Gazete RED“Devrimcilik kuyruğu her koşulda dik tutmaktır!..”

“Devrimcilik kuyruğu her koşulda dik tutmaktır!..”


Tunçel Kurtiz’den “Hayat Bilgisi” dersi!..

Tuncel Kurtiz RED‘in en sadık okuruydu. Her ay dergisi muntazaman yollanırdı. Onun bize duyduğu sevgiyi biliyor olmak, bize hep güç verdi. Eylül 2013’te aramızdan ayrılan sevgili ‘okurumuz’ Tuncel Kurtiz’i saygıyla anıyoruz, O’nunla gerçekleştiğimiz röportajı anısına sitemizde bir kez daha yayınlıyoruz…

“Her insan kainatta bir yıldızdır.
Her insan yıldızlarla dolu bir kainat”
Dün akşam, bir yıldız bizi sırtına bindirdi ve kainatı gezdirdi.
Dün akşam bir dev eğildi ve bize “Aşkı, umudu ve inancı anlattı.

“Ve her sanat eserinin bir nesnesi mi olması gerekir, bir insanın yaşamı da sanat eseri olamaz mı?” diye sormuştum bir filmimde… Sen cevapladın Tuncel Abi…”

(Yönetmen Mehmet Eryılmaz, ‘Bölük Pörçük’ adlı kitaptan…)

Yaşamını sanatla kuşatan, sanat eseri misali yaşayan, “soluğu anlatan, aktaran, devinen bir gövde… Yaşadığı her şeyi tüm hücrelerine bölüştürebilmenin ustası”na biz sorduk, O bir kez de RED için cevapladı…

Çeşitli kaynaklardan yaptığım araştırmaların sonucunda (affınıza sığınarak yanlışım varsa lütfen düzeltmenizi isterim…) 1965 yılındaki ‘Şeytanın Uçakları’ndan başlayarak bugüne kadar tam 74 sinema ve dizi filmde başrol, yardımcı veya konuk oyuncu olarak yer almışsınız. Oyuncu kimliğinizin yanı sıra senaryo yazarlığı yönetmen ve yapımcı ve dublör olarak da sinemaya hizmet ettiniz. Sizi en çok mutlu eden yönü hangisiydi? Tuncel Kurtiz için ‘sinema’ ne demektir?

İlk rol aldığım filmin adı Şeytan’ın Uşakları. Bir şekilde internette bir yerde Şeytan’ın Uçakları diye yanlış yazılmış, o gün bugün filmin adı Şeytan’ın Uçakları oldu. Evet, sanal alemde bilgiye ulaşmak çok kolay, ama kaynağı belli olmayan yanlış bilgiler, bilgi kirliliği çok fazla. Bu masum bir hata ama internet bilinçli yanıltmalar için de çok elverişli bir kaynak. Google kullanırken bunu unutmamak lazım. Bilgi erişimi demokratikleşiyor belki ama yüzeysel bilgilere bu kadar kolay ulaşmak, çok tembelleştirici ve sorgulamadan uzaklaştırıcı.

Sorunuza gelince, öncelikle meslek olarak değil, izleyici olarak da sinema benim hayatımdır. Film izlemediğim gün yoktur. Bir de döne döne izlediğim ve arkadaşlarıma izletmekten çok hoşlandığım filmler vardır. Mesela, Visconti’den Leopar, Senso, La terra trema, Orson Welles’in Kafka’dan Dava’sı, Coppola’dan Kıyamet, Yılmaz Güney Umut… Bulmak pek kolay olmasa da, anlaşabildiğim bir rejisörle çalıştığım zamanlar oyunculuk beni çok mutlu etti… Tiyatroda pek çok defa reji yaptım ve sinemanın, reji, senaryo gibi dallarını da denemek istedim, ancak sinemada gönlüme göre rejisörlük teklifi almadım. Kendi olanaklarımla, istediğim sinemayı yapmak için çabaladım. Gül Hasan, Ölüm Yolu, Saç’ın Öyküsü gibi gayet küçük bütçeli underground filmler yaptım. Hala Bedreddin ve Kroyçer Sonat’ı yapmak için uğraşıyorum. Rahmetli Onat Kutlar’ı anarak bitirelim, “Bir Şenliktir sinema…”

tu1Sinema ve oyunculuğa verdiğiniz emeğin yanında çok etkileyici bir sesiniz var. Özellikle Ezel dizisindeki ‘Ramiz Dayı’ karakterinin okuduğu şiirlerle birlikte bu durum çok ön plana çıktı. Ezel’de Shakespeare, Wilde, Cemil Meriç, Özdemir Asaf, Cemal Süreya, Cahit Irgat ve Hikmet Kıvılcımlı’dan alıntılar yaptınız. Peki, şiiri bu kadar etkileyici okuyan oyuncu Tuncel Kurtiz şiir de yazar mı?

