Gazete REDBağımsızlık, Taraf’tan çıkan Tayyip iktidarıyla gelmez!

Bağımsızlık, Taraf’tan çıkan Tayyip iktidarıyla gelmez!

Cumhurbaşkanı sıfatını kullanan unsurun, Tayyip Erdoğan’ın ABD’ye karşı çıkışlarına rastladığımız tuhaf günlerden geçiyoruz. ABD’ye “Süpürmeyin, kullanın” diye sunulduğu günleri unutturmaya mı çalışıyor, köşeye sıkıştığı için “racon” mu kesiyor, artık orası herkesin ruh haline göre yanıtlayabileceği bir sorudur.

Öte yandan, “milli bağımsızlık” önemli bir konudur. Uzun dönem, hatta şimdi bile yarı-aydınların anlayamadığı, kof “ulusalcılık”la bir tuttukları bir başlık olsa da, milli bağımsızlık tarihsel olarak temel öneme sahiptir. Komünist Enternasyonal’in ve Troçki tarafından kaleme alınan Geçiş Programı‘nın en önemli başlığı, emperyalizmden kopuş ve milli bağımsızlık başlığıdır.

Liberal saldırının en azgın döneminde, Deniz Gezmişlerin hayali bir Ergenekon örgütüne üye yapıldığı zamanlara dönelim… O dönem bizi “ulusalcı” diye damgalamaya hevesli hayli kesim vardı. Şimdi ABD bayrağının gölgesinde sotaya yattılar, çoğu ecnebi memleketlere sığındı, biz hakkımızdaki onca davaya rağmen, bir dönem onların enseye tokat ilişki kurdukları ve şimdi kaçtıkları gericilerin karşısında, memleketimizi terk etmeden, her türlü kaderimizi yaşama azmiyle, mücadelemizi sürdürüyoruz.

Evet, liberal saldırının en ağır yaşandığı, AKP-Cemaat koalisyonuna her cins liberalin destek verdiği o döneme dönelim… 2008 senesine…

O dönemde RED‘de yazdığım bir yazıyı noktasına virgülüne dokunmadan yayınlıyorum:

***

Bakın şimdi etrafınıza, mevcut düzen bir karpuz mudur, değil midir, bir düşünün… Doğru bildiniz, karpuzdur tabii. Ve o karpuz yarılmıştır. Düzen ikiye bölünmüştür. Şimdi marifet, o karpuzun çekirdeklerinden biri olmamaktadır; düzenin çarklarından sıyrılma ve kendine kendin gibi bir saf inşa edebilmektedir. ‘Özne’ olmak burada başlar…

Evet, aslolan ‘kendi tarafını’ yaratabilmektir çünkü bugün, düzenin karpuz gibi yarılmasıyla birlikte, herkes o yarılan tarafların ardında hizaya geçiyor. Oysa marifet patlak bir karpuza dönmüş bu düzenin bir tarafı olmak değil, karpuzun dışında, düzenin çarklarından azade bir taraf yaratmaktır. Görmüyor musunuz? Herkes nasıl da karpuza bir ‘taraf’ oluyor…

Taraf olmak…

Ha, biliyor muydunuz, Taraf gazetesi, Deniz Gezmiş’i ‘provokatör’ ilan etti. Bir adam çıktı, adı Rasim Ozan Kütahyalı, Taraf adlı o gazeteye bir yazı yazdı, “Devlet Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına bomba attırdı,” diye yazdı, arkasından, ‘Denizler’in yaratmış olduğu geleneğin, Hrant Dink’in katledilmesinde payı olduğunu yazdı, yazdı babam yazdı… Ağanın eli tutulmaz tabii…

Bu Taraf gazetesi, ortadan karpuz gibi yarılmış bu düzenin bir tarafında, ülkenin ipini daha fazla ABD ve Avrupa emperyalizmine bağlama hedefiyle, işlemektedir ve işlemektedir, her gün ve daima… Sermayesi nereden geliyor, belli değildir. Kimileri Soros’tan, kimileri Fethullah’tan söz etmektedir. ‘Cemaat’ denen şer şebekesiyle Murat Belge ve Çetin Altan mahdumlarını birleştiren, şaka yapmıyorum, spor sayfalarında Fethullahsever Hakan Şükür hakkında ters şeyler söylenmesinden bile rahatsız olup haber çıkarttıran, artık gemi iyice azıya alarak bu toprakların gördüğü en kahraman devrimcilere şirretçe laf sallama cüretini gösteren bu gazete hangi operasyonun bir parçasıdır sizce?

