Devlet-i A’lâ ile Tebaanın (Toplumun) İlişkisi

Yüce devletimiz Türkiye’nin ‘ezeli ve ebedi’ düşmanı ülkelerden çaresizlik içinde aşı bekliyor bugün.

  • BORA ERCAN

Bu devirde (miladi 2021), bizde devlet hâlâ daha a’lâdır; a’lâ, malum yüce demektir. Bu yücelik gizli saklı bir sözleşme olmaktan öte açık seçik bir beyandır.

Yöneticilik maalesef sınıfsal bir olgu haline getirilmiştir. Çakarlı, sirenli, kara camlı makam otolarıyla ürkütücü bir duruş sergileyen muktedirler artık sadece Ankara’da değil neredeyse en küçük yerleşimlere kadar aynı iktidar modellemesini ortaya koyuyor.

Koruma polisleri, araç özel plakaları, şatafatlı makam odaları ve bu olgunun törenler, amirler, emirler, yönergelerle her gün yeniden beslenmesi… Sahi günün sonunda bir üniversitenin rektörüsün, bir ilçenin kaymakamı… nedir bu kadar şatafat!

Tarihte, böylesine yüce olan, hiçbir zaman halkın yanında olmamıştır. Nitekim, kağıt üzerinde devlet tanımı halkın temsilcisi minvalinde yapılsa da dilimizde halk ile devlet başka başka sözcüklerdir, yani bir Latin kökenli ‘public’ten türeme ‘republic’ değildir devlet bizim coğrafyamızda.

Sözcük olarak devlet, nasıl bir rastlantıysa, sanki ilk hecesindeki ‘dev’ anlamını yüklenmiştir. Dev bize Farsçadan geçen bir sözcük, Hint-Avrupa dillerinde tanrı anlamına gelen deva, devi ile aynı sözcük.

Can Yücel’in koca deyyus dediği Zeus da aynı kökten, deizmin ‘de’si, ateizmin ‘te’si de. Kısacası devlet tüm tanrısallığı içinde barındırır. Nitekim, devletin başı da bu tanrısallığın bir temsilcisi ruhuna bürünür. Yasayı belirler, yasağı koyar. Uygular. Her dev gibi, her Tanrı gibi, bir tür canavar Minotaurus’tur, hep kurban ister.

Orhan Veli, 1946’da yazdığı Zilli Şiir’inde memurluğu nasıl güzel tanımlar, bu tanımlar halkın devletle olan ilişkisine de işaret eder:

Biz memurlar,
Saat dokuzda, saat on ikide, saat beşte,
Biz bizeyizdir caddelerde.
Böyle yazmış yazımızı Ulu Tanrı;
Ya paydos zilini bekleriz,
Ya aybaşını.

Eskiden özel sektör olmadığı için bir çoğumuz memur çocuğuyduk. Devlet dairelerini, lojmanları iyi bilirdik. Memur çocukları da birbirleri hal ve tavırlarından hemen tanırdı.

Eskiye güzelleme yapmaktan pek de haz etmem, zira neredeyse her gününe başka bir acının düştüğü karanlık bir yakın tarihimiz var, lakin o dönemin insanları biraz daha mütevazıydı. Ülkede böylesine şaşaa yoktu. Ecevit, Demirel bile birer apartman dairesinde oturmuyor muydu?

Devlet dairelerinde sıkıntı mimari yapıdan başlar. Mussolini mimarisine özenmeye çalışan binalar daha dışarıdan kendini belli eder; duvarlar gridir, insanların giyimi, ifadeleri mümkün mertebe renksizdir. Devlet renkte de üniterdir. Kimi devlet dairesinin rütbelileri, kademelileri de kendilerini Tanrının havarisi olarak görme eğilimindedir. Güç, zehirlidir. Amirler, emir değil zehir verir.

Gel zaman git zaman dönem değişti. Elektronik devrim mi denir, internet devrimi mi, bilemiyorum, bizim sorunlu ve zorunlu işlerimizi görmemiz için devlet kapılarına gitmemize pek de gerek kalmadı. Gerçekten de devlet, başta benim ve tanıdığım, tanımadığım bazı insanlar için ciddi bir fobidir. Oysa, ilginçtir ki, devletin Arapçadaki kelime anlamı şanstır, talihtir. Başa devlet kuşu konması, durumu…

Şimdiyse artık devlet, biz vergi veren tebaasıyla, çağın gereği olarak daha çok e-devlet üzerinden ilişki kuruyor. E-devlet: eeeee devlet!

Şimdi, gerçekten büyük bir kolaylık bu, ve fakat bunun için bir akıllı telefonunuzun ya da onun türevi aletlerinizin olması gerek. Bu aletlerse, yüksek oranlarla özel vergili, çoğunlukla ithal ve pahalı. Yerli uzay gemisi üreteceğiz hayaliyle ortada teknolojik üretim düzeyinde pek de bir şey olmayınca cep telefonu yerine hükümetin patates, soğan dağıttığı gerçeğiyle yüz yüzeyiz.

Buradaki soru(n) şu: Cep telefonu ve/ya bilgisayar vatandaşlık için olmazsa olmaz bir şart mıdır? İnsanlar devletle sağlık sorunları gibi yaşamsal durumlarda ilişkilerini, iletişimlerini hele ki şu kapanma günlerinde nasıl, ne üzerinden kuracaklar?

Öte yandan, bu aletleri (taksitle) satın almak yetmez, bir de düzenli ödeme yapacak olduğunuz bir servis sağlayıcının olması gerek. Şimdi bütün bunlara zorunlusunuz, zorunluyuz ve bütün bunlar için de ciddi vergiler ödemeye. Yoksa sistem dışısınız. Yani her ay bir ya da birkaç yere ödeme yapmak, her güne borçlu başlamak!

Bu yazının çıkışına cep telefonuma iki gün sonra olacağım aşının ertelenmesiyle ilgili Sağlık Bakanlığı’ndan gelen mesaj neden oldu. Saat 22.29’du. O saatte devlet bana mesaj atmıştı. Bir garip oldum. Uykum kaçtı. Talih kuşu konacağına, tepeme genelde kuş sıçardı.

Pandeminin başından bu yana Godot’un beklenmesi gibi beklenen yerli ve milli aşı, öncesinden bu yana beklenen yerli otomobil, yerli uçak, yerli savaş gemisi vs. gibi bir türlü gelemiyordu.

Zira Godot’un geldiğini onun yaratıcısı Beckett bile görememişti. Oysa, Türkiye teknolojide olmasa bile tıpta dünyanın birçok ülkesine göre köklü bir geleneğe sahipti. Ne yazık ki; bilime, spora, eğitime siyasetin bulaşmasının bedeli de açıkça ortada.

Aşı için Uygurlara, Tibetlilere işkence yapan, aşırı üretimiyle ve dengesiz sanayileşmesiyle yerkürenin ABD gibi canına okuyan Çin devletinden medet umuluyor, Türkiye’nin ‘ezeli ve ebedi’ düşmanı ülkelerden çaresizlik içinde aşı bekleniyor bugün. Yüzlerce tabela üniversitesi açılırken hiçbirinden bilim adına bir ses çık(a)mıyor.

Dünyanın en büyük adliyesini, en büyük hastanesini, en büyük kanalını vs. yapın. Topraksız, talan edilmiş, halkı bezdirilmiş bir ülkenin a’lâdevletlileri olarak tarih bunu yazar.

Son Haberler