Boynuma sarılma gülüm, benden sana geçer ölüm

Medyaya yansıyan birçok kavga, şiddet, cinayet haberi toplumdaki güvensizliğin en somut belirtisi. Bu haberlerin sürekli olarak gündemde olması da toplumu tedirgin, paranoyak, ürkek bir hale dönüştürüyor.

  • BORA ERCAN

Başlık 20.YY’ın büyük ozanı Nazım Hikmet’in 1956 tarihli Japon Balıkçısı adlı şiirinden. Şairler geçmişi, bugünü ve geleceği farklı algılar. Onların bir tür görücü, kahin, büyücü yönleri vardır.

Aradan geçen onca yıl sonra sadece Japonya’da değil tüm dünyada birbirimize sarılamıyoruz, dahası birbirimizden kaçmakta, birbirimize potansiyel virüs taşıyıcısı olarak bakmaktayız.

Evlere tıkıldık ve fark ettik ki evlerin çoğu içinde huzurla yaşamamız için tasarlanmamış. Kutulara sıkıştırılmışız. Hatta bunun için biz, anne-babalarımız tüm ömürleri boyunca düşlerinden tırnaklarından arta kalanlarla bunu yapabilmiş.

Evlerin içinde sadece bir süre barınacak, temel ihtiyaçlarımızı karşılayacağız, asıl yaşama alanımızsa artı değerin yüzü suyu hürmetine işyerlerimiz. Orada geçirdiğimiz saatler evde geçirdiğimiz saatlerden daha fazla.

Foucault’dan esinlenerek söylersek evler mikro ölçekte birer devlet olarak hapishane mantığıyla tasarlanır, salgın hastalık dönemindeki zorunlu evde kalma süreci bu acı gerçeği hepimize yaşantılandırdı.

İçi gereksiz eşya dolu evlerde yaşama alanı oldukça sınırlıydı. Bu mekânsal darlık ister istemez ruhsal darlığı da beraberinde getirir, birçok travma kaçınılmaz olarak tetiklenir. Çalışıp para kazanıyor ve sonra da o paraları eşyaya yatırıyoruz, fakat o İkea’da showroom’da çok da güzel duran bu eşyalar evlerde nasıl oluyor da öylesine sakil duruyor?!

Oysa hapishanelerde bile ortak kullanım alanları, havalandırmalar, volta atma yerleri bulunur; sayıları çok da olmayan üst gelir grubuna hitap eden lüks sitelerin dışında sıradan kent yaşamının 5-10 katlı apartmanlarının hiçbirinde böyle bir ortak mekan yok.

Kaldı ki, neredeyse balkonların hepsi camla kaplanmış, denizin doldurulması gibi içeriye dahil edilmiş, böylece dışarıyla bağ kurma olanağı da kesilmişti. Zaten yeni binalarda balkon da pek yok, tavanlar olabildiğine alçak.

Bu süreç kolayca atlatılacağa benzemiyor, zira insanların ders aldıkları, sonuç çıkarttıkları yok, özellikle muktedirlerin özeleştiri yaptıklarına henüz tanık olmadık. Hâlâ ordular birbirlerine gövde gösterileri yapıyor, komutanlar dünyaya meydan okuyor, silah sanayisi çalışıyor, milliyetçiler kendi uluslarını dünyanın hakimi sanıyor, iktidarlar patronlarla kol kola, biz evlerde, ofislerdeyken kuyumuzu kazıyorlar.

Madenciler yeryuvamızı delik deşik ediyor, inşaat şirketleri ihtiyaç fazlası binalarını dikiyor, enerji şirketleri heslere, jeslere dörtnala devam ediyor…

Bir daha salgınlar, hastalıklar çıkmasın diye bir konu ortada yok ne yazık ki. Olansa bu durumdan nasıl (kârlı) çıkılacağı çünkü her iktidar için başarısızlıkları örtbas etmek için salgından daha iyi bir bahane bulunamaz.

