Gazete REDAmiral çıkışının perde arkası

Amiral çıkışının perde arkası

103 emekli amiral bir bildiri yayınladı. AKP-MHP iktidarı bunu “darbe girişimi” gibi göstermeye çalıştı. Aslında olan nedir, amiraller ve iktidar ne söylüyor? Ne yapmalı?

  • HAKAN GÜLSEVEN

Emekli amiraller 103 imzalı önemli bir bildiri yayınlayarak ülkenin gidişatı hakkında kaygılarını kamuoyuyla paylaştı. Bildiride sadece iki vurgu yer alıyordu: Montrö Antlaşması ve TSK içinde gerici kadrolaşma

İktidar çevreleri bildiriye karşı hızla teyakkuza geçerek dün gece itibarıyla sosyal medyadan bildiriyi bir “darbe girişimi” olarak göstermeye ve “had bildirme”ye çabaladı.

Peki aslında yaşanan neydi?

Evet, emekli amiraller çok net iki vurgu yapıyor, iki mesaj veriyor. Bunların ikisi de ülkenin geleceği hakkında hayati bir önem taşıyor.

İlk mesaj: Montrö Antlaşması…

Amiraller, bu antlaşmanın Kanal İstanbul projesi, olmazsa Montrö Antlaşması’ndan çekilme yoluyla yürürlükten kaldırılmasından kaygılı. Çünkü bu antlaşma, Karadeniz’de bir uluslararası savaş riskini önlemek üzere tasarlanmış, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna da damgasını vuran bir kazanım.

Şimdi bu “statüko” ile oynanıyor. Nedenini tartışmak lazım…

TEHLİKELİ SULAR

Biliyoruz, AKP-MHP koalisyonu, sırf iktidarda biraz daha kalabilmek adına ABD ile Rusya arasında salınıyor ve Trump’ın ardından gelen Biden yönetiminin yaptırımlarından kaçınmak için şu an ibreyi ABD’ye doğru çevirmiş durumda.

Biden yönetimi ise, görünen o ki, son dönemde hakimiyet alanlarını sağlamlaştıran Rusya’yı kuşatmak için yeni bir planı uygulamaya koymuş durumda. Karadeniz bu işin bir parçası.

ABD’nin eski Avrupa Kuvvetleri Komutanı Emekli Korgeneral Ben Hodges, “Karadeniz’de Rusya’nın sinirleriyle oynamalıyız” diye açıklama yapıyor. Hodges’e göre, Karadeniz ülkelerinin (Ukrayna, Gürcistan, Romanya, Bulgaristan, Türkiye ve Moldova) Rusya’ya karşı “birleşmeleri” ve “istihbarat paylaşımı yapmaları” gerekiyor. Yani: Rusya’ya karşı ortak siper!

Hodges, “ABD de bunun bir parçası olmalı. Rus Karadeniz filosu komutanının, örneğin Sivastopol’deki yasa dışı üssünde kendini çok rahatsız hissedeceği tedbirler almalıyız“ diyor.

ABD zaten Romanya ile 2005 ve 2015’te imzaladığı anlaşmalarla bölgeye hava ve kara unsurlarını konuşlandırdı. Şimdi bunu donanmayla desteklemek istiyor. Diğer bir deyişle, ABD Karadeniz’de bir donanma kuvveti haline de gelmeye çalışıyor.

Bu esnada, Türkiye Rusya ile inişli çıkışlı ilişkilerinin yeni bir “iniş” aşamasına gelmiş olacak ki, Ukrayna’ya insansız hava araçları satışı yapıyor. Hatta buna “satış” denemez, epey bir indirimle “hibe” görünümü taşıyor bu hamle. Ve bir yandan Ukrayna ile Rusya ilişkileri giderek daha gerilimli bir hal alıyor.

Türkiye bu gerilimlere Rusya’ya karşı bir taraf olarak dahil edilmiş görünüyor.

Başka deyişle, Türkiye’de meşruiyetini her gün giderek biraz daha yitiren ve ülkenin yasalarıyla, hatta anayasasıyla oynayarak iktidarda kalma ömrünü uzatmaya çabalayan AKP-MHP koalisyonu, ABD’nin dümen suyunda yeni bir maceraya yelken açıyor.

Ekonomik krizin mantık sınırlarını aşmış olması; İran’a yaptırımların delinmesi, dolayısıyla Halkbank davası; halka 3 milyar dolara mal olan rafa kaldırılmış S-400 krizi; iktidar çevrelerinin yurtdışı bankalarında duran milyarlarca doları gibi başlıklar kuşkusuz bu işte başlıca “motivasyon”ları oluşturuyor. ABD ne derse yapacak hale gelmiş bir iktidardan söz ediyoruz.