Gençliğimde hikâyeler yazdım. İyi bir öykü yazarı olmayı çok isterdim, ama bir yandan da futbolcu olmayı çok isterdim. Şiir dili kullanmaya çalışırdım.’Bana göre, kara bıyıklarımın her teline göre, çok sevdiğim deniz bir büyük ülke, her zaman içinde olduğum, ama hiçbir zaman çevremde olmayan.’ Gibi cümleler yazardım. Yurt dışındaki gönüllü ve gönülsüz sürgün günlerimde yazdıklarımı Leman, ‘Sayıklamalar’ adıyla kitap olarak yayınladı. O yazdıklarımı çok severim. Gençlik günlerimin edebiyat matineleri şairi ve öykücüsüyüm.

Şiir demişken, Haziran’la birlikte “Orhan Kemal’in güzel anısına” ithafen Hasan Hüseyin Korkmazgil’in ‘Haziran’da Ölmek Zor’unu hatırlıyoruz… Ahmed Arif, Nâzım Hikmet gibi değerlerimizi anıyoruz. Viyana’dan döndüğünüzde siz de ‘Günümüze Çağdaş Bir Ayin: Şeyh Bedreddin Destanı’nı hazırladınız ve yine en son bir belgesel için Nâzım’dan ‘Delikanlım’ bölümünü okudunuz. Nâzım Hikmet ve Ahmed Arif şiiri üzerine neler söylersiniz?

Özdemir Asaf, Cahit Irgat, Can Yücel üç ağabeyimdi benim. Onlar benim üniversitelerimdi. Nâzım Hikmet’i genç yaşımda yasak olduğu günlerde, evimizde saklı köşelerde bulup okumaya başladığımda on dokuz yaşındaydım. On dokuz yıl benden saklanmıştı. Yıllar önce Nâzım’ın yazdığı ‘Yolcu’ piyesini 1965’te Genar tiyatrosunda sahneledim. Cahit Irgat, Erol Günaydın, Vala Önengüt, Suna Keskin ve ben oynadık. İstanbul ve Ankara’da oynadıktan sonra turneye çıktık, Giresun dışında her yerde yasaklandı. Nâzım’ı tiyatro yazarı olarak da çok beğenirim, bu yönü ülkemizde yeterince değerlendirilmemiştir. Şair olarak, hem hayatımı hem sanatımı çok etkilemiştir. Ahmed Arif ise, ‘Hasretinden Prangalar Eskittim’ ile yüreğimin ortasındadır hep.

Soruları hazırlamadan evvel okuduğum ‘Bölük Pörçük’ isimli otobiyografik kitapta bu destanla da ilgili olarak, Şeyh Bedreddin’in Tuncel Kurtiz’in yaşamında çok önemli bir etkisi olduğunu anlıyoruz. “Asilik, Bedreddin olmaktır. Nâzım, Yılmaz, Deniz, Yusuf olmaktır.” diyorsunuz. “Tuncel Kurtiz’in dünyası nasıl?” sorusunu da, “Bedreddin’in sözü ile herkes birbirine saygılı olsun” diye yanıtlıyorsunuz. Tuncel Kurtiz’in yaşamındaki bu Bedreddin vurgusunun gerekçesi nedir?

‘İnsanlar eşittirler ve kardeştirler. Bir kısmının zenginleşmesi, diğer kısmın aç kalması, tanrının lütfu değildir. Tanrı insanlara akıl ve mantık verdi. Düşünce ve inanç özgürlüğü doğal düzenin devamıdır. Farklılık, dini inançları yaymakla yükümlü cahil kişilerden kaynaklanıyor. Onlar olmasaydı, dinler eşit ve tek olurdu. Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler ve diğerleri tak bir tanrının kullarıdır. Hepsi kardeştir. Aralarında sevgi ve saygı olmalıdır. Birbirlerine olan saygı ve sevgileri, doğruyu yalanın üstünde kılacaktır.’ Bedreddin.

Herkese saygı duymak, denince bunu anlıyorum, yoksa Mussolini ve Hitler’e saygı duymuyorum tabii ki. Onlara karşı olmak, Bedreddin olmaktır. Nâzım, Yusuf ve Deniz olmaktır.

HaberTürk’te yayınlanan ‘68’in Fotoğrafı’ belgeseli için seslendirme yaptınız. Reis Çelik’in 1998 yapımı ‘Hoşçakal Yarın’ adlı filminde sıkıyönetim mahkemesi başkanı ve kalem kıran hakim rolüyle izleyici karşısına çıktınız. En son da Can Dündar’ın ‘Deniz Gezmiş Belgeseli – Delikanlım’da Nâzım’dan şiirin‘Delikanlım’ diye başlayan bölümünü okudunuz, Deniz’in sesi olup son sözlerine 40 yıl sonra yeniden hayat verdiniz. Ali Elverdi rolü mü yoksa Deniz’in sesi olmak mı, hangisi sizi daha çok etkiledi?

Doğaldır ki, Deniz’in sesi olmak beni çok etkilemiştir. Ama Ali Elverdi rolünü ben seçtim, özellikle. Kimse oynamak istemiyor bu tip nefret edilen adamları. Galiba herkes kahraman olmak istiyor. Bu adamların, kötülüğünü, bokluğunu, pisliğini göstermeliyim, diye düşündüm. Başardım galiba.

Sinemaya tekrar dönelim. Tuncel Kurtiz deyince birçoğumuzun aklına elbette ki Yılmaz Güney geliyor. Aynı zamanda Muş’ta beraber askerlik de yapmışsınız… Yılmaz Güney’in birçok projesinde rol aldınız. Yılmaz Güney ve onun sineması, sizin için neyi ifade ediyor? İçinde yer almaktan en fazla mutluluk duyduğunuz “İyi ki” dediğiniz Yılmaz Güney filmi hangisi?

Daha önce Empire dergisine Olkan Özyurt’la yaptığım röportajda Yılmaz için söylediklerimi tekrarlamak isterim:
‘İkimiz de komünisttik, ikimiz de hikâye yazıyorduk. İkimiz de bu küçücük dünyamızın, insanlar için bir bahçe olabileceğine inandık. Birbirimize çok inandık, güvendik ve iki taraf da bu güveni sarsacak hiçbir şey yapmadı. Yılmaz beni herhangi bir iş için çağırdığında ben kontratımı iptal ettim veya kendi yapacağım filmi bırakıp yanına koştum. İyi bir şeyler yapacağına hep inandım. Sürü için beni istediğinde yurtdışındaydım. “İhtiyarı bulun” demiş; bana ‘ihtiyar’ derdi. “Abi nasıl bulalım?” demişler, “Hürriyet’e ilan verin, o gelir” demiş. Geldim de. Şimdi bana sinema yapmak isteyen gençler tavsiye soruyorlar. Diyorum ki, kendinize, arkadaşlarınıza güvenin ve size güvenen insanlar bulun. Sinema bir ekip işidir ve yıldızlar yıldızlarla daha çok parıldar, bunu da hiçbir zaman unutmayın.’
Sorunuza gelirsek, birlikte yaptığımız her filmin ben de güzel bir anısı vardır, ama Umut ve Sürü’nün yeri ayrıdır.

Yine Yılmaz Güney’in ‘Duvar’ına parantez açacak olursak, filmin gösterildiği yıllarda Güney, “çok sert” olmakla eleştirilirken, 2012 Türkiye’sinde bir Pozantı gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu perspektiften bakacak olursak, ‘sert olan Yılmaz Güney mi yoksa yasalar ve uygulayıcıları mı?

tu2‘Duvar’ filmi zamanında, çok sert, gerçekleri yansıtmayan, yanlış bir film olarak eleştirildi. Ama Diyarbakır, Ulucanlar cezaevleri, F–tipi eylemcilerine uygulanan şiddet ve son olarak Pozantı cezaevinde yaşananlar, filmden çok daha sert. Yılmaz’ın öngörüsü.

Bugün de çok başarılı genç yönetmenler var. Çağan Irmak, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Derviş Zaimağaoğlu, Fatih Akın, Ferzan Özpetek, Yeşim Ustaoğlu gibi yönetmenlerin oluşturduğu yeni dönem sineması için neler söylersiniz? Bu isimlerin arasında birlikte çalıştıklarınız da var. “Yılmaz Güney sineması” olarak adlandırılan deyimi, bu isimlerden hangisi/hangileri için söyleyebilirsiniz?

‘Her insan bir kainattır. Her insan da milyarlarca yıldız vardır ama gizlidir, insan onu ancak kendisi bulup çıkarabilir.’ der Bedreddin. Yılmaz Güney sinemasından, sadece Türkiye’deki sanatçılar değil dünya sineması da etkilenmiştir. Voler Schlöndorf’un, “Sinema yapmayı Türkler’den öğrenmeliyiz” sözü ‘Sürü’ üzerine söylenmiştir. Yurdumuzun genç sinemacıları doğaldır ki Yılmaz Güney’den etkilenmişlerdir ve etkileneceklerdir. Yılmaz Güney de kendi sineması için “Biz gökten zembille inmedik, Lütfü Akad, Atıf Yılmaz gibi ustalarımız vardır” demiştir.

Geçtiğimiz yıl 48. Altın Portakal Film Festival’inde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’ ödülünü ‘Sürü’ filmiyle alırken yaptığınız konuşmada Erdal Eren ve devrimcileri anarak, “Bu ödül, benim değildir, Onlar’ındır” dediniz. Yine 2011’de Yeni Harman dergisinde verdiğiniz bir röportajda “Komünizmden başka yol var mı?” diye sordunuz. Böylesi bir dönemde devrimci olmak, devrimci duruş ne anlama geliyor?

tu330 yıl sonra yasaklanan filmin ödülünü alırken, yapılan tören azap vericiydi. Salonda kahkahalar, şen şarkılar eşliğinde eğlenildi. Daha ağırbaşlı, idealleri uğruna hayatını vermiş gençlerimizi anarak, ağıtlar yakarak bir tören yapılmasını beklerdim. İyi niyetle düzenlenen geceyi sabote etmek istemediğimden, sabırla bekleyerek ödülümü aldım. Ama idam edilen, işkencelerde ölen, hapishanelerde çürütülen gençlerimizi hatırlatmak istedim. Benim için 12 Eylül Erdal Eren’in çocuk yüzüdür ve bu ödül ‘Onlar’ındır.

“Komünizmden başka bir yol var mı?” sorusuna gelince, kapitalizm ve emperyalizmin, şimdilerde globalizmin yarattığı dünyaya bakınca, ben başka çözüm göremiyorum. Devrimcilik kuyruğu her koşulda dik tutmak, karşı durmak, kendini ve ideallerini satmamaktır.

Siyasete girmişken… İçişleri Bakanı İ. Naim Şahin’in “resim yaparak, tuvale yansıtarak, şiir yazarak, makale, günlük yazarak teröre hizmet ediyorlar. Bunlar terörün arka bahçesidir” sözleri için yorumunuz nedir? ‘Terörist’ bir sanat ve edebiyat olabilir mi?

Sanat devrimcidir, çünkü yaratılan her eser, bir öncekinden bir adım ileridir. Yaratıcılığın doğası devrimcidir.

Geçtiğimiz yıl 17 Nisan’da Bakırköy’de Grup Yorum’la aynı sahnede yer aldınız. Onlara ‘Geçit Yok!’ diyerek destek verdiniz. Yorum’un başına gelenler hepimizin malumu… Bakanın söylemeye çalıştığı şey, yalnızca devrimci sanata dair bir itham mı yoksa genel bir anlam mı ifade ediyor sizce?

O kafadaki bir insan, zaten sanata karşıdır. Bu düşünce, saygıyı hak etmiyor, ben de duymuyorum zaten.

Hükümetin sanata bakışını biliyoruz. Beğenilmeyen bir heykel için “İçine tüküreyim ben böyle sanatın!” sözleri, Kars’taki ‘İnsanlık Anıtı’nın başının vurulması, Can Yücel’in mezarına saldırılması, bugün hâlâ aklımızda… Siz sinemadan önce yıllarca sahnede tiyatro için emek verdiniz. Daha önceki örneklere yabancı olmayan, AKP’nin bir ‘sanat anlayışı’ olarak, bugün devlet tiyatrolarının özelleştirilmesi meselesine bakışınız nedir? Hüseyin Eliş’in dediği gibi, “Özelleştirme, tiyatronun idam fermanı” mıdır?

Kitap yakanlar, heykel yıkanlar Ortaçağ’dan beri varlar… Ama yenileceklerdir. Tiyatro, özerk ve özgür olmalıdır. Yurtdışında pek çok ülkede tiyatro yaptım. Avrupa’nın kraliyet, devlet ve şehir tiyatrolarında çalıştım. Hepsi özerk ve özgürdü ve devletten büyük ödenekler alırlardı. Kafka, Sophokles, Shakespeare ve pek çok değerli yazarın eserini büyük prodüksiyonlarla sahnelemek ve gelecek kuşaklara aktarmak, başka türlü mümkün değil.

Yeni dönem projeleriniz nelerdir? Önümüzdeki süreçte Tuncel Kurtiz’i neler yaparken izleyeceğiz?

Bu yıl bir sinema filminde üç çocuğu olan bir emekli albayı oynadım. Gelecek yıl için Fatih Akın’ın bir projesi var, kısmet olursa yine birlikte çalışacağız. Önümüzdeki sezon yine bir dizide rol alacağım ve bitmeyen bir inatla Bedreddin projesini sürdürüyorum.

Son olarak, RED dergisi ve okurları için ne söylemek istersiniz?

RED, yeni Harman ve Leman’ın sadık okuruyum. Satır satır okurum, her sayı bana yeni ufuklar açar ve pek çok yeni şey öğrenirim…

(Yaşar Deniz Irlayıcı tarafından yapılan bu röportaj, RED’in Haziran 2012 tarihli 69. sayısında yer almıştır.)

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,154BeğenenlerBeğen
17,031TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol