Elektrikli otomobilin bilinmeyenleri…

Elektrikli otomobiller Avrupa ve Amerika’da giderek yaygınlaşıyor. Devletler bu gelişimi desteklemek için gereken bütün politik kararları birbiri ardına alıyor.

Almanya özeli için söylersem; devletin doğrudan teşvikinden tutalım da, Tesla’nın Almanya’da kuracağı fabrika için Potsdam yakınlarında arazi tahsis edilmesine, bu arada Elon Musk’ın bir devlet adamı gibi konuk edilmesine, kent merkezlerindeki otoparkların e-otomobiller için ücretsiz olmasına kadar çok farklı destek programları söz konusu.  Bu destekler giderek artıyor.

Bu nedenle, teknolojik konularla ilgilenen bir bilimkurgu yazarı olarak benim de uzunca bir süredir kafamda dolaşan ve RED için yazmayı düşündüğüm konulardan biri de “çevreci” elektro otomobiller konusuydu. Bunun için az çok araştırma da yapmıştım. Bu arada itiraf edeyim bu konunun Türkiye’de pek ilgi görmeyeceğini düşünüp konuyu erteliyordum.

Sonra geçtiğimiz günlerde Türkiye “yerli” ve “milli” e-otomobil “hamlesini” yaptı. Konu Alman basınında hiç yer bulmasa da, Türk kahvelerinde geçen konuşmalara bakılırsa bütün bir Alman otomobil sektörü korkunç panikledi! Ne yapacaklarını şaşırdılar! Doğal olarak ben de onlarla birlikte telaşa kapıldım. “Ya birisi bu konuyu benden önce yazarsa” diye korktum. Elim ayağım birbirine dolaştı. Alelacele bir kararla kafamdaki konuyu bir an önce yazmaya karar verdim. Bu nedenle biraz çalakalem yazdım. Affedin. Sürç-ü lisan ettiysem, bunun nedeni “yerli” ve “milli” e-otomobil karşısında paniklemiş olmamdır.

Şimdi ciddileşip, önce Almanya’daki gerçek somut durumdan söz edelim.

Durum belki Türkiye ile karşılaştırıldığında daha iyi olsa da; aslında o kadar da iyi değil. Alman otomobil sektörünün dünyanın en iyi otomobillerini üretiyor olması bir gerçek. Ancak bir kez “iyiyi yakalamış” olmanın verdiği tutuculukla on yıllardır yapılması gereken ar-ge yatırımlarının biraz atlanmış ya da ertelenmiş olduğu da bir gerçek. Ayrıca bu sektörün gelirlerinin aslan payı ihracata dayanıyor. İhracat ise dünya çapında derinleşen krizle birlikte gerileme eğilimi içine girdi.

Hesap gayet basit. Almanya’dan otomobil ithal eden ülkeler ekonomik krize girdikçe insanların aldıkları otomobil sayısı düşüyor. Bu da doğal bir sonuç olarak, diğer üreticilere göre daha pahalı satılan Alman otomobillerinin rekabet gücünün kırılmasına neden oluyor. ABD’ye itiraz edilemediği için Rusya, İran ve Çin’e karşı uygulamak zorunda kalınan yaptırımlar da bunun üstüne eklenince onyıllardır alışılmış olan ekonomik lale devrinin bitmesi gibi bir durum ortaya çıkmaktadır.

İhracatı düşen her mal bir şekilde iç piyasaya sürülür. Bu ne yeni bir durumdur ne de sadece Türkiye’nin Rusya sınırından geri dönen domatesleriyle sınırlıdır. Aynı mekanizma yakın geçmişte Alman otomobilleri için de işlemiştir. Geçmişte Amerikan piyasasından geri çekilmek zorunda kalınan hileli dizel motorlar uzunca bir dönem Alman iç piyasasına sürüldü. Zaman zaman verilen teşviklerle peynir ekmek gibi de satıldı. Bu konuda RED için bir yazı yazmış olduğumu anımsıyorum. Bu “çözüm” başka bir sorunu kendi içinde barındırıyordu. Alman kentlerinde ciddi hava kirliliği sorunu ortaya çıkmaya başladı. Üstelik de Yeşiller Partisi’nin yönetimde bulunduğu Stuttgart ince toz emisyonunun Avrupa Birliği çapında en yüksek olduğu kent haline geldi. Halka kakalanmış olan dizel otomobillerin kent merkezlerine alınmaması gibi önlemler tartışılmaya başladı.

