Duvarlarımız…

Gözlerimizi, çevremizde olup bitene kapatarak yaşamak küçük dünyalarımızda kurmuş olduğumuz konforu korumamıza yardımcı olur. Konforumuz en temel kutsallarımızdan biri bugün. Aslında kişisel yasalarımızı oluşturan tüm maddeler bu konfor üzerine dizayn edilmiştir. Beslenme ve giyim tarzımız, hoşumuza giden insan tipi, dinlediğimiz müzik tarzı, savunduğumuz ideoloji, dini inancımız, evdeki koltuğun en sevdiğimiz köşesi, temizlik alışkanlığımız, en çok sevdiğimiz eşyamız, aklımıza gelebilecek her şeyi bu belirler. Bunu kendimizi güvende hissettiğimiz kişisel alan olarak da ifade edebiliriz. Kendisine “kişisel gelişim uzmanı” diyenler buna “konfor alanı” adını veriyor. Fakat biz güvenlik duvarı da diyebiliriz.

Maslow’un “insanların ihtiyaçları kuramı”na göre, kişilerin kendilerini mutlu hissetmeleri ve kişisel motivasyona ulaşabilmeleri için bir takım kişisel gereksinimlerin karşılanması gereklidir. Bu ihtiyaçlardan biri karşılandıktan sonra bir diğeri ortaya çıkar, “ihtiyaçlar sınırsızdır” Maslow’a göre ve “ihtiyaçlar hiyerarşisi” adı verdiği bir piramit ile bunu tarif etmiştir. Piramit incelendiğinde aşağıdan yukarı doğru, en altta fiziksel ihtiyaçlar yer alır, ikinci sırada güvenlik, sonrasında yukarı doğru sevilme, itibar görme ve kendini gerçekleştirme olarak devam eder. Buna göre alt kısımdaki ihtiyaçlar giderilmeden üst tarafa doğru ihtiyaç giderim çabası pek başarılı olmaz. Yani öncelikle bir insan yeme-içme, barınma, cinsellik ve güvenlik ihtiyaçlarını gidermelidir. Esasen Maslow’un söylediklerinin benzerini İbn-i Haldun yüzyıllar öncesinde söylemiş ve ihtiyaçları zaruri, haci ve kemali olarak üç bölümde ele almıştır.

Kapitalizm, Maslow’un teorisinden birçok alanda faydalanır. Özellikle pazarlama ve reklam sektörleri insanlara ürün satabilmek adına her daim bir ihtiyaç hissi oluştuma peşindedir. Çünkü ihtiyaçlar sınırsızdır ve insanlar ihtiyaçlarını karşıladıkları, yani tükettikleri ölçüde tatmine ulaşacaklar, ulaşamadıkları takdirde daha fazla tüketeceklerdir… Kısaca sistem insanlara tüketmelerini salık verirken, ihtiyaçlarını hiçbir zaman tam anlamıyla karşılayamayacakları mesajını verir.

Güvenlik duvarlarımız ile Maslow kuramı arasında nasıl bir bağ var?

Fiziksel ihtiyaçlar karşılandıktan sonra, güvenlik ihtiyacı doğar. “Vahşi doğa”yı ele alırsak, canlılar varlıklarını sürdürebilmek için yiyecek bulmak, bunun için ise avlanmak durumundadır. Türlerinin devamı için çiftleşmek zorundadırlar. Her tür kendisini garanti altına almak için bir barınak veya egemenlik alanı belirler. Bu alan aynı zamanda güvenli alandır. Bu alanlar av olmamalarını sağlamak ve tehdit unsuru oluşturabilecek başka bir canlıyı uyarmak içindir. Kedi türleri idrar püskürtür, pençe izlerini bırakırlar örneğin. Bir aslan başka bir aslanın bölgesini, eşini ele geçirmek için kendi güvenlik duvarlarının dışına çıkmak zorundadır. Kazanırsa rakibinin bölgesini ve eşini alabilir. Yavruları varsa tüm yavruları öldürür. Az da olsa belgesel izleyen herkes bunu bilir.