Öte yandan, insanların birbirlerine yakınlaşmamaları da iktidarların her zaman işine gelir.

1980’lerde birçok politik eylemde yan yana yürüme yasağı arka arkaya yürüyerek aşılmaya çalışılmıştı. Şimdi ne yan yana ne de arka arkaya yürünebiliyor. 

Nazım’la başladık onun ünlü Karlı Kayın Ormanında adlı şiirinden iki dizeyle devam edelim: Ne ölümden korkmak ayıp / Ne de düşünmek ölümü.

Kanserken fark ettim, aslında ölümden korkmuyoruz, korktuğumuz belirsizlik, yani ne zaman, ne şekilde öleceğimizi bilmememiz. Şu günlerde de korktuğumuz ölüm değil, hastalıktan dolayı hastanelerde sürünmemiz.

Bir canlının var oluşunun temel dürtüsü kendini güvende hissetmesidir. Herhangi bir tehlike anında doğal savunma mekanizmaları devreye girer.

Mesela zeytin ağaçları başta olmak üzere birçok bitki kuraklık döneminde daha az su tüketir, Afrika’da impalalar ve başka birçok hayvan yine kuraklıkta doğumlarını erteler. Çoğu sürüngen renk değiştirir, böylece kendini savunmaya alır. Kısacası doğadaki tüm canlılarda değişen koşullara karşı bedenlerini, üremelerini, açlıklarını kontrol edebilme zekası, yetisi vardır.

İnsansa güvensizlik durumunda saldırganlaşır. Katillerin klasik savunması ben onu vurmasaydım o beni vuracaktı, cümlesinin çeşitlemesidir.

Medyaya yansıyan birçok kavga, şiddet, cinayet haberleri bu güvensizliğin en somut belirtisidir. Bu haberlerin sürekli olarak gündemde olması da toplumu tedirgin, paranoyak, ürkek bir hale dönüştürür. Bu durumda statükoya daha fazla yönelim olması da doğaldır. “Beterin beteri var, Allah beterinden saklasın” sözlerinin dilimizde yer etmesinin başka ne gibi bir anlamı olabilir?

Evet beterin beteri var, ama bunu aşacak gücümüz de var. İktidarlarla değil tam tersi iktidarsızlıklarla.

Kapitalizm son 200 yüzyılda kazanmış görünüyor olabilir, ama kaybeden insanlık oldu. Kapitalizmin son dumanları bunlar zira bir Fars atasözü “Ateş en çok dumanı sönerken çıkarır,” der.

Son Haberler

Aşı sallaması

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca'nın sayı saymayı bilmediği veya hayal aleminde gezdiği anlaşıldı. Gripteki aşı muamması COVID'e gelince 'aşı sallaması'na dönüştü... RED haber - Sağlık Bakanı...

Remzi’nin unutulmayan tekmesi…

1992 yılında Türkiye'de polis tezgahları bir tekmeyle yıkıldı. Bir daha devrimcileri masa önlerine dizip teşhir etmeye cesaret edemediler. Remzi şu aşağılık düzene tekme vurduğu...

Saray para emiyor!

İşçiye, emekliye, memura yüzde 5 maaş zammı bahşeden Saray, kendi bütçesini 3,1 milyar liradan 4,3 milyar liraya yükseltti! RED haber - Vatandaşın önüne askıda ekmek...

ABD kapıları kapattı!

ABD'nin Türkiye Büyükelçiliği ve tüm konsolosluklar kapılarını kapattı. Vize dahil tüm işlemler askıya alındı. RED haber - ABD Türkiye'deki Büyükelçiliği'nin ve tüm konsolosluklarının kapısını bir...

Madencinin sesi yükseliyor

Bağımsız Maden İş Genel Başkanı Tahir Çetin... Soma ve Ermenekli madenciler, kimsenin sesini çıkaramadığı bir dönemde tüm Türkiyeli emekçilerin yükselen çığlığı oldu... RED haber - Somalı...