Gazete REDAteşe su taşımak…

Ateşe su taşımak…


Ahmet Şık’ın mahkemedeki sözleriyle başlıyoruz…

Rivayet edilir ki, Nemrud, İbrahim Peygamber’in ateşte yakılması emrini verdikten sonra meydan yere odunlardan büyük bir yığın yapılmış. Odunları tutuşturmuşlar sonra. İbrahim’i mancınıkla ateşin tam orta yerine atacaklarmış.

Bu sırada bir karınca ağzında bir damla su ile koşa koşa ateşe doğru gitmeye başlamış. Başka bir karınca onun bu telaşını görünce sormuş: “Hayrola, nereye koşuyorsun?”

Ağzında bir damla su taşıyan karınca o damlayı ellerine alıp, “Duymadın mı” demis, “Nemrud, İbrahim’i ateşte yakacakmış. Ateşi söndürmeye gidiyorum.

Diğer karınca kendini tutamayarak kahkahalarla gülmeye başlamış. “Sen şu ateşe hiç bakmadın mı? Ne kadar büyük. Senin bir damla suyun ona ne yapabilir ki?”

Su taşıyan karınca, “Olsun” demiş, “Hiç olmazsa tarafım belli olur…”

***

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın her geçen an ölüme yürüyüşü, bu ülkenin karanlık bir uçuruma sürüklenmesiyle o kadar çok birbirine benziyor ki… İki genç insanın meslekleri, ama daha çok onurları için yürüttüğü bu mücadele, OHAL ve KHK’larla hukukun hiçe sayıldığı zorbalık rejiminin çok kısa, bir o kadar da çarpıcı özeti aslında.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın ölüme yaklaştığı her gün, Türkiye’nin içine sürüklendiği korkunç karanlığa delalet ediyor. Onlarla birlikte koskoca bir toplum ölüme doğru ilerliyor.

Aşağılık bir çarkın içindeyiz. Ahmet Şık’ın hapiste vakit geçirdikçe, medyadaki pespayeleşme daha da büyüyor. Ahmet’in duruşma salonundaki sözlerini yazabilecek gazete kalmadı. ‘Haber’ niyetine, Hülya Avşar’ın kızının 1,5 porsiyon mantı yediğini okuyoruz. Ekranlarda nursuz suratların hurafelerini dinleyerek çürüyen bir toplumsal yapıyla muhatabız.

‘Yanmayan kefen bezi’ satışı yapıp cebini dolduran dinci şarlatanlarla, Caz Sedat türü botokslu mafyozlarla kuşatılmış haldeyiz. Taşların bağlandığı, köpeklerin salındığı bir köyde yaşamaya mahkum olmuş gibiyiz.

Etrafımız mayın döşeli, tertiplerle kuşatılmışız. Her tarafımızda muhbirler… İtirafçılar ‘tanık’, iktidar hem savcı hem yargıç, biz “Adalet!” diye dağa taşa bağırıyoruz.

Bitmek bilmeyen bir inat ve cüret kuşanmışız. Tek silahımız bu.

Biz bu ülkenin karanlıktan çıkış umudunu temsil ediyoruz. Kim bilir, belki de kendi bedenimizi yaka yaka, koskoca bir cehalet kuyusunda ışık olmaya çalışıyoruz.

***

Milliyet, mezhep, kıyafet, cinsiyet, enlem, boylam ve daha bilcümle saçmalık temelinde bölünmüş, paramparça olmuş bu milletin aklı alınmıştır, şuuru kalmamıştır. Böyle bir milletin iradesi falan olamaz. O halde, ‘milli irade’ dedikleri nesne de bir palavradan ibarettir.

İrade, şahsiyet gerektirir. İradeli, şahsiyetli bir millet ise, kendi kaderi üzerinde tasarruf sahibi vatandaşların oluşturduğu bir topluluk anlamına gelir. Türkiye’de böyle bir milletten söz edilemez. Bir ‘kul’lar yığıntısıyla karşı karşıyayız.

Oy sandıklarından oyları çala çala kurdukları bu zorbalık rejimini, bu rejimin yarattığı kullaşmayı ancak emekçileri etrafında birleştiren zorlu bir demokrasi mücadelesi sona erdirebilir. Toplumsal bir zemin üzerinde yükselmeyen, emekçi karakterine bürünmeyen bir demokrasi mücadelesi ise baştan kaybetmiş demektir.

O halde, toplumun sömürenler, hırsızlar, yağmacılar toplamına karşı emekçiler etrafında birleşmesi, insanca yaşam ve demokrasi temelinde yepyeni bir toplumsal bölünmenin inşa edilmesi, üretenin sömürenden hesap soracağı bir büyük kavganın verilmesi gerekiyor.

Hiç de kolay değil.

***

Lakin biz bu ülkede zaten hiçbir zaman kolay yaşamadık. Yanı başımızda dostlarımızın bedenleri paramparça olurken, biz tesadüfen hayatta kaldık. 2013 Haziran’ında sokağa çıkmış milyonlardan biri Ali İsmail’di, biri Berkin… Her birimiz onlar gibi bu milyonların yüreğine gömülmüş olabilirdik. Ethem gibi sokak ortasında alnımızdan vurulabilirdik…

Erol gibi, Tekin Hoca gibi, 9 yaşındaki Veysel gibi bombalarla parçalanabilirdik…

Her birimizin kolu Veli gibi kopartılabilirdi…

Ve ne yazık ki, tüm bu ihtimaller güçlü birer gerçeklik olarak hâlâ önümüzde duruyor. Son 15 yılda Türkiye’nin üzerine ağır ağır çöken cehennem havası, tüm toplumu tehdit ediyor.

Bu cenderenin kendiliğinden kırılmasını kimse beklemesin. Öyle şey olmaz. Cüret ve cesaretle, gelecek için mücadele etmek zorundayız.

Bizim RED‘le 10 yılı aşkın zamandır yapmaya çalıştığımız şey, bu mücadeleye elimizden geldiğince, gücümüz yettiğince katkıda bulunmaktır. Ülkeyi saran cehennemî ateşi söndürmeye çalışıyoruz.

Hiçbir şey yapamasak bile, en azından tarafımız belli! Diz çökmüyoruz, boyun eğmiyoruz, bu zorbalığa teslim olmuyoruz…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

23,973BeğenenlerBeğen
16,893TakipçilerTakip Et
1,350AboneAbone Ol