İnsan türü “modernleşmeden” önce bu tarz bir ölüm kalım mücadelesi içerisindeydi.

Kapitalizm vahşi doğanın işleyiş yasalarını, ‘modern dünya’ya uyarlamıştır. Fakat bahsettiğimiz güvenli hissetme ihtiyacı, yaşamın beraberinde getirdiği bir olgudur veya sonuçtur. Dolayısıyla güvenlik duvarları sadece bireyler açısından değil, egemenler açısından da gereklidir.

Demokratik dediğimiz her sistem aslında bir diktatörlük olduğuna göre demokrasi havarilerinin İsa’nın havarilerinden bir farkı yoktur. Amaç kafa buladırmak ve gerçeği saklamaktır. Demokrasinin sınırları konulmuştur her sistem tarafından. Bu sınırların içi sistemin tolerans alanı olduğu gibi aynı zamanda varlığını güvende hissettiği alandır. Kurallar dizisinden oluşur bu duvarlar. Adına anayasa, kanun vs denir. Kimi zaman diktatörün buyruklarının toplamıdır. Örneğin geçtiğimiz günlerde yaşanan Fatih Portakal, Müjdat Gezen, Metin Akpınar gibi şahsiyetlerin açıklamarı “diktatörlüğün konfor alanı”nı ihlal etmiş ve diktatörlük bunu bekası açısından bir tehdit unsuru olarak algılamıştır.

Sermaye düzeni, insanlara fiziksel, maddi, duygusal ihtiyaçlarının sınırsız olduğuna inandırmaya çalışır. Güvenlik konusunda ise insanları sürekli bir gerilim içerisinde tutma eğilimindedir. Kendi yarattıkları iç ve dış düşmanlar bu yüzden eksik olmaz. İnsanları sürekli bir tehdit altında olduklarını inandırmaya çalışır. Adeta bunu dayatır. Yanı sıra insanları maddi ve manevi olarak sömürü altında tutar ve çevreye yabancılaştırır.

Bireyselleşmeyi teşvik eder ve ona büyük anlamlar yükler. Zira toplumu sade bireylere indirgemek ve bireyselliğe hapsetmek her türlü itiraza, başkaldırışa, birlikte hareket etme duygusuna ket vurur. Daha önce başarısızlıkla sonuçlanan kalkışmalar toplumun daha kolay ve hızlı çözülmesine sebep olur. (Ayrıca zenginlik hevesinin pompalanmasını da listeye ekleyebiliriz.)

Yazıyı daha fazla uzatmayalım. Çünkü okumayı sevmeyen bir toplumuz. Yazdığımız yazıları geniş kitlelere aktarma kabiliyetinden yoksunuz. Uzun yazılar az da olsa varolan okuyucu kitlesini sıkabiliyor.

Şimdi en baştaki paragrafta söylemiş olduklarımızı göz önünde bulundurursak, çeşitli nedenlerle de olsa kendi kendimize ördüğümüz güvenlik duvarlarının bize bir faydası olup olmadığına biraz değinelim.

Kimse kişisel alanını, rahatını, güvenliğini, “özgürlüğünü” yitirmek istemez. Duvarlarımız, zincirlerimiz, bizi sisteme göbekten bağlayan ilişkilerimiz bir süre sonra bizi yönetmeye başlıyor. Sistem tarafından etrafımıza konulmuş olan sınırların yanı sıra kendi ördüğümüz görünür veya görünmez sınırlarımıza hapsoluyoruz ve özgürlüğümüzü tamamen kaybediyoruz. Bunun sonucunda sahte ve geçici mutluluklar yaşayarak teselli arıyoruz veya kendimizi avutuyoruz. Birçokları depresyona dahi giriyor. Sınırlar karanlığımızdır. Karanlıktan çıkışın yolu sınırları parçalamaktan geçer. Önce kendi sınırlarımızı, sonra sistemin sınırlarını alt üst edebilecek cüreti gösteremezsek o karanlıkta hem kendimiz hem de geleceğimiz yitip gidecek. Kendimize ve gücümüze inanalım. Zalimi ve zulmünü zincire vuralım.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here