Gerek Kanal İstanbul projesi, gerek Montrö’nün tartışmaya açılması, ABD’nin Karadeniz’e filo çıkarmasını sağlayacak yeni bir hamleden bağımsız düşünülemez.

Amiraller bu durumu en iyi çözümleyen kesim. Hayatları bu dengeleri çalışarak geçmiş. Karadeniz’deki “statüko”nun bozulmasından doğacak büyük tehditleri, ki bu Türkiye’nin olası bir savaş haline dahil edilmesini de içerir, gayet net bir biçimde görüyorlar. Aslında, yayınladıkları bildiri de bunu anlatıyor.

Dahası, Rusya’yla gerilim siyasetinin sadece Karadeniz’le sınırlı kalmayacağını, Suriye üzerinden yeni bir savaş dalgasının gelişebileceğini hatırlatmaya gerek yok sanırım.

Siper kazan, sonunda savaşa girer.

GEÇMİŞTEN BİR ÖRNEK

Burada bir hatırlatma daha yapmakta yarar var.

Fethullahçıların koalisyon ortağı olduğu dönemde Ergenekon ve bağlı operasyonların en çok Deniz Kuvvetleri’ni hedeflediğini söylemek yanlış olmaz.

Bunun bir nedeni, 2008’de Gürcistan’da Rusya destekli Osetya krizinin doğurduğu sorunlardı. O dönemde ABD’nin Karadeniz’e “insani yardım” bahanesiyle savaş gemisi çıkarma hamlesi, karşısında Deniz Kuvvetleri’ne bağlı amirallerin Montrö itirazını bulmuştu. Ergenekon, Balyoz gibi operasyonlar, ABD açısından “gereksiz” hale gelmiş bu yükü kaldırmak üzere başlatıldı.

TSK içindeki Fethullahçı örgütlenmenin önü de böyle açıldı.

Artık açıkça görüldüğü üzere bir CIA-Fethullah operasyonu olan Hrant Dink suikasti “başlama vuruşu”ydu. Ve tüm soruşturmalar, o dönemde Fethullahçıların operasyon aleti olarak kullanılan Taraf Gazetesi‘nin CIA bavulundan çıkma yayınlarının üzerine bina edildi.

O dönem iktidardaki tarikatlar koalisyonu, sırf tarikatların nüfuzunu güçlendirmek için CIA ile işbirliği yaparak kendi ordusuna kumpas kurdu.

AMİRALLERİN İKİNCİ MESAJI

Emekli amirallerin bildirisindeki ikinci açık mesaj da burada anlam kazanıyor.

Tüm halka açıkça diyorlar ki, “Tarikat kullarının silahlı kuvvetlerde işi yoktur, olmamalıdır.”

Bu vurguyu niye yapıyorlar? Kimilerinin öne sürdüğü üzere “vesayetçi”, “darbeci” veyahut başka bir “bilmem ne” oldukları için mi?

Hiç de öyle değil.

Fethullahçı darbe girişiminde de açıkça görüldüğü üzere, Türkiye’de ABD’nin rızası hilafına bir darbe, girişim düzeyinde bile söz konusu olamaz.

Emekli amiraller, ordunun içine tarikat kullarının doluşturulmasını, tarikatların tüm ülkenin geleceğini tehlikeye atacak yeni darbelere zemin sağlaması olarak değerlendiriyor.

Tarikat kulu, yasalara, TSK söz konusu olduğunda askeri hiyerarşiye değil tarikat şeyhine bağlıdır. Yine Fethullahçı darbe girişimi bu yalın gerçekliğin açık kanıtıdır.

Dolayısıyla, orduda takkeli-sarıklı amirallerin, generallerin dolanıyor olması, tüm bir Türkiye halkı için tehdit demektir. Yarın bunlar, tarikat çıkarları doğrultusunda orduyu böler ve ülkeyi kan gölüne sürüklerler. Senelerce “irtica tehdidi” çalışmış ordu personeli bugün bu konuda bariz bir uyarıda bulunuyorsa dikkate almayacağız da ne yapacağız?..

DARBE Mİ, DİKTATÖRLÜK MÜ?

Ne var ki, iktidar ömrünü uzatmaya çalışan ve halkın çıkarlarını değil yurtdışı hesaplarını düşünen iktidar mensupları bu uyarıları bir “darbe çağrısı” gibi yansıtarak kendilerine yeni bir manevra alanı yaratmaya çalışıyor.

Neymiş? “Milli irade”ye tehditmiş!

Öyle bir şey yok tabii.

Kendini “milli irade”ye eşitlemiş ve giderek küçülen bir azınlık, gasp ettiği Yargı ve zor aygıtları marifetiyle ülkede istediği gibi at koşturacağını düşünüyor. Bu düzenin devamından nemalanan çığırtkanlar da iktidarın cühela takımı üzerindeki etkisini muhafaza etmek için her türlü düzenbazlığa başvuruyor.

Türkiye’nin üzerindeki esas tehdit tam olarak bu rejimin kendisidir. Bu rejimin varlığı nedeniyle Türkiye her türlü uluslararası komploya açık hale gelmiştir.

Amirallerin son derece “düzen içi” bildirisi, bu yalın tehlikeye dikkat çekiyor, o kadar.

Yani, amirallerin bildirisinde bir “darbe çağrısı” değil, akılsız bir diktatörlüğün ülkeyi sürüklemekte olduğu felakete vurgu var.

NE YAPMALI?

Eskiden “Ne Amerika ne Rusya, bağımsız Türkiye” diye bir slogan vardı. O gün nereye denk düştüğü tartışılabilecek olan bu slogan bugün bize bölgede izlememiz gereken rotayı yalın biçimde anlatıyor.

Emperyalistleşme niyetiyle hareket eden Rusya ile onu dizginlemek üzere planlar geliştiren ABD arasında salınıp duran bir Türkiye‘nin geleceği olamaz.

Bizim geleceğimiz, kendi bağımsız hattımızı inşa etmekten geçer. O da, bölgemizde çatışmaya yol açacak her şeye karşı “yatırım yapmak” demektir.

ABD donanmasının Karadeniz’de işi ne? Türkiye’nin işi ABD donanmasına peşkircilik yapmak mıdır? İşte bugün Montrö’nün savunusu bu yüzden önemlidir. Sadece rant değil, Montrö’nün delinmesi de demek olan Kanal İstanbul saçmalığı engellenmelidir.

Tüm bölgeye yönelik bir “barış planı” açıklanmalıdır. Bunun içinde Kürt meselesinin demokratik çözümü başta olmak üzere, Suriye’deki savaşın durdurulması ve demokratik bir Suriye’nin inşasına dönük Türkiye’nin yapabilecekleri, boğulan Kıbrıs halkının üzerindeki cenderenin kırılması ve Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki savaş halinin bitirilmesine dönük atılabilecek adımlar yer almalıdır.

Tarikatların kamuya, hele elinde silah bulunduran ordu ve polis teşkilatına hakim hale geldiğini biliyoruz. Tarikatlar kapatılmalıdır. Devlet kuruluşları içindeki etkinlikleri tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılmalıdır. Eğitim sistemi üzerindeki kara bulut da yok edilmelidir. İmam Hatipler kapatılmalıdır, zorunlu din derslerine son verilmelidir. Ve nihayet, kara delik gibi bütçe emen ve hurafe yayıp iktidara yaltaklanmak dışında hiçbir faydası olmayan Diyanet kapatılmalıdır.

Takdir edersiniz ki, bunlar “sosyalist” tedbirler falan değil.

Lakin Türkiye öyle bir yer haline geldi ki, bu son derece düzen içi olan “milli bağımsızlık”, “yurtta sulh cihanda sulh”, “laiklik” vurguları, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki tuğlalar bile ortadan kalktı ve artık düzen içi hamlelerle yeniden tesis edilebilir olmaktan çıktı.

Bunun sebebi, Türkiye’nin İslamcı-faşist kadrolar eliyle maruz bırakıldığı karşıdevrim sürecinin hayli ilerlemiş olmasıdır.

Öte yandan, karşıdevrimin siyasi, iktisadi ve kültürel etkileri mevcut pısırık muhalefetle yok edilemez. Pısırık muhalefet, emperyalizmin icazetiyle iktidara gelse bile toplumun hücrelerine nüfuz etmeye başlamış olan karşıdevrimin etkileriyle başa çıkamayacaktır.

Bu nedenle, Türkiye’de “demokrasi” ve “laiklik” meselelerinin bile birer devrim konusu haline geldiğini pekala söyleyebiliriz.

Başka deyişle, Türkiye’nin geleceği, sosyalistlerin liderliğinde örgütlü bir işçi sınıfı müdahalesine bağlı hale gelmiştir.

İnanıyorum ki, mevcut iktidar gidecektir. Ama Türkiye’ye büyük kötülükler yaparak gidecektir.

Bu kötülüğü en aza indirmek ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için mücadele edeceğiz.

Sürekli olarak gericiliğe sevimli görünmeye çalışan pısırık muhalefetin bir şekilde iktidar olması halinde de, onu zorlayacak ve İslami-faşist gericilikle savaşacak bir işçi sınıfı partisinin varlığı ve güçleniyor olması ülkenin mümkün olabilecek tek garantisidir.

Bugünün en yakıcı görevi, böyle bir partinin inşasıdır. Hatta başkaca bir gündemimiz yoktur.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,393BeğenenlerBeğen
17,560TakipçilerTakip Et
1,390AboneAbone Ol