Bakın, bu topraklar, tüm dünya yüzünde ABD’den en çok nefret edilen topraklardır; bununla gurur duyuyoruz, her yanı çürüyen bu toplumun hâlâ yitirmediği en önemli haslettir bu. Bakmayın siz o ‘çürüten’lerin, çanak yalayıcılarının haysiyet seviyesine; bu topraklarda önemli direnişler gerçekleşmiş, önemli yiğitler yetişmiştir; Osmanlı’nın ceberut zabitlerine karşı dağa çıkan, yıllarca savaşan efelerin topraklarıdır burası; sakalına inci dizen bilmem hangi deli padişah ve avenesinin haraç alması için dünyanın orasına burasına gitmeyi reddeden yiğit asker kaçakları bu toprakların üzerinde yükselen dağlarda dolaşmıştır.

Sonra, Çanakkale’de kimse padişahı korumak için, Alman emperyalizminin bekası için savaşmadı; İstanbul ve Anadolu’nun emperyalist işgalciler tarafından zaptıyla beraber, kimseye danışmadan, duvarda asılı mavzerini alıp dağların yolunu tutanlar bunu hangi ruh haliyle yaptıysa, Çanakkale’de de o ruh haliyle savaşıldı.

Neticede, bu topraklar hiçbir zaman bildiğimiz manada sömürge olmadı. Bir ‘bağımsızlık’ ruhu var bu topraklarda ve bu son derece ilericidir; ve ABD’ye duyulan nefretin izahını da kendi içinde barındırmaktadır: ABD, tüm dünyada akıl almaz bir işgalci ve sömürgeci saldırı yürütmektedir. Türkiye’de yaşayanların ‘bünye’si bunu kaldırmamaktadır…

Evet, ABD sömürgeciliğin iğrenç biçimini, talancılığı uyguluyor; yani çalıp çırpıp geride hiçbir şey bırakmamacasına mahvediyor. Tek tek ülkelerin başına sömürge valiliği gibi hükümetler getiriyor; kukla siyasetçiler eliyle, dikte ettirdiği planlarını uygulatıyor; bunu başaramadığı her yere askeriyle dalmayı kendine bir hak olarak görüyor. Ülkelerin tüm zenginliği kendine aksın, ‘geri’ dünyanın tüm emekçileri açlık sınırında kendine çalışsın isteyen bir emperyalist makine bu. Ve bu makineye bağlı tüm ülkelerde bir sömürgeleştirme süreci yaşanıyor. Dünya halkları her geçen gün daha büyük kitleler halinde açlığa sürükleniyor.

Dünyanın tüm ezilenleri, emekçiler, yoksul köylüler, bu dur durak bilmez ölüm makinesini durdurmak zorundadır. ‘Bağımsızlık’, yani emperyalizmin ‘teba’sı olmaktan çıkmak, Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya, Afrika’ya, Uzak Asya’ya kadar tüm dünyanın yeniden ve bu sefer tam bir ölüm-kalım sorunu olarak gündeminde.

Türkiye’deki düzen tam da bu nedenle karpuz gibi ortadan ikiye bölünmüştür. Bir tarafta her türlü pis cemaat ilişkisinden beslenen ve sınıflı toplumların yarattığı en pis güdüyle, kapma, ne bulursa yeme, kusup tekrar yeme güdüsüyle şuursuzca hareket eden bir güruh ile, ‘ulusalcı’ tabir edilen, Mustafa Kemal’in kurduğu ‘milli devlet’in 1930’larına özlem duyan, ‘onlar yemesin, biz yiyelim, neticede bu devlet bizim’ diyen bir diğer güruh kapışmaktadır. Birinci güruh, geniş kitleler tarafından ‘mümin’ sanılmaktadır; ikinci güruh, geniş kitleler tarafından ‘bağımsızlıkçı’ sanılmaktadır. Bu sanılar, halüsinasyondur.