CAN SİMİDİ E-OTOMOBİL

İşte tam da bu noktada yeni bir teknoloji otomobil sektörünü kurtaracak olan beyaz atlı prens gibi ortaya çıktı: Elektro otomobil.

Gazeteler ve otomobil dergileri bu konuda çarşaf çarşaf makaleler yayınladı. “Uzmanlar” televizyon kanallarında geceler boyunca elektro otomobilin nasıl çevreci olduğunu anlattılar. Karşılaştırmalarda içten yanmalı motorların en kirlisi olan dizel motorlar elektrikli otomobillerin en düşük emisyonlusuyla karşılaştırıldı. Bu sırada örneğin elektrikli bir otomobil tam dolu bir batarya ile kaç kilometre yol gider; o bataryanın üretilme sürecinde havaya salınan karbondioksit emiyonu ne kadardır; ya da o bataryanın geri dönüşümü nasıl olacaktır; e-otomobilin yakacağı elektrik nasıl üretilecek; türünden tatsız konular pek açılmadı.

Kent merkezlerine eski benzin pompalarına benzeyen otomobil şarj direkleri kuruldu. Kent merkezlerindeki oto parklar e-otomobiller için ücretsiz hale getirildi. Otomobil sektörüne araştırma ve geliştirme yatırımları için devlet desteği ve teşvik sözü verildi. Hatta Deutsche Telekom artık kullanılmayan telefon kulübelerinin şarj kabinlerine dönüştürülmesi için gereken alt yapı yatırımlarını serbest bıraktı; belki bunun için devletten bugün bilmediğimiz bir kolaylık elde etti. Sonuç olarak içten yanmalı bir otomobile göre çok daha pahalı olan e-otomobillerin, çok daha büyük bir krediler karşılığında satılması; üstelik de alıcıların çevreyi koruduğunu sanıp mutlu olması sağlandı.

GERÇEKLER ACIDIR!

Oysa gerçekte varolan durum çok daha farklı. Evet e-otomobilin kent içinde dolaşırken havaya karbondioksit salımı sıfırdır. Ancak bir e-otomobilin trafikte yaktığı elektriği üreten -termik ya da nükleer- santralin atmosfere saldığı karbondioksit hesaplandığında manzara bir anda değişmektedir. Bu konuda Heidelberg Çevresel Tahmin Enstitüsü UPI’nin 2017 raporunda yer alan grafiğe göz atmanızı öneririm. Bu grafiğe göre bir e-otomobilin taşıdığı kişi başına karbondioksit salımı örneğin dizel bir otomobilin kilometrede saldığı karbondioksitin yüzde yetmişine yakındır. Yine aynı grafikte bir e-otomobilin üretimi sırasında salınan karbondioksitin normal bir otomobilin üretimi sırasında salınanın iki katı olduğu görülmektedir. UPI bu raporu hazırlarken konu henüz yeterince bilinmediği için, bataryanın geri dönüşümü konusunu hiç hesaba katmamıştır. Bu da hesaplandığında ortaya çıkan manzara çok daha korkunç olacaktır.

Uzak olmayan bir gelecekte tıpkı nükleer atıklar gibi batarya atıkları biçiminde bir sorun ortaya çıkacaktır ve emperyalistler bu sorunu büyük olasılıkla bataryaları Afrika’ya (ya da Türkiye’ye) göndermek gibi yaratıcı bir çözümü mutlaka bulacaklardır.

Daha da yakın bir gelecekte batarya üretiminde kullanılan Lithyum petrolle eş değerde bir maden haline gelecektir. Günümüzde bu madene en çok sahip olan ülke Çin Halk Cumhuriyeti’dir. Ancak bir dizi diğer ülkede de zengin Lithyum rezervleri tespit edilmiştir. Çok yakın bir gelecekte bu madene sahip ülkelerde darbe üstüne darbe, savaş üstüne savaş çıkartılacağını düşünebiliriz. Bu süreç Lithyum rezervine sahip ülkelerden birisi olan Bolivya’da başlamıştır. Günün birinde Morales’e karşı gerçekleştirilen darbenin aslında otomobil sektörü tarafından finanse edildiğini duyarsak ve buna da şaşırırsak kendi zeka düzeyimizden şüphe etmemiz gerekecektir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here