Diplomalı burjuvaların ihaneti…

Diplomalıların sermayesi yoktur ama bilgilerini, uzmanlıklarını paraya çevirme imkânına sahiptirler…

  • FİKRET BAŞKAYA

Francis Bacon’a atfen ‘bigi güçtür, bilgi iktidardır’ denir. Esasen paraya ve iktidara giden yol, bilgiye sahip olmaktan geçiyor. Bilgiye sahip olan hem paraya ve hem de güce -iktidara- sahip olabiliyor…

Başka türlü söylersek, bu ikisi arasında bir geçirgenlik var… Sınıflı toplumların tarihi bilgi sahibi, dolayısıyla güç ve iktidar sahibi olanların da tarihidir… İlkel toplumun ‘büyücüsü’, Firavun’un rüya yorumcusu, Feodal dönemin Yüksek Klerjesi (ruhban sınıfı), Çin’in eğitimli memurları olan mandarinler,Osmanlının Uleması, kapitalist çağın diplomalıları, vb. hep dönemlerinin yönetici elitlerini oluşturdular.

Bizde kapitalist gelişmeyle (yarı-sömürgeleşmeyle densin) Osmanlının uleması önce münevver, Cumhuriyet sonrasında da aydın oldu (sayıldı) ki, ülkenin kaderi onlardan soruluyor…

Kapitalizm öncesi çağlarda eğitimli kesim hep küçük bir azınlıktı. Kapitalizmle birlikte ve zamanla, okulların, üniversitelerin kapıları görece mütevazi toplum kesimlerine de açıldı ama bu durum şeylerin seyri üzerinde pek etkili olamadı. Yüksek düzeyde eğitimli olanların prestiji, itibarı her zaman büyüktü… Tarih de eğitimli, diplomalı uzmanlar tarafından yazıldığı için, şeylerin gerçeğine nüfuz etmek zorlaştı…

Sömürü düzenini, yeniden ve yeniden üreten bizde aydın denilen diplomalıların aslında neyin, kimin hizmetinde oldukları, yapıp-ettiklerinin kimin için ne anlama geldiği pek sorun edilmiyor. Oysa, bu durumun tartışma konusu yapılması, bilince çıkarılması hayatî önem taşıyor. Zira, söz konusu kesim her zaman,kendini ilericiliğin, modernliğin timsali olarak sunmayı başarıyor.

Üniversitelerden mezun olan, master, doktora yapan yüz bin diplomalı uzmanın kaçı bir Jean Paul Sartre, Simon de Beauvoir, Pierre Bourdieu, Noam Chomsky… sorusu hiç soruluyor mu?

Tabii işe önce uzmanı yücelterek başlanıyor. Uzman maddi-sosyal gerçekliğin, realitenin çok küçük bir veçhesine dair bilgi sahibidir, bütünden habersizdir ama burnundan da kıl aldırmaz… Çok küçük bir soruna dair derinlemesine bilgi sahibidir sadece… ‘Ağacı görür de ormanı görmez’.

Oysa, gerçek bütündedir, hakikat bütündedir… İşte bu durum, onu mülk sahibi sınıflar için kullanışlı hale de getiriyor… Her akşam öbek, öbek ‘çok değerli uzmanlar’ televizyonlarda neden arz-ı endam ediyor sanıyorsunuz? Neden gazetelerin köşelerine çörekleniyorlar? Gerçeği söylemeye cüret etselerdi oraya davet edilirler miydi?

Diplomalıların sermayesi yoktur ama bilgilerini, uzmanlıklarını paraya çevirme imkânına sahiptirler…

Aslında ilerici, modernist, kalkınmacı retoriğe rağmen diplomalılar, sömürü düzenini yeniden ve yeniden üreten aktörlerdir… Meşruiyetlerini, kendilerini bilimin, bilimselliğin, ilerlemenin, modernliğin, refahın timsali olarak sunabilmelerine borçludurlar. Eğer gerçek durum tevatür edildiği olsaydı, dünya bugün bu halde olur muydu?.. Genel bir sürdürülemezlik, çürümüşlük, anlam kaybı  ortaya çıkar mıydı? İnsanlığın ve uygarlığın geleceği riske girer miydi? Dünya yaşanamaz bir yer haline gelir miydi?..

O halde bugün insanlığın ve uygarlığın içine sürüklendiği sefil durum kimin, hangi aktörlerin eseridir? Sorun sadece mülk sahibi sınıfları lânetlemekle aşılabilir mahiyette midir? Yüksek düzeyde eğitimlilerin mülk sahibi sınıfa dahil oldukları neden tartışma konusu yapılmıyor? Entellektüeller üniversitelerden neden kovuluyor? Gerçeği söylemeye cüret ettikleri için değil mi? O halde mülk sahibi sınıfların suç ortaklarını da teşhir etmek gerekmiyor mu? Entellektüelin en büyük düşmanının aydın denilen diplomalılar, uzmanlar olması bir tesadüf müdür? Zira entelektüel, aydın olmakla öğünen, resmi ideolojiyi, resmi tarihi, egemen ideolojiyi üreten, sömürü düzenini meşrulaştıran diplomalıların pis misyonunu teşhir edendir… Bu yüzden entelektüel nefreti boşuna değildir…

Gerici anayasalar, ceza yasaları, işçi haklarını yok sayan kanunlar, temsili-katılımı yok eden siyasi parti ve seçim kanunları, doğa yağmasının önünü sonuna kadar açan, ifade özgürlüğünü, bir bütün olarak özgürlükleri yok eden mevzuat kimin-kimlerin eseridir? O kanunları toprak kapitalistleri, sanayi kapitalistleri, banka patronları, finans baronları, bizzat oligarşi mi yapıyor? Gerçi onlar adına yapılıyor ama bal tutan da parmağını yalamak kaydıyla…  Diplomalıların sorumluluğu, suç ortaklığı neden sorun edilmiyor? Bakanlar, müsteşarlar, genel müdürler, valiler, işkence uzmanları o okullardan çıkan diplomalılar değil mi?  Siyasi cinayetlerin, katliamların kararını da onlar vermiyor mu?

Diplomalı, kendini eğitimsiz bırakılan kitleye göre tanımlar, kendini ondan üstün görür, farklı olmakla öğünür ama farklılığın ortaya çıkmasındaki rolünü de yok sayarak… Farklıysam, ayrıcalıklı olmayı hak ediyorum diye düşünür. Sosyal eşitsizliğin, yoksulluğun ve sefaletin, doğa tahribatının ortaya çıkmasındaki rolünü ve sorumluluğunu yok sayarak…

Eğitim, mütevazı toplum kesimlerinden gelen çocukları içinden çıktıkları sınıfa yabancılaştırıyor. Farklı olduğu bilincini yerleşiyor. Mesela bir maden işçisinin çocuğu sıkıyönetim yargıcı olsa, bir muhalif, bir devrimci hakkında gözünü kırpmadan idam cezası verebilir…

Eğitim alanındaki eşitsizlik, kendinden menkul bir fırsat eşitliği söylemiyle yok sayılıyor. Görmezden geliniyor… Kapitalist bir toplumda fırsat eşitliği denilen hiçbir zaman sahte bir söylem olmanın ötesine geçemez. Kapitalizm dahilinde öyle bir şey asla mümkün değildir. Bir milyarderin, bir milyonerin, bir parlamento başkanının, bir bakanın, bir müsteşarın bir genel müdürün, bir büyük elçinin, bir yıldız futbolcunun, ünlü bir sinema aktörünün, aktristinin, gazete -televizyon patronunun, vb. çocuğuyla, bir işportacının, kâğıt toplayıcısının, maden işçisinin, yoksul köylünün, işsizin, velhasıl geniş mütevazı ve yoksul kesimin – yeryüzünün lanetlilerinin- çocukları nasıl yarışacak?

Eşitsizliğin daha doğumla başladığı gözden kaçıyor. İşçi sınıfının ve köylülerin ve mütevazı toplum kesimlerin çocuklarına burs vererek eşitsizliği bertaraf etmek mümkün değildir… Kaldı ki, neobileral küreselleşme çağında ‘herkes başının çaresine baksın’ anlayışı geçerliyken, eğitim alanındaki eşitsizlik de yeni bir veçhe kazanmış, derinleşmiş bulunuyor. Artık ayrım, eğitimli olanla olmayan arasında değil, aynı zamanda ‘iyi eğitim alanlarla alamayanlar’ arasında…

Burjuvaların yaşadığı semtlerde doğan, daha ilkokula başlamadan, özel hocalar tarafından eğitilen, piyano, keman dersleri alan, yaz ve kış tatillerinde içerde ve yabancı ülkelerde tatil yapan, özel bir ilk okulda, orta orta okulda-lisede, seçkin bir üniversite okuyan çocukla, yoksulların çocukları yarışabilir mi?

Nitekim ABD’de yapılan bir araştırma, bugün itibariyle, zengin öğrencilerle yoksul öğrenciler arasında farkın, 1954’de Yüksek Mahkeme tarafından okullarda ırk ayrımını -Beyaz-Zenci- yasakladığı dönemdekinden daha büyük olduğunu gösteriyor… Şimdilerde eğitimdeki eşitsizlik, Amerikan ırk ayrımının (Apartheid) neden olduğundan daha büyük…

ABD’de en prestijli 12 üniversitenin öğrencilerinin yarısını en zengin yüzde 10 ailenin çocukları oluşturuyor… Bu oran eğitimin daha az özelleştirildiği Fransa’da biraz daha düşük ama netice itibariyle en iyi okullarda, üniversitelerde daha çok en zenginlerin çocukları okuyor… Bu durum bir tür yönetenler düzeyinde babadan oğula geçen, kalıtımsal bir nitelik kazanıyor… Hak eden, liyâkatlı olan yönetsin deniyor da kimin, kimlerin nasıl hak ettiği, liyâkatlı olduğu nedense sorun edilmiyor…

Türkiye’de AKP’nin her ilde bir üniversite açmaya kalkması, eğitimin özelleştirilmesi, merdiven- altı özel üniversitelerin mantar gibi türemesi, üniversitelerde öğrenci sayısını artırdı ama eğitim kalitesi de yerlerde sürünmek kaydıyla… Birkaç istisna dışında kalan özel üniversiteler, üniversiteden çok kapitalist işletmeye, diploma ticareti yapılan şirketlere dönüşte… Daha fazlası değil. Yoksullaşmaya eşlik eden özelleştirme dalgası eğitim alanındaki eşitsizliği daha da artırmış bulunuyor.

Bu durumdan ancak radikal bir devrimle çıkılabilir. Tabii devrimin eğitimli burjuvalar tarafından gasp edilmesine izin vermemek, diplomalı aydınların yönetme tekelini sonlandırmak kaydıyla…

Sovyetler Birliği’nde rejimin sosyalizm perspektifine yabancılaşmasında eğitimli kesimlerin, diplomalıların rolü hatırlanmalıdır… Bu alanda Michael Bakunin’nin öngörülerini ve uyarılarını dikkate almak iyi bir fikir olabilir…

Son Haberler