“Sorosçuluğu sizden öğrenecek değiliz!”

Öte taraftan, ABD bu topraklardaki nefretin gayet farkındadır; zaten araştırmaları yaptıran da kendisidir. Mevcut havayı dağıtmak ve kendisine gönüllü itaat yaratmak üzere, kapsamlı bir PR –halkla ilişkiler- çalışması yapmaktadır. Fethullah Gülen marifetiyle, “ABD’den bağımsız hareket edilmez, Müslümanların çıkarı ABD’yle birdir,” fetvasını bu adamı dikkate alan mümin kitlelere zerk edilmiştir zaten. Öyleyse öncelik, bu topraklardaki ‘münevverler’in, mürekkep yalamış, hatta kendine ‘solcu’ diyen ‘aydın’ nüfusun, ‘emperyalizmden fayda geleceği’ fikrine kazanılmasıdır. Kazanılsın ki, yazıları yazan, çizileri çizen, meclislerde lafı dinlenen, çıkıp televizyonlara konuşan, halkın bilincini yönlendiren bu kesim, ABD ve Avrupa emperyalizmlerini kendi içinde meşrulaştırsın…

Emperyalizm Türkiye’de görülmemiş sayıda ‘sivil toplum’ örgütü yaratarak, bunların araştırmaları, raporları üzerinden nemalanan bir ‘raporcu aydınlar’ topluluğu yaratmıştır. Bu ‘aydın’lar, on binlerce dolar karşılığında söz konusu pro-emperyalist ‘sivil toplum’ kuruluşlarına raporlar yazmakta -bir çeşit legal casusluk müessesesi-, AB’ye projeler sunup fonlar almakta, fiili ve fikri teslimiyete gark olmaktadır… Taraf gazetesi, bu büyük operasyonun yalnızca bir parçasıdır.

‘Demokrat’ yüzü sola döndürülmüş, sol hareket içinde, özellikle de Kürt solu içinde etki yaratmaya namzet bir yere monte edilmiş, meselesini sınıf sıfatı olmayan bir ‘demokrasi’ eksenine kurmuştur. Bu eksen, sadece Taraf’ın marifetiyle değil tabii, sol hareket içinde her türlü bağımsızlık talebini ‘milliyetçilik’le damgalayan bir zihniyet geliştirmiştir. Taraf gazetesinde ‘Denizler’e saldıran yazı, onların devrimci-milliyetçi bir ideolojik zemin yarattığını öne sürüyor ve şöyle diyordu:

“O devrimci-milliyetçi tohumların Hrant katledilince (Türkiye bir düşmanını kaybetti, hoş gidişler ola) diyebilecek gözü dönmüşlükteki günümüz ulusalcı-sol siyasi dilin oluşmasında payı büyüktür.”

Ya, böyle işte…

Ama dahası var, “Devlet Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına bomba attırdı. Ne olur olmaz diyerek sağda da yeni gençler örgütlendirildi,” diye yazıyor… ‘Denizler’i ‘provokatör’ yapıyor. Dili varsa, biraz daha cüretkar olsa ‘Ergenekoncu’ diyecek.

Peki, hakikat ne?

Deniz Gezmiş ve arkadaşları, teoriyle fazlaca uğraşmamış ama emperyalizmin Türkiye üzerinde daha o günkü düzeydeki egemenliğini bile hazmedememiş, içgüdüsel bir devrimciliğe sahiptiler. Zerre milliyetçilikleri yoktu. Onlar, emperyalizme karşı mücadelenin uluslararası niteliğini kavradıkları için, “Devrimci gençlik Amerikan emperyalizmine ve oportünizmine karşı duran gençliktir. Onların görevi sayısının azlığına düşmanın çokluğuna bakmadan Amerikan emperyalizmine karşı sonuna kadar dövüşmektir. … Yaşasın Bağımsızlık savaşı veren dünya halkları! Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!” diyerek kendi konumlarını açıklamıştı.

O dönemde ortada öne çıkmış bir hareket olmamasına rağmen, ‘Denizler’ Kürt halkının ezilmişliğini de vurguluyordu. ‘Bağımsızlık’ meselesini ‘Türk ve Kürt halkları’nın ortak talebi olarak görüyorlardı.

Ama seneler sonra ne oldu, kendisine ‘liberal demokrat’ diyen bir aklı evvel çıkıp saçma sapan ‘Deniz Tezleri’ yazdı; onun yazması bir şey değil de, Taraf gazetesi bu işin üzerine atlayıp yayımlayıverdi. İşleri bu. Bu topraklardaki ‘bağımsızlık’ ruhunu süpürmek, Amerikan mandacılığını, sömürgeleşmeyi, köpekleşmeyi, itaati toplumsal hücrelere zerk etmek! Amerikan halkla ilişkiler şirketi sunar! Doların renginde uzlaşan yeşil sermaye takviyesiyle!..

Engin Ardıç’tan sol muadillerine kadar bir ‘liberal demokrat’, ‘sol-liberal’ ordu bugün Çanakkale direnişine, işgalciler karşısında elde silah dövüşen efelere, asker kaçaklarına, çetelere, Kuvvacılara saldırıyorsa, durup bir düşünmek, derin manayı çözmek gerekir… Bağımsızlık talebi milliyetçilikmiş! Evet, şimdilerde ‘sol’da pek bir revaçta bu laf.

Sizi köpek ruhlular sizi!..

O zaman ‘Yaşasın ikinci bağımsızlık savaşımız!’ diye ayaklanan, yerlisinden Avrupa kökenlisine, melezine kadar tek yumruk olup meydanları anti-emperyalist sloganlarla dolduran Latin Amerika halkları da milliyetçi!..

“Peki, Kürt meselesi n’olacak?” diye fırlıyorlar hemen. Ne olmaması gerektiğini söyleyeyim hemen: Irak’ta bir milyon insanın ölümü pahasına, işgalci ABD’yle işbirliğinin yüzyıllarca paklanamayacak utancı pahasına kazanılmış ‘Kürdistan’da ne kadar ‘özgürlük’ varsa, emperyalizm o kadar ‘özgürlük’ sağlayabilir Kürt halkına. Komşularını öldürte öldürte, Kürt halkının öz evlatlarının canını ala ala… Siz bir kan denizinin ortasında yükselen özgürlük adası gördünüz mü hiç? Emperyalizmden bağımsızlaşma mücadelesi, tüm Ortadoğu’nun ortak meselesidir. Ve bu ‘bağımsızlık savaşı’, kuru-sıkı sallayan devletçi kuvvetlerin değil, bildiğiniz işçilerin, emekçilerin, yoksul halkların omzunda yükselmek durumundadır. Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Acemlerin emekçileri, emperyalizme karşı birleşmek, Ortadoğu’da bir kardeşlik düzeni kurulması için, evet, kanla değil, emekçilerin bayraklarıyla kızıla boyanmış bir Ortadoğu için mücadele etmek zorundadır. Başka reçete yoktur. Halklar kendi kaderlerini ancak böyle tayin edebilir, bu topraklarda binyıllara yayılan acılar, vahşet, kan, ancak emekçilerin yürüteceği anti-emperyalist bir ortak savaşla temizlenebilir.

Bağımsızlık demek, büyük bir toplumsal alt-üst oluş demektir, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin bu topraklardan sürülmesi demektir, bağımsızlık demek, devrim demektir!

“Rüya mı görüyorsun gardaş?” diye soranlarınız olacaktır. Derginin başından tekrar başlayın, 1970 Haziran’ında neler yaşandığını bir kez daha okuyun. İşte biz, hem de uluslararası ölçekte, Ekvador’daki, Bolivya’daki baldırıçıplakların omuzlarında yükselmekte olan yeni dalganın rüyasını görüyoruz.

Kendi kaderini eline almış bir işçi sınıfı rüyaysa, varsın biz bu rüyanın peşinde meftun olalım. Ama bizim rüyalarımızın onların kabusu olduğunu bile bile…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,821BeğenenlerBeğen
17,104TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol