Gazete REDElbistan anıları…

Elbistan anıları…

Elbistan’da kerpiç evlerden oluşan bir mahallenin taşlı, dar sokaklarında çocukça oyunlar oynardık. O sokağı hiç unutamam. Filmlerde gördüğünüz veya romanlarda hayal ettiğiniz türden bir sokaktı. Herkesin birbirini bildiği, bir mahallenin bir aile gibi olduğu dönemlerdi.

Gerçi bizim mahalle büyüktü, biz buna bir sokağın aile gibi olduğu dönemler diyelim. İnsanların “medeniyet” adı altında uzun beton bloklara hapsedilmediği, veresiye yazan mahalle bakkalının yerini soğuk AVM’lerin almadığı güzel dönemlerdi ve Reha Muhtar henüz Atina’dan bildiriyordu.


İşte o taş sokaklarda çocukken biz, saklambaç oynardık, birdirbir oynardık, mahalle maçı yapardık. Ama ne yaparsak birlikte yapardık. O vakitler şimdiki gibi bilgisayar milgisayar oyunları yoktu dostlar. Bilgisayar oyunlarıyla yeni açılan, daha doğrusu ilk açılan atari salonunda tanıştım. Bir ara öyle çok oynamaya başladım ki, oyunun sonunu getirecek kadar ustalaşmıştım. Kazandım diye sevinirken bir de bakardım ki bütün harçlığımı bitirmişim ve oyunun esas kazananı atariciymiş! Kapitalizmin nasıl bir şey olduğunu ilk o zaman tecrübe etmiş oldum. Kazandığını zannediyorsun ama kaybetmişsin, hem zamanın boşa gitmiş hem de paran bitmiş.

Tabii çocuğuz, zaman umurumuzda mı? Elimize geçen ilk harçlıktan tekrar atarici Cuma’ya… Bir eğlencemiz de kızkaçıran patlatmaktı. Ne kadar küçük şeylerden kocaman mutluluklar yaşardık. Her şey ne kadar da iyiydi…

Apartmanlara hapsettiler eski sıcaklıkları.

Bana çok ilkel gelir apartman hayatı. Yan yana duran cezaevi koğuşlarının üst üste konulmuş halidir apartman dedikleri. Şimdi her yere diktiler ya bilmem ne konutları, bilmem ne kent sitesi diye.

“Apartman yöneticisi”, “aidat”, “toplantı” vs… kavramları bile soğuk geliyor insana. Neyse ki böyle bir yaşantım olmadı. Olanlara da Allah kurtarsın derim.

Bizim 90 kuşağının bir özelliği de, çocukluklarını bilgisayarlara, tabletlere hapsetmeyen son nesildir. Yani sanal dünyaya geçilmeden önceki en son duraktır. Dostlukların arkadaşlıkların sanal olmadığı bir önceki nesil olarak tam sınırda olduğumuzu düşünüyorum. Hepimiz sonradan sanala ayak uydurduk o ayrı konu. Gezi direnişinde önemli rol oynayan 90 kuşağı insanlarının çılgın ruh hallerini de 90’lı yıllarda maruz kalınan pop şarkılarına bağlıyorum şahsen. Bendenizin de 90’lı yıllarda pop şarkıları dinlemişliği vardır laf aramızda. O yüzden, kasetle kalem arasındaki ilişkiyi iyi bilirim. O şarkıları teypten dinlerseniz yine fazla sorun yok aslında ama klibini de izlerseniz sıkıntı oluyor.

Olacak O Kadar‘ın en zirvede olduğu yıllarda çocuktum ben. Bir hafta kaçırdığımı hatırlamam. Ben değil, bütün ev halkı gürül gürül yanan sobanın ısıttığı odada hep beraber oturur izlerdik Levent Kırca’yı. Her iktidara bindirirdi, korkmadan eleştirirdi. Zülfü Livaneli hayranıydık bir de aile boyu. Yunan bir sanatçıyla dostluk konseri vardı bizim Zülfü’nün bi keresinde. Zülfü’yü kaçırmayalım diye ekranda uzunca bir süre Yunanca şarkı dinlediğimizi hatırlarım. Devletlerin düşman olsa da, halkların kardeş kalabileceğini çocuk yaşımda şarkılardan öğrendim. Kan Çiçekleri şarkısını çok severdim. Zaten beni bağlamaya heveslendiren de bu şarkının müziği oldu.

90’lı yılların siyasi durumları şöyleydi. Koalisyon hükümetleri vardı daha çok ve her şey şu anki durumlardan çok daha iyiydi. Liderler seçim öncesi bir araya gelir ekranda kozlarını paylaşırlardı, bugüne göre mutlak kibar ve saygılı bir üslupla. Medya şimdikinden çok daha özgürdü. Çiller ailesi, devletin Jet Ski’sini yürüttü diye o zamanın gazeteleri çok sert manşetler attı mesela. Levent Kırca “oğlum devletin skisini niye alıyorsun” diye skeçler yaptı. Şimdi Erdoğan’ı eleştiren bir skeç görebiliyor musunuz? Devletin skisini bırak, memleketi hamuduyla götürdüler. Var mı en ufak bir eleştiri yapabilen mizah programı? Var mı bunları yayınlayabilecek tv kanalı?

Bazı insanların yanlış zamanda veya yanlış yerde doğduğunu düşünürüm. O yılların dolandırıcıları şu zamanda yaşasalardı, yüzlerine tükürülmez, milletvekili, bakan yapılırdı AKP’den. Yanlış zamanda girmişler arak işlerine. Selçuk Parsadan’ı, Civangate’yi, Halil Bezmen’i, Titancı Kenan Şeranoğlu’nu gözümüzde fazla mı büyütmüşüz ne?

Öte yandan, 90’lı yıllar suikastlerin, çatışmaların, katliamların da yoğun olduğu yıllardı. Derin devlet/kontrgerilla denilen yapı, siyasi iktidardan ayrı ve istediği zaman iktidarı koltuğundan edebilecek güce sahipti. Kumanda merkezi dışarıdaydı. Şimdi ise zaten fiili olarak diktatörlük yapan malum şahıs, devletin derinini de kendine bağladı, sığını da. Dikkat buyrunuz, ‘kendine’ bağladı diyorum.

Çocukluk anılarımdan nereye geldik yine! Ağız tadıyla bir anı bile yazamıyoruz yahu. Ağzımızın tadını bozdular…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

23,984BeğenenlerBeğen
16,906TakipçilerTakip Et
1,350AboneAbone Ol