Bisküvi…

Nurten’in sesi kısılmıştı. Nurten’in sesi, on üç yaşından beri her akşamüzeri kısılırdı. Kumaş tozları, ağzından ve burnundan geçip sinsice boğazında toplanırdı.

  • ÖZGE DOĞAR

Nurten, “Birkaç gün boğazımızı temizlemezsek sesimiz değil canımız da çıkar, bu tozlar birikir birikir taş gibi boğazımıza oturur,” diyerek bu durumu herkes için normalleştirmeye çalışırdı, özellikle yeni başlayanlar için.

Yeni başlayan işçilerin ağzından kan gelirdi, alıştıkça kan gelmezdi ama, insanın boğazında iplik toplanmaya devam ederdi…

Boğazı iyiden iyiye tıkanmıştı Nurten’in. Ara vermelerine az kalmış olmalıydı, duvarda asılı saate baktı. İşçilerin kendi saatlerine ve telefonlarına bakmaları yasaktı. İş yavaşlıyormuş… Parça sayısı önemliymiş…

Eskiden o da yoktu. Duvar saati fikri sendikadan çıkmıştı. Nurten, “Ne önemli buluş” diyerek gülümsedi bıyık altından.

Zil, makine seslerini bastırırcasına avaz avaz çaldı.

Nurten herkesle birlikte koşarak çayını aldı. Boğazını yumuşatması, kısılan sesini açması gerekiyordu. Pratik boğaz temizleme yöntemi çay ve bisküvi idi. Çay yumuşatıyor, bisküvi de biriken tozların yutulup gitmesini sağlıyordu. Çay sıcaktı ama umursamadan bir yudum aldı. Peki ya bisküvi?! Çayın yanında yıllardan beri verilen kremalı bisküvi neredeydi?

Masalara baktı. On beş yıllık işçilik hayatında ilk defa bisküvi yoktu. Peki, ya patronların dediği gibi bisküvi artık hiç verilmezse?..

Nurten’in sırtından bir damla sıcak ter aktı. Bedeni terinden soğuktu, hemen hissetti ve irkildi. Sendika yine mi uyuttu bizi?

Yanından geçen Ahmet’in durmasını ister gibi hafifçe koluna dokundu, kulağına doğru yaklaştı, kısık sesiyle, “Bisküvi yok” dedi.

Ahmet kaşlarını çatarak,

– Olmaz öyle şey, koyarlar şimdi. Daha yeni konuştuk sendikayla. Panik yapıp işçileri uyandırma! Çayını iç sen… diye cevap verdi.

– Ahmet Abi, bisküviler konmayınca uyanacaklar zaten. Bizi suçlayacaklar. Sizin sözünüzü dinleyip sendikacılara güvendik diyecekler.

Ahmet, Nurten’in telaşına alışıktı. İşçileri de tanıyordu, uyandırılmazlarsa uyanmazlardı. Kendileri söylemese kimse bisküvinin peşine düşmezdi. Ahmet iç çekerek,

– Onlar, senin benim hatırım için sendikalı oldular. Kendi kendilerine konuşurlar sonra susarlar, diyerek iç çekti ve devam etti:

– Sendika dışında başka çarelerimiz mi vardı? On beş yıldır bu fabrikadayız, çalışma koşullarımız eskisinden daha iyi değil mi? Şimdi 13 yaşında kimi işe alabiliyorlar? İstedikleri gibi kimseyi kapının önüne de koyamıyorlar, hem sigortamız da tam yatıyor… E daha ne olsun? diyerek kadının yüzünde cevap arar gibi baktı.

Nurten hâlâ çok güzeldi. Sustu. Nurten bu bakıştan ürktü, başını çevirdi, çevresine baktı. Erkeklerle konuşmasının hoş karşılanmadığını biliyordu. Ahmet’ten gözlerini kaçırarak konuşmaya devam etti.

– Makası kaldıracak gücümüz yokken işe başlamıştık. Evet bir sabah geldiğimizde de elli kişi nedensiz fabrikaya alınmamıştı. Bunlar doğru ama yine patronlar çocukları çalıştırabilir. Üstelik işçiler, çocuklar eve para getiriyor diye şikâyetçi de olmaz. Bir sabah işçiler nedensiz çıkartılabilir. Üstelik sendika da buna göz yumabilir. Güvenmiyorum bu adamlara… Şimdi bisküvimizi alan, yarın…

– Haklısın doğru ama bir dur, bekle şu anda böyle sorunlar yok. Ücretlerimizi tam alıyoruz. O da bir şey… Üstelik bisküvi gibi küçük bir şey için ağzımızın tadı bozulmasın tekrardan. Taşlar daha yeni yerine oturmuşken üstelik.

– Önce küçük haklarımızı alırlar elimizden, yarın büyüklere sıra gelir. Sendikacı daha geçen ayki toplantıda bize demedi mi, “Bisküvileri kaldırtmayacağız” diye… Ücretlere gelince, evet tam ve az. Bu çevredeki en az ücreti biz alıyoruz. Bu sene pazarlık bile yapmadılar. Patron ne derse o oldu…

Zil sesi konuşmalarını kesti. İşçilerin ikinci zil sesine kadar makinelerinin başında olmaları gerekiyordu. Yoksa işlerini yetiştiremezlerdi.

Ahmet, içini derince çekti. Nurten’in ona bakmadan konuşması canını sıktı. Kadın ona bakmıyordu…

– Neyse fısır fısır konuşup diğerlerinin dikkatini çekmeyelim. Ne konuştuğumuzu merak eder, soru sormaya başlarlar. Sen kimseye bisküvi yok deme…

– Ama yok, görmüyorlar mı? dedi Nurten.

Ahmet’e arkasını döndü, diğer işçiler gibi makinesine doğru yürüdü. Telefonunu çıkardı. Gelen mesajları açtı. “İsmail” dedi, “İsmail, canı çıkasıca kocam”… “Çıkışta geleceğim, para lazım bana. Sen ne kirli çıkınsındır bilirim, naz yapma, arkadaşlara söz verdim.” Nurten’in boğazını sadece kumaş tıkamıyordu. İsmail’le sesi hep kısık, boğazı hep tıkanıktı.

Nurten kendisi gibi yorulmuş makinesine sertçe oturdu. Sepetten bir gömlek aldı. Gömleğin yakasını, iğnenin ucuna denk getirdi. İğne, kumaşa battıkça İsmail, Nurten’in düşüncelerine battı çıktı, battı çıktı. İsmail fabrikanın çıkışına ya gelirse, Nurten de param yok derse, herkesin içinde kendisini evire çevire döverse… Daha önce yapmadı mı, yaptı. Herkesin içinde dövdü de, kocasıdır karışmak olmaz, demediler mi, dediler. Babası bile, Nurten’in yaşı küçük İsmail dövsün ki kadınlığı öğretsin demedi mi, dedi… Dediler de, dayakla mı kadın oldu Nurten… Nurten sordu kendisine; kadın mı oldun dövüle dövüle?

Makinede iplik bitti de kör olası İsmail’in korkusu bitmedi gitti yüreğinden.

Titreyen elleriyle ipliği geçirdi iğneye, hem de tek hamleyle. Hiç de kolay değildir bu, usta olmak gerekir. Nurten gözü kapalı bile geçirirdi ipliği iğnesinden ama işçi de olamamıştı, kadın olamadığı gibi.

Arkadan bir düdük sesi duyuldu önce, sonra bir ses avazı çıktığı kadar bağırdı

– Nurten çabuk, oyalanma, gömlekler birikti sepetinde, daha hızlı daha hızlı …

“İsmail gibi bu adam da yıllardır doymadı gitti” dedi içinden.

Paydos zili çaldı. İşçiler önlüklerini çıkartıp fabrika bahçesinden dağılmaya başladılar. Nurten Ahmet’ten borç isteyecekti. Başka çaresi yoktu. Ondan başka kimseden isteyemezdi.
Nurten, önlüğünü bile çıkaramadan bahçeye fırlamıştı. Ahmet’i kaçırmamalıydı. Ahmet’in bahçeden çıkmadığını görünce, gülümsedi, şanslıydı. Arkasından koşarak bağırmaya başladı.

– Ahmet Abiiii, Ahmet Abiii

Ahmet durdu. Nurten’in nefes nefese halini görünce, “Telaş ettiği konuya bak, bisküvi” diye geçirdi içinden. Kendi hayatını bu kadar düşünmedi bu kadın. Düşünseydi, kocası İsmail mi olurdu?

– Dur bir dinlen nefes nefese kalmışsın… Bisküvi olayını sen niye bu kadar taktın ki kafana, hallederiz. Bu fabrikaya, halaylarla getirdik sendikayı, bir bisküviyi mi getiremeyeceğiz? Ben toplantıda, fabrika bisküviyle mi durumunu düzeltecek, diyeceğim.

– Yok yok başka bir şey, şu kenara bir gelsene abi.

– Hayırdır?

– Param yok da… İsmail de de kalmamış… Nurten gözlerini kaçırarak devam etti. Biliyorsun İsmail’i. İş bulamıyor kendine göre… Parası olmayınca erkek işte, sinirli de…

– Sinirli oluyor, dövüyor seni değil mi? Elinden paranı alıyor, kumar oynuyor. Başkası olsa İsmail’e mi katlanır?

Ahmet, kadının boynuna baktı, oradan göğüslerine doğru indirdi gözlerini. Sigarasından derin bir nefes çekti. Büyüdükçe mi güzelleşti bu kadın, çelimsiz bir şeydi eskiden, peki ya şimdi, içini gıcıklayan bir duygu vardı Ahmet’in.

– Hadi üzülme diyerek Nurten’in sırtına dokundu. Kadın terlemişti.

– Fabrikanın yan sokağına gel de sana para vereyim. Kimse görmesin bizi, dedi Ahmet.

– Söz ay başında vereceğim… Dedi Nurten başını eğerek.

– Verirsin, sıkma canını, biz eski arkadaşız.

Çıkış saati yollar kalabalıktı. Konuşmadan uzaklaştılar kalabalıktan. Kimsenin geçmeye pek de tenezzül etmediği dar bir sokağa girdiler. Ahmet arkasına baktı, kimseler yoktu, sigarasını sokağa attı.

– Ne kadar vereyim, dedi sesinin en ince haliyle.

Nurten, utanıyordu. Parayı almaktan vazgeçmeli miydi? Yarın Ahmet’in yüzüne nasıl bakacaktı. İsmail’in beton gibi ellerinin saçlarını çektiğini, yüzüne vurduğunu, gözyaşlarını düşündü. Cevap veremedi, utancından.

Yorgunluktan kirece dönmüş yüzü kızarmıştı. Ahmet, bunu fark edince kadının çenesinden hafifçe tutarak kaldırdı, çenesinden tutmaya devam etti. Böylece Nurten’in kendisine bakmasını sağlamıştı. Nurten’in ela gözleri ışıl ışıl parlıyordu, yüzü sıcaktı, gözleri daha da sıcak. Yoksa …

“Yoksa benimle birlikte mi olmak istiyor, beni seviyor da para bahane mi, yıllardır fark etmemiş olabilir miyim, evet ben de seni istiyorum Nurten.”

Ahmet, iki eliyle kadının yüzünü tuttu, kurumuş pembe dudaklarını sertçe kendi dudaklarıyla birleştirdi. Nurten, eriyen bir sabun gibi Ahmet’in ellerinden kayıp dar sokaklara aktı. Nurten koştu, koştu, koştu. Nurten, koşarken ağladı, sıcakladı, terledi.

Önce üzerindeki iş önlüğünü, sonra gömleğini, sonra atletini çıkarttı attı. Sıra kendisini, on üç yaşından beri sıkan sütyenine geldi. Daha göğüsleri çıkmadan takmışlardı sutyeni. En son elini sütyeninin kopçasına götürdü, attı.

Çamurlu sokaklara; çocukluğunu, umudunu, İsmail’in beton gibi ellerini, Ahmet’e olan güvenini, sendika yalanlarını, ustabaşının düdüğünü attı. Sadece koştu, ciğerlerini parçalar gibi koştu koştu koştu tüm çıplaklığıyla ağlayarak hayatından kaçtı…

Son Haberler

Grev 205’inci gününde ama işçiler yalnız!

Yenibosna Yeditepe Tır Garajında faaliyet gösteren Samsun Çorum Nakliyat Ambarı (SONER AYDAR) işçilerinin işverenin sendika düşmanlığına karşı başlattığı grev 205'inci gününde, ancak işçiler yalnız! RED...

Korona testlerinde AKP’lilere kıyak!

Koronavirüs salgınıyla ilgili yeterli önlemleri almamakla eleştirilen AKP iktidarının koronavirüs testlerinde de kendilerine öncelik tanıdıkları iddia ediliyor! RED HABER - İstinye Devlet hastanesi çalışanı...

“Ekonomik refah” can alıyor!

Koronavirüs salgınında gerekli önlemleri almayan ve işçileri köle şartlarnda çalışmaya mecbur eden sermaye düzeni can almaya devam ediyor. İşçi örgütlerine göre Temmuz ayında en...

“Her yer korona, her yer sömürü!”

Koronavirüs salgını sermaye sahiplerinin işçiyi kâr hırsıyla nasıl acımasızca sömürdüğünü her gün açığa çıkarıyor! Vestel, Kumtel ve Dardanel fabrikalarında ölüm ve vakalar artarken işçiler...

Çok insan ölecek

Bugüne kadar yazdığım hemen her şey, sadece kötü senaryo dahilinde gerçekleşiyor ve bu beni çok üzüyor. T. AKMAN İnsana ne düşüneceğini şaşırtan, çok keyifsiz bir...