Ekonomik iflas, siyasi pespayelik

Anayasanın 105.maddesine göre diplomalı Cumhurbaşkanları yalnızca ‘vatana ihanet’ suçundan yargılanabiliyor, hangi hallerin ‘vatana ihanet’ kapsamında olduğu konusunda herhangi bir açıklama yapılmıyor. Sadece Kaz Dağları’nın ve oradan bölgeye yayılan su kaynaklarının zehirlenmesine göz yummak bile ‘vatana ihanet’ olarak değerlendirilemez mi?.. Diploması olan Cumhurbaşkanı’nın yargılanması konusunda TCK’da boşluk olduğu açık. Mesela Cumhurbaşkanı cinayet işlerse, ‘vatana ihanet’ kapsamına girmediği için yargılanmaktan yırtacak mı yoksa dokunulmazlığının kalkması mı beklenecek? Ya da bir Cumhurbaşkanı hırsızlık yaparsa yargılanamayacak mı? Anayasa’yı yapanlar, diplomalı bir Cumhurbaşkanı’nın yani devletin başının herhangi bir yüz kızartıcı suç işlemeyeceğini düşünerek yargılanma halini ‘vatana ihanet’le kısıtlamış. Bu kısa bilgileri not düşüp devam edelim…

İktidar koltuğunu 17 senedir bir şekilde işgal etmeyi başaran saray rejimi ve bu rejimin başındaki zatı muhteremin memlekette mahkemelik olmadığı kimse kalmamış gibi. Şimdiye kadarki diplomalı Cumhurbaşkanları da dahil vatandaşla en çok davalık kişi.

Erdoğan, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı olmak üzere iktidar koltuğunu işgal ettiği 17 sene içinde iktidar gücünü kullanarak ve o güce güvenerek yaptığı işlerin hiçbirinin hesabını vermedi. ‘Yargı’ en küçük bir muhalif eleştiriyi boş geçmeyip anında davalar açarken, iktidar eliyle işlenen suçları görmezden geliyor ve sonra da insanların adalete güvenmesi isteniyor.

Erdoğan hakkında şimdiye yapılan suç duyurularının ‘hiçbiri’ bağımsız olduğu iddia edilen yargı tarafından işleme konmadı. Yargı üyelerinin çay toplamak gibi daha önemli görevlerinin olduğunu memleketçe akşam haberlerinden öğrendik.

Erdoğan hakkında şimdiye kadar yapılan suç duyurularının içinde çok ağır iddialar var. Ne var ki bu iddiaların gerçek olup olmadığını öğrenebilmek ancak Erdoğan’ın hakim karşısına çıkarılmasıyla mümkün olacaktır. Ve bu da çaycıların yapacağı bir iş değildir.

Erdoğan ve AKP isimli partinin ileri gelenleri hakkınde benim de bir suç duyurum yargının tozlu raflarında bekliyor. Erdoğan’ın yargılanmaktan kaçtığı suç duyurusunda bakın neler var:

CİHATÇILARLA İLİŞKİLER
– Erdoğan’ın başbakanlık görevini icra ettiği sırada 11 Mayıs 2013 günü 52 kişinin ölümüne ve birçok kişinin yaralanmasına sebep olan Reyhanlı Katliamı’nda, hükümetin bu katliamın yapılacağı konusunda istihbaratı olduğu güçlü bir şüphedir. Katliam öncesi kentteki Mobese kameralarının devre dışı bırakılması da katliamın faillerinin destek aldığını göstermektedir. Reyhanlı katliamı, Suriye Devleti’yle ilişkilendirilerek Türkiye’nin adım adım savaşa itilmesi amaçlanmıştır. Reyhanlı’da yaşanan acı, çok daha büyük başka acıların basamağı yapılmak istenmiştir. Şüphelinin başbakan olduğu dönemde gerçekleşen bu kitle katliamı AKP hükümetinin izlediği savaş siyasetinin bir sonucudur. AKP Hükümeti Suriye politikasının sorgulanmasının önüne geçmek ve iktidarını muhafaza etmek adına katliamın faillerini gizlemek istemiştir. Bu olayın baş kahramanı ise halkını savaşa sürüklemek isteyen, siyasi emelleri için vatanını, halkını gözden çıkaran dönemin başbakanı Şüpheli Recep Tayyip Erdoğan’dır. Bu sonuç, öngörülemez olmadığı gibi şüphelinin tamamen kendi menfaati uğruna ülkenin refahını ve huzurunu düşünmeden attığı adımlar neticesinde ortaya çıkmıştır. Bu katliamdan sonra bile MİT tırlarıyla silah ve askeri malzeme Suriye’ye taşınmak istenmiş ancak savcılık silah taşınıyor gerekçesiyle tırları durdurmuştur.

KATLİAMLAR
– Yine Uludere’de 28 Aralık 2011 akşamı Türk Hava Kuvvetleri’nin, Şırnak’ın Uludere ilçesi yakınlarındaki Irak topraklarında F-16 savaş uçaklarıyla yaptığı bombardıman sonucunda 34 vatandaşımızın hayatını kaybetmesi yapılmış olan başka bir katliamdır. Operasyonda hayatını kaybedenlerin, Irak’tan Türkiye’ye mazot ve sigara getiren vatandaşlarımızın oluşturduğu bir kaçakçı kafilesi olduğu anlaşılmıştır. Bu olay üzerine Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı 7 Ocak 2013 tarihli gerekçeli kararında, “gerek şüphelilerin gerekse olayda görev yapan diğer TSK personelinin, TBMM ve Bakanlar Kurulu kararları çerçevesinde kanunun emrini icra kapsamında kendilerine verilen görev gereklerini yerine getirdikleri, görev gereklerini yerine getirirken kaçınılmaz hataya düştükleri, dolayısıyla eylemleri hakkında kamu davası açılmasını gerektiren sebep bulunmadığının anlaşıldığı” denerek takipsizlik kararı verilmiştir. Yani özetle; önce “Vurun” emri verilmiş olup sonra “Biz öyle sandık” denmiştir ve onca vatandaş yok yere ölmüş, olayın asıl sorumluları ise cezalandırılmamıştır.

HALKA SALDIRI
– Gezi Parkı olaylarında ise 61. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti’nin, İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde bulunan ve sadece umumi hizmette kullanılmak koşulu ile tapuda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne tahsis edilmiş olan Taksim Gezi Parkı’na İstanbul 6’ncı İdare Mahkemesi ve 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararı olduğu halde Topçu Kışlası’nı Taksim Yayalaştırma Projesi çerçevesinde imar izni olmadan yeniden inşa etmesini engelleme eylemi olarak başlamıştır. Ancak bu eylemler şüphelinin “Benim Polisim” dediği memurların orantısız güç kullanması sonucu 8 sivil ve 2 güvenlik görevlisinin ölümü ile ve binlerce insanın yaralanmasıyla acı bir sonuca ulaşmıştır. Halbuki dönemin başbakanı, benim polisim dediği insanlara bu şekilde emir vermeseydi, görevli polis memurlarının orantısız güç kullanımına izin vermeseydi bu kanlı tablo hiçbir zaman ortaya çıkmayacaktı. Ancak ne var ki şüpheli kendi iktidarı ve makamı uğruna halkını, ülkesindeki huzuru ve barış ortamını sağlamayı düşünmeyip, ülkeyi kaosa sürüklemiştir. Gezi Parkı olayları sırasında sivilleri öldüren polisleri; söylemleri, emirleri ve takındığı tavırla azmettirmiştir. Şüpheli Erdoğan, 23 Haziran 2013 tarihinde yaptığı Erzurum mitinginde “24 saat içerisinde Atatürk Kültür Merkezini temizleyeceksiniz emrini ben verdim arkasından da Gezi Parkı eylemini temizleyeceksiniz dedim” diyerek kanlı olayların ve bu çatışmanın azmettiricisi olduğunu, ülke çapına yayılan bu çatışma ortamını hazırladığını kendi ağzıyla söylemiştir. Nitekim Tayyip Erdoğan daha sonra “Polise emri ben verdim” diyerek Gezi olaylarındaki tüm ölüm ve yaralanma olaylarının sorumlusu olduğunu itiraf etmiştir.

ASKER HAYATINI SEÇİME KONU ETMEK
– Yine bir başka konu ise şüpheli’nin, onlarca askerimizi kaybettiğimiz Dağlıca saldırısının hemen akabinde yaptığı açıklamada konuyu seçimlere getirmiş olmasıdır. Şüpheli, katıldığı bir televizyon programında Adalet ve Kalkınma Partisi 400 milletvekili çıkaramadığı takdirde terörün devam edeceği yönünde tehditvari ifadeler kullanmıştır. Erdoğan’ın , “400 vekili elde edebilecek sayıyı bir siyasi parti yakalasaydı, durum bugün çok farklı olurdu” şeklinde yapmış olduğu beyanın, bugünkü çatışmalı ortama geçilmesindeki neden olduğu ortadadır. Cumhurbaşkanı olması sebebiyle tarafsız olması gereken şüpheli, bir siyasi parti için 400 milletvekili isteyerek tarafsızlık ilkesine aykırı davranarak Anayasayı açıkça ihlal etmiştir. Sadece bu ifadeleriyle değil, 7 Haziran Seçimleri sebebiyle 12. Cumhurbaşkanı’nın Adalet ve Kalkınma Partisi için oy isteyen mitingler düzenlemesi tarafsız olmadığını göstermiş, Anayasa bir kez daha ihlal edilmiştir.

SİLAH SAĞLAMA
– Şüpheli ayrıca cihatçılara açıktan destek olarak “Yabancı devlet aleyhine asker toplama” ve “silah sağlama” suçlarını işlemiştir. Irak ve Suriye’de etkinlik gösteren silahlı grupların Türkiye’ye giriş çıkışlarına göz yumulmuştur. Bunlara faaliyetlerinde kullanmaları için silah temin eden, buna yardım yataklık eden kişiler tüm bakanların iş ve işlemlerinden sorumlu olan ise dönemin Başbakanıdır.

YOLSUZLUK
– 17-25 Aralık operasyonu Fethullahçı örgütlenme yürütmüş olsun ya da olmasın; ortaya çıkan tapelerde ise Büyük Yolsuzluk Operasyonu’nun başladığı haberini alan dönemin başbakanının konuşmaları mevcut olup Erdoğan’a ait olan görüşmelerin tamamı Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) onaylıdır. Bu ses kayıtları şüphelinin, ne karşılığı edinildiği belli olmayan paraların saklanmasına yönelik olarak oğluna vermiş olduğu talimatları kapsamaktadır.

KOMPLO FİNANSMANI
– 2011 yılında ise dönemin Başbakan Yardımcısı Ali Babacan gazetecilere yaptığı açıklamada “Libya’daki yeni yönetime üç ayrı 100 milyon dolar sözü verdik biz. Sayın Davutoğlu gittiğinde (Libya’ya) paranın çoğu dağıtılmıştı..Aslında hepsini birden istediler ama ben uçak düşer diye vermedim…Çünkü 100 milyon dolar nakit, (bavulla gönderildiğinde) yaklaşık 1.100 kilo ediyor. Önce 10 milyon dolar gönderdik, 100 kilo tutuyordu. Sonra üç kez 30’ar milyon dolarlık limitleri burada teslim ettik” demiştir.

Ancak Libya’ya gönderilen paralar için alınmış bir bakanlar kurulu kararı ve verilmiş olan bu denli yüklü miktardaki paranın akıbeti hakkında somut hiçbir bilgi yoktur. Bu para borç olarak mı veriliyor, hibe olarak mı veriliyor, kime teslim ediliyor, Libya’da Kaddafi yandaşlarıyla İslamcı ve şeriatçı isyancılar arasında iç savaş devam ederken Türkiye Cumhuriyeti olarak neden böyle bir riske giriliyor, bu para kimin cebine giriyor? Bu sorular cevapsız bırakılmış ve hiçbir zaman da cevaplandırılamamıştır.

Halbuki gönderilen bu paraya asıl kendi vatandaşımızın ihtiyacı vardır. Libya’ya giden paralar bu ülkenin vatandaşlarının kendi parası olmasına rağmen maalesef toplum bu parayı kendi refahları ve ihtiyaçları için kullanamamışlardır. Kendi ülkesinde bu kadar ihtiyaç varken bunlar göz ardı edilip, düşünülmemesinin, savaş döneminde olan bir ülkeye bu denli büyük miktarda paranın gönderilmesinin sorumlusu ise dönemin başbakanı şüpheli Recep Tayyip Erdoğan’dan başkası değildir.

PEŞKEŞ ÇEKME
– Bir toplum için önemli olan, vatanındaki toprağın, ülkedeki kamu kurumlarının idaresinin kendi tekelinde olmasıdır. Ancak son yıllarda baktığımız zaman maalesef yabancılara satılmayan kurum, kamu malı, hisseler, araziler neredeyse kalmamıştır. Bunların listesini yaptığımız zaman sayfalar süreceğinden sadece örnek vermek gerekirse;

Türkiye Denizcilik İşletmeleri’ne ait Ankara ve Samsun feribotları, Kuşadası limanı, Trabzon limanı, THY’nin 126 milyon dolarlık hissesi ile 375 adet taşınmaz ve lojmanı, Türkiye Demir Çelik İşletmeleri’ne ait Kalkınma Bankası hisseleri, Amasya Şeker Fabrikası, TÜRK Telekom, TEKEL’in sigara ve alkol bölümü, OPRAŞ ve PETKİM’deki kamu hisselerinin bir bölümüyle 120 taşınmaz ile 41 adet arsası, TÜPRAŞ, Türkiye Halk Bankası, TEDAŞ Başkent Elektrik Dağıtım A.Ş., ACISELSAN’ın yüzde 77 hissesi, PETKİM’in yüzde 10 hissesi, Kayseri Elektrik’in yüzde 20 hissesi, Beykoz’daki iskele ve rıhtım, Akdeniz Elektrik Dağıtım A.Ş., Boğaziçi Elektrik Dağıtım A.Ş., İstanbul Anadolu Yakası Elektrik Dağıtım A.Ş. ve çok sayıda arsa ve taşınmaz satıldı.

Yukarıda verdiğimiz örnekler, Erdoğan’ın dönemin başbakanı olduğu zaman satılan kurumların, arsaların, hisselerin sadece küçük bir kısmıdır.

AKP-Fethullahçı örgütlenme ilişkisi ise üzerinde apayrı durulması gereken bir konudur. O ilişki, Türkiye’yi 15 Temmuz’da kanlı bir iktidar hesaplaşmasına sürüklemiştir ve bu ilişkinin siyasi sorumlularından bir teki bile yargılanmamıştır. Şu an Cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden zatı muhteremin “Kandırıldık” açıklaması ciddiye alınabilir türden bir açıklama değildir; başkaca da bir siyasi sorumluluk beyanı ortada yoktur.

Saydığımız başlıkların her biri ise başlı başına birer Yargı konusudur. Türkiye iktisadi iflasa ve sefalete, siyasi pespayeliğe 17 yılda bu şekilde sürüklenmiştir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here