynir ekmek değil ama
Acı su bedava
Kelle fiyatına hürriyet
Esirlik bedava,

der…

Şairimiz belediyenin açtığı bir çukura düşerek, gerçekten de bedava bir şekilde 36 yaşında yaşamını yitirmişti. Orhan Veli’ye, bir zaman gelecek, su parayla satılacak, musluklardan su içilemeyecek dense, inanır mıydı buna? Dedelerimiz, ninelerimiz inanır mıydı? Peki hava, yaşam için birincil etmen de paralı olacak desek, bugün kimse inanmaz. Fakat bakın temiz hava da bir sınıf sorunu, zira kötü yakıt yakan ya da fabrikalara yakın oturan insanlar temiz hava alamaz.

Toparlarsak, koronanın bedeli çok ağır. Yine de bize öğretecekleri çok değerli. Öncelikle evimizi yuva yapmak elimizde. Yeryuvarlağımızın bitkilerle, hayvanlarla, akarsularla, göllerle birlikte yuvamız olduğunu idrak etmek durumundayız. Yaşamın kırılgan olduğunu ve insanın büyük, güçlü bir canlı olmadığını anlamak, ona göre yaşamını doğadaki diğer canlılarla birlikte, uyum içinde sürdürmek zorunda insan evladı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,152BeğenenlerBeğen
17,023TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol