Gazete RED‘Cumhuriyet’in ardından…

‘Cumhuriyet’in ardından…

Cumhuriyetin yıkılışına dair üç tez…

  • HAKAN GÜLSEVEN

29 Ekim “kutlama” ve “kutlamama”larını ibretle izledim. Şöyle öncesi ve sonrası olmak üzere dört gün falan sosyal medyada tam bir saçmalık hakimdi. İktidar provokatörlerinin düzeyi belli. Peki, ya “karşı” cenah? Bize tam olarak ne söylediler?

İçi boşaltılmış bir “Kemalizm” cümbüşü, bol bol Anıtkabir, üzerine Andımız sosu dökülmüş anlam veremediğimiz bir bağırış çağırış…

Bu tuhaf bir siyasi durumun sonucudur. “Tuhaf siyasi durum”u tanımlamak için üç tezden söz edilebilir, sonra tek tek üzerinde genişçe durmak üzere…

Birinci tez:

Cumhuriyet karşıdevrime teslim olmak üzeredir. Vatandaşlık hukuku, dolayısıyla tüm bir hukuk ortadan kalkmaktadır. Uzun bir dönem iyi-kötü “vatandaş” olan koca bir nüfus artık “kul” seviyesine gerilemektedir. Hele kadınlar, cariyeleştirilmektedir. Bırakalım kadına şiddet vakalarını, tecavüz/taciz sanıkları salıverilmekte, kamuoyu tepkisi dikkate alınarak zaman zaman tekrar tutuklanıp sonra tekrar salıverilmektedir. Üçüncü Havalimanı örneğinde görüldüğü üzere, sendika ve grev hakkının fiilen yasaklandığı toplum, zorla çalıştırma, kölelik koşularına mahkum edilme noktasına gelmiştir. İşçi sınıfı esir alınmıştır. Eğitim başta olmak üzere, tüm devlet idaresi cahil imamlara teslim edilmiştir. Cumhuriyetin sembolik mekanı TBMM, Osmanlı kıyafeti giydiklerini zanneden palyaçolar tarafından her gün işgal edilmektedir. Karşıdevrim kadından başlayarak işçiye ve nihayetinde tüm topluma egemen olmaya başlamıştır.

Tüm bunları uzun bir süredir dillendiriyoruz. Diğer iki tez bu birincisine “Kemalist destek” babında incelenebilir.

İkinci tez:

AKP iktidarının gücü, iki döneme ayrılabilecek karşıdevrim hamlesine “sol”dan destek bulmasından geliyor. Birinci dönemde “millici”, “Avrasyacı”, “Kemalist” gibi sıfatlarla tanımlanan ve “Eski Türkiye”nin çeşitli kademelerinde yer tutan askeri personel, bürokrat ve kanaat oluşturucular “Ergenekon” operasyonlarıyla tasfiye edilirken, tasfiyedeki pis işleri yürüten Fethulahçı kadroların ve hiç kuşkusuz AKP’de cisimleşen tarikatlar koalisyonunun en büyük müttefiki, emperyalizm yanlısı “sol”du. “Yetmez Ama Evet” sloganı etrafında toplaşan, Taraf Gazetesi civarında dolaşan ne kadar “entelektüel”, “solcu” tabir edilen kimse varsa ya da o dönemdeki AKP-Cemaat koalisyonuna karşı mücadeleye kim “vesayete karşı mücadele” lafzıyla karşı çıktıysa, kim hangi gerekçeyle iktidarın yanında durduysa, bilinçli ya da bilinçsiz olarak karşıdevrime hizmet etmiştir.

Bugün bu cenahın ana figürleri, ya nedamet getirdi, ya eski efendileri tarafından –koalisyonun Cemaat tarafına yakın durdukları için- hapiste tutuluyor ya da yurtdışına kaçmış vaziyette.

Şimdi işler tersine döndü; kendisini “sol”da tanımlayan ya da kendisine “Kemalist” diyen bir başka kesim, hem de külliyatlı bir kesim, fiilen AKP iktidarına ve karşıdevrime hizmet ediyor. Bunların en dürüstleri Doğu Perinçek ve onun peşinden Fareli Köyün Kavalcısı masalındaki fareler misali sürüklenen kadrolardır. Ettikleri haltı açıkça savunuyorlar. Bu dönemin “Yetmez Ama Evet”çileri bunlardır.

Bu “tür”ün utangaçları da var. Açıkça itiraf edemiyorlar. Çin “Komünist” Partisi, gerici Putin idaresi ve İran’daki molla yönetimi ittifakından “ilerici”, “antiemperyalist” bir nitelik çıkarmaya çalışıyorlar. Emperyalizmi bu ittifakın yanında yer alarak zayıflatabileceklerini zannediyorlar. ABD-Avrupa cenahındaki –Trump başta olmak üzere- en gerici unsurların bizzat Çin, İran, Rusya gericiliklerini beslediğini, onların da ABD’de Trump’u, Avrupa’da aşırı sağı ve ırkçıları, Suudileri beslediğini algılayamıyorlar. Başka deyişle, iki kutbun gericiliği birbirini güçlendiriyor. Ve kendisine solcu diyen bir kesim, “reel politika” adına bu kutuplaşmada taraf olmayı solculuk zannediyor.

Bölgedeki dengelerin ortasında tehlikeli bir dans yapan AKP iktidarı, karşıdevrim yolunda kendisini “yerli ve milli” diye yutturduğu sözde “sol” unsurlardan güç alıyor. Tayyip’i “yerli ve milli” addetmeyen, lakin kaba bir ABD karşıtı mevzilenişten antiemperyalizm çıkarabilen Putin hayranları da “yüksek dış siyaset” adına -tabii biraz da baskıdan muaf kalabilmek için- sadece laiklikle oyalanabiliyor.

Üçüncü tez:

İktidara karşı olan kesimler içinde tuhaf bir şuursuzluk hakim olmaya başladı. Düşmanı ayırt edememe hali… Kuşkusuz AKP’yi “yerli ve mili” hamleler yapabilecek bir iktidar olarak yutturmaya çalışan “solcu”, “Kemalist” kesimlerin bu durumda büyük payı var. Hayli “renkli” geçen Cumhuriyet’in yıl dönümü kutlamaları, medya köşelerinde, “sosyal medya” tabir edilen mecralarda bu şuursuzluk halinin örnekleriyle doluydu.

Neymiş, AKP Kemalizme ve, artık nasıl bir bağ kuruluyorsa, Rusya-Çin-İran blokuna mahkummuş. Bir kere, şu Kemalizm meselesini bir halledelim. Hiç kuşkunuz olmasın, AKP, Türkiye’deki bütün devlet bina ve alanlarının adını “Atatürk” koyabilir. “Andımız”ı sadece okullarda değil, beş vakit camilerde okutabilirler. Türkiye’de fink atan Suriyeli cihadçılara, bilmem kaç milletten IŞİD mensuplarına, “Ne mutlu Türküm diyene!” sloganı attırabilirler. S-400’lerle aşk yaşayabilirler. Sinop’ta Rus uranyumuyla ne zaman patlayacağını bekleyeceğimiz nükleer santral da kurabilirler. En nihayetinde, her an Trump’ın ya da Putin’in dizine oturabilecek ama her halükarda savaş tehdidinde piyon olmaya doğru sürüklenen gerici bir iktidardan söz ediyoruz.

Evet, ne yazık ki konumuz “Atatürkçü” semboller ve füze ticareti değildir. Kendisine muhalif diyenler, her sabah hafıza yitimine uğramış gibi, tartışmayı en lüzumsuz yerden bir daha başlatmaktadır.

AKP iktidarı altında Türkiye’nin muhatap kaldığı konu, başta da ifade edilen ve sınıfsal bir nitelik taşıyan karşıdevrimdir. Bu karşıdevrimci hamle, ilk güç kazanmaya başladığı andan itibaren toplumu Atatürkçü-padişahçı, laik-dindar, Alevi-Sünni, Türk-Kürt-Roman-Pomak-Çerkes, vs ve bilcümle kimlik halinde böle böle ilerledi.Üçüncü Havalimanı’nda ise o kimliklerin tamamına insanca yaşamak isteyen işçiler oldukları için saldırdılar. Flormar direnişindeki “başörtülü bacılar”ını coplamaktan hiç çekinmediler.

Bunların saldırdığı her yerde, emekçi birliğini sağlayamayan kaybeder. Havaalanı inşaatında tahtakurularının kemirdiği Kürde “Ne mutlu, Türküm!” diye bağırtınca memleket işlerinin düzeleceğini zannetmek büyük bir şuursuzluktur. Kürtlerin haysiyetiyle oynarsanız, onları ya AKP’nin “masa”sına ya da emperyalizmle ittifaka iteklersiniz.

Bu cinnet halinin tek alternatifi emektir: Bütün kimliklerden emekçi yığınlar, “Muhtaç olduğumuz kudret alnımızdaki asil terde mevcuttur” diye bağırmadıkça, “sol” zannedilen şey, İstanbul’un Kadıköy, Ankara’nın Çankaya semtlerinde ya da İzmir’de rahatça turlamaktan sorumlu belediye hizmetleri derecesine inip yok olur gider.

***

Son olarak, İzmir demişken, sosyal medyada rastladığım bir “İzmir şuursuzluğu”na değinmeden geçemeyeceğim. Yaygın bir paylaşım gördüm: 9 Eylül gününden, “Yunan’ın denize döküldüğü gün”den bir fotoğraf eşliğinde, “Ne o beyler? Su güzel mi?” gibi, evini barkını bırakmak zorunda kalmış Yunanlıları aşağılayan bir şeyler yazıyordu.

Uzatmayacağım. İzmir’in Rumları Kordon’dan denize iteklenirken, biz de Midilli’den, Selanik’ten, Manastır ve Girit’ten dürtüle dürtüle bu taraflara yollandık. Bir dedem Manastır’daki köyünün, bir dedem Midilli’deki portakal bahçelerinin hasretiyle öldü.

Oysa ne Yunanlılar Türke düşmandı, ne Türkler Yunanlılara. Yunanistan’daki iktidar binlerce Yunan gencinin hayatı pahasına, emperyalizm namına Anadolu topraklarını işgal etme rüyası kurdu. Nihayetinde bu işgale karşılık İstiklal Harbi kazanıldı, Cumhuriyet kuruldu ise ve işgalci İngilizlerle birlikte bugün “ceddimiz” dedikleri aşağılık Osmanlı hanedanı “denize döküldü” ise, bunda her milletten Anadolu halkı kadar, kurşuna dizilme pahasına işgale isyan eden kahraman Yunan askerlerinin de payı vardır. O yüzden Yunan halkını aşağılayıp İzmir’de cumhuriyeti savunamaz, hele “solculuk” hiç yapamazsınız!

Dizisi bile çekildi. Uyduruk milliyetçileri dinleyeceğinize, bari onu izleseydiniz.

Bu halinizle, Kadir Mısıroğlu’nun karşısına yerleştirilmiş simetrik bir kalem pilden farkınız yok. Bütün enerjiniz karşıdevrime akıyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,818BeğenenlerBeğen
17,098TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol