23 Haziran: ‘Yerli ve Milli’ Devrim?!


AKP’nin, ayak bastığı her yeri kurutup ranta çevirme sevdasından siyaset alanı da payına düşeni alıyor. Uzunca zamandır, halk yararına hiçbir çözüm üretmeksizin yarattığı rantla ayakta kalmaya çalışan AKP’nin kara delikleri de büyüyor.

ABD ile Rusya arasında salınırken şişirdiği dış siyasetin en son hangisine temas edip patlayacağını kestirmek güç. Şimdilik ibre ABD’den yana. İç siyasetin son altı ayını seçim adı altında kurulan tezgahta zararına satış yaparak geçiren AKP’nin durumu, aynı pazarda tezgah açıp siftahsız kapatan “sol”un durumu kadar düşündürücü. Ekonomideki kara delikler ise, bugünlerde devam eden zam furyasıyla kapanacak gibi değil. Sıkıntı daha büyük. Durum ürkütücü.

AKP’nin, tükettiği siyaset alanında, vitrini canlı tutma girişimleri de boşa çıkıyor; MHP ile Cumhur İttifakı ağır gelmeye başladı. Götürüsü getirisinden çok. Beka meselesi elinde patladı. Seçimlerde muhataplarını terörist suçlamasıyla etkisizleştirmeye çalıştıkça halkın “teröristlere” ilgisi artarak devam etti. Türkiye İttifakı, gerektiğinde tekrar ısıtılmak üzere buzdolabına kaldırıldı. ABD’nin askeri ve ekonomik yaptırımlarını tetikleyecek olan S-400 teslimatı yapılmak üzere. G-20’deki görüşmede, Trump’ın “Hollywood seti” benzetmesinin içinde sırıtarak kaybolan AKP heyeti ve Erdoğan, S-400 konusunda Trump’ın kıyak geçeceğine inanıyor. Bizim bakkal Burhan aga inanmıyor. Parti içi muhalefet sesini yükseltmeye başladı. Engellemek üzere açılan ilk soruşturma Babacan’a nasip oldu. Oynuyorlar. Herkese seyir gerek!

Seçimde CHP’yi destekleme kararı alan HDP, Öcalan’ın mektubundaki “tarafsızlık talimatı”na uymadığı için bir kez de bu yüzden vatan haini ilan edilirken az kalsın Öcalan’dan “yerli ve milli” bir yavrukurt çıkartıyorlardı. Süre yetmedi. Memlekette hukuk ayaklar altına alınmış, darmadağın edilen yargıdan kalan mahkeme salonları Saray’a bağlanmış ama daha önce CHP’nin genel başkanlığına oynayan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Metin Feyzioğlu işi gücü bırakmış S-400 övüyor. Manzara bu.

Bu koşullarda yenilenen seçimde, İmamoğlu kazandığı için AKP’nin iktidardan düştüğünü zannedenler oldu. Öyle bir şey yok arkadaşlar. Daha sakin lütfen. Hem, tıpkı cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Muharrem İnce’nin dediği gibi “devri sabık yaratmak peşinde değiliz” diyen bir belediye başkanı için bu kadarı biraz fazla şey olmadı mı sizce de?

Evet, başlıyoruz.

İmamoğlu ne kazandı?
YSK’nın da açıkladığı üzere, 23 Haziran seçim sonuçları itibarıyla Ekrem İmamoğlu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazandı. Bu sonuç, sebepleri çok iyi anlaşılabileceği gibi insanlarda büyük bir coşku yarattı. Gezi’den sonra insanların tekrar bu özgüveni hissetmeye de ihtiyacı vardı. Doğrudur. Biraz da gerçekçi olunabilse, kazanılan bu zaferin tüketimi sırasında daha dengeli bir beslenme modelinden söz edilebilirdi. Yalnız, bu süreçte, hiç beklenmedik isimlerden çok erken değerlendirmeler de geldi. Hatta, kimi sosyalistlerimizin CHP ve müttefikleri ile tebrikleşirken “kutlu İstanbul zaferi” coşkusunu ölümsüzleştirip gelecek nesillere birer fotoğraf bırakmak için Osmanlı tuğrası altında verdikleri pozlar vb… Enteresandı.

Yapılan değerlendirmelere dışarıdan baktığınızda kapıldığınız duygu ister istemez şu; İmamoğlu bir devrimci. Binali Yıldırım’ı bitirdi, Erdoğan’ı alt etti. CHP ve müttefikleri, İmamoğlu önderliğinde İstanbul’da devrim yaptı.

Oysa gerçekte olan şudur: Egemen sınıfın, bir sonraki başkanlık seçimleri için Erdoğan’a alternatif olarak görmekten memnuniyet duyduğu bir neo-liberal muhafazakar olan İmamoğlu henüz belediyeyi değil, şu an için sadece mazbatayı kazanmıştır. Belediyeyi de kazanmak için önünde çetin yollar, pazarlıklar, yetki kavgaları var.

Bu, işin bir yönü. Bir diğer yönü de şu; Her şey çok güzel olacak mı? Yanıtlayalım: Olmayacak.

Peki, seçim akşamından itibaren başlayan o şaşırtıcı değerlendirmeler neydi, 23 Haziran ne kazandırıp ne kaybettirdi ve seçim sonuçlarını nasıl değerlendirmeliyiz?

AKP’nin, İstanbul başta olmak üzere kaybettiği diğer büyükşehirlerdeki etkinliğini tekrar kazanmak üzere giriştiği yetki operasyonları sonrası durumun ne olacağı kestirilememektedir. Bununla yetinilmeyeceği, Erdoğan’ın hukuk tanımaz yönelimleri ve yargı eldiveniyle sürecin AKP lehine büküleceği açıktır.

Erdoğan, zamana ve zemine göre şekil değiştiren yerli ve milli faşizmin incelikleri üzerine kafa yorup buna rağmen kafa göz yaran “titiz” uygulamalara imza atarken, kurduğu sisteme “tek adam rejimi” deyip durmayı bir anda bırakıp “diktatör” demek zorunda kalabileceğimiz ani gelişmelere açık hale geldi memleket, hamdolsun! Belki, S-400’lerin bu topraklara inişiyle beraber başımızda konfeti gibi patlayacağı hissi uyandıracak kadar anlamı yumuşatılmış ABD yaptırımları memleketteki genel uyku halinin orta yerinde ayı böğürtüsü gibi patladığında…

Şu sıralar İmamoğlu, alt ettiği söylenen bu Erdoğan’dan randevu almak, kendisini bitirmeden önce çay içmek için sözleştiği Binali Yıldırım’la bir yemek randevusu ayarlamakla meşgul. Mansur Yavaş da, AKP’nin girişimiyle atama yetkisini belediye meclisine devreden kararın Danıştay’dan dönmesi sonrası aynı ısrarın devam etmesi halinde Erdoğan’a çıkacağını beyan ediyor. Kimsenin aklına “halka çıkmak” gelmiyor. Arada mütevazi görünmek gerektiğinde, halk ancak “inilebilen” bir tabaka, malum!

Demokrasi kazandı mı?
Bu bahiste ilk olarak sözü, başarının mimarı olduğu söylenen Kılıçdaroğlu’na bırakalım. Seçim değerlendirmesi sorulan Kılıçdaroğlu, hissiyatını iki kelimeyle özetledi; Demokrasi kazanmış. Söylediği bu. Arkadaşlar, kendisinden üçüncü tekil şahıs olarak bahsedilmesi son derece sakıncalı olan “demokrasi”nin kendi kendine kazanmak veya kaybetmek gibi bir yeteneği, özelliği, geleneği yoktur. Gram altınla karıştırmamak lazım. Demokrasi, kazanmaz veya kaybetmez. Ancak, kazanılır veya kaybedilir. Demokrasi, Kılıçdaroğlu’nun halen devam eden ana muhalefet liderliği döneminde kaybedilmişti. Kazanılması henüz söz konusu değil. Zira, Kılıçdaroğlu’nun ana muhalefet lideri olduğu dönem boyunca, kendisinin de katkılarıyla demokrasi taksit taksit harcanmış, karşılığında muhalefet ettiğini sandığı AKP tarafından cumhuriyetin üzerine yeni bir rejim inşaa edilmiştir; Saray rejimi.

Saray rejimi yıkılmadan, bütün koşullarını Saray’ın belirlediği seçimlerden demokrasi çıkarmak, şapkadan tavşan çıkarmaktan farksızdır. Kendimizi kandırmayalım. Kılıçdaroğlu elinde sağa evrilen CHP’nin gösterdiği sağcı adayın AKP karşısında seçim kazanması seçimlerin demokrasiye katkısına, demokrasinin kazanmasına veya kazanılmasına değil, ancak bugüne kadar rakipsiz görülen Erdoğan’ın egemen güçlerle ilişkilerinde bazı pürüzler yaşayacağına işaret eder. Bir yerde, kendi iç meseleleridir, diyebiliriz.

Oysa asıl pürüz, mevcut siyasi ve ekonomik krizi yönetme şeklinin, yani Saray rejiminin kendisinin başlı başına bir kriz kaynağı olduğu gerçeğidir. Bu gerçek, 23 Haziran’da İmamoğlu’nun kazanmasıyla değil, Gezi olaylarıyla fiili olarak ortaya çıkmış, 7 Haziran 2015 seçimleri itibarıyla da resmiyet kazanmıştır. AKP’nin iktidarı kaybettiği o seçimde yaşanan sevinç ve heyecan da yine CHP’nin AKP ile yürüttüğü göstermelik koalisyon görüşmeleriyle boğulmuş, 1 Kasım seçimleriyle de gömülmüştür. Unutmayalım.

İlle de seçim güncelliği içinden bakmak gerekecekse, İstanbul’da İmamoğlu ile kazanan o demokrasinin, mazbatası gasp edilen onca belediyede nasıl olup da kazanamadığını düşünmek gerekir. Demokrasi parça başımı çalışıyor? Yurdun farklı bölgelerinde, hakim iklim koşulları nedeniyle metrekare başına düşen demokrasi miktarı değişkenlik mi gösteriyor? Saçmalamayalım.

Halkın kaynaklarını, kendisini destekleyecek yeni bir sermaye fraksiyonu yaratmak üzere devasa projeler üretmek için kullanan AKP halen iktidarda. Her biri halka eziyet ve maliyete dönüşen bu projeleri yine “halka hizmet” adı altında kendi reklamında kullanan AKP. Bu projelerden şirketlere kaynak transferini on yıllar boyunca otomatiğe bağlarken halkın önündeki on yılları ipotek altına alan AKP. Ve şimdi, egemen sınıfa dönük bir “albeni” yaratmak için AKP karşısında bu değil de şu sermaye bloğuna kaynak aktaracak işler üretip rüştünü ispat etmek durumunda olan İmamoğlu var. Yani, rekabet var. Ancak, onları oturdukları koltuklara taşımak üzere sandığa gidene kadar var olan halk, sandıktan sonra yok. Ama demokrasi kazandı! Güldürmeyin.

Yerli ve milli devrim!
Ekonomiyi sıcak para politikasının gittiği yere kadar götüren, sonrasında elde avuçta ne varsa satarak yoluna devam eden, “yüzyılın projeleri”yle kendisini ve yandaş şirketleri ayakta tutan AKP iktidarına karşı oluşan uçucu “anti-AKP” gazı üzerinden muhalefet yapmak oldukça eksik ve yeni hatalara açık bir perspektiftir. Bu ülke adına hiçbir ilerici projesi olmayan AKP iktidarına karşı mücadele verirken, uyguladığı neo liberal politikaların tümden reddi yerine anti-AKP / anti-Erdoğan çizgisinden ibaret bir tepkiyle hareket ederek sandığa gidilmişse ve bu tepkinin bir sonucu olarak bir diğer muhafazakar neo liberal desteklenmişse, burada bir sıkıntı vardır. AKP iktidarı boyunca muhalefet adına CHP’nin de farklı bir proje sunduğunu, muhafazakar ve neo liberal politikalara karşı bir tutum takındığını görmedik. Tersine, CHP giderek dozunu artırdığı neo liberal muhafazakar söylemi altı okun ucuna asıp seçim meydanlarına çıktı. Halen, ucundan muhafazakarlık sarkan altı oku sallayarak dolaşıyor. Sakınmak ve sorgulamak lazım. Demek ki, sandıktan İmamoğlu’nun çıkması da pek öyle devrim niteliğinde bir sonuç değil.

Alternatif sunamadığınızda, bunun bir sonucu olarak toplum, kaynağını biriken öfkesinden alan “kendiliğinden” tepkisini bir izdihamla sandığa yansıtır ve önünde duramazsınız. Daha ötesi, sizin de bu akıma kapılmanız ve ortaya çıkan sonuçtan kendi lehinize paye biçme alışkanlığı geliştirmeniz düşünce tembelliğinin fotoğrafını ortaya koyan bir işgüzarlıktır. Yansıması da dalkavukluktur.

Önceki yazımda belirtmiştim. Meclis muhalefetinin, 7 Haziran 2015’den beri iktidarı yenecek çoğunlukta oy kazanamamak gibi bir sorunu yoktur. Seçimleri kazandıktan sonra, iktidarı siyasal İslamcılardan devralmakta sorunu vardır. Çünkü basit; Çalıyorlar. “Millet iradesi” diyerek kutsadıkları sandık sonucunu tanımıyorlar ve iktidarı bırakmıyorlar. Ardından, bütün bir ülke tekraren sandık peşinde dolanıp duruyor. Kaybedilen zamana, harcanan ülke kaynaklarına, bu zaman boyunca hiçbir çözüm üretilmeksizin ertelenerek büyütülen sorunlara kimsenin dönüp baktığı bile yok ancak enkazın altında kalacak olan biziz. Örgütlü bir mücadele geliştirilemediği sürece, hiçbir koşulda durum bundan farklı olmayacaktır.

İmamoğlu’ndan medet ummak
Cumhuriyet Gazetesi’nden birkaç isim başta olmak üzere, CHP etrafında konuşlanan yazar, teorisyen, akademisyen arkadaşların ağırlıklı olarak etrafında kümelendiği iki görüş var. Birincisi, 23 Haziran’da iktidarın toplumu kutuplaştıran söylem ve taktiklerine karşı İmamoğlu’nun kucaklayıcı bir dil kullanarak “yöntem devrimi” yaptığı ve bundan sonra uzun vadeli düşünerek “içerik devrimi” ile yola devam etmesi gerektiği…

Cumhur İttifakı’na karşı sağda solda irili ufaklı ne kadar muhalif güç kalmış ise hepsini etrafında konsolide etme zorunluluğu bir “yöntem devrimi” ise, herhalde devrimin komutanı İmamoğlu değil, Selahattin Demirtaş’tır. Geçelim. Koltuğa oturur oturmaz, imamla dua ederek işe başlayan İmamoğlu’nun yapacağı atamalar, belediye işçileri ve kadrolar konusundaki tasarrufları, üreteceği ve uygulamaya koyacağı projelerin halkın beklentileriyle arasındaki mesafe belirleyici olacaktır ancak, mevcut dengeler açısından bakıldığında, egemen sermayenin taleplerine göstereceği duyarlılık da “içerik devrimi” hesabına dahil edilecekse, gerisini konuşmayalım. Göreceğiz.

İkinci görüş, ilk anda daha dikkate değer gibi görünüyor; İmamoğlu’nu bir lider olarak yaratmış ve benimsemiş olan dalga ile liderin kimliği arasındaki uyumsuzluğu kabul ediyor. Bununla beraber laik-halkçı muhalefeti ortaya koyduğu taleplere sadık kalmaya, Kürt siyasal hareketinin dışlanmasına karşı durmaya, siyasal İslam’la uzlaşma girişimlerine karşı duyarlı olmaya çağırıyor. Sosyalistleri de, krizin yükünün emekçilere yüklenmesi konusunda direniş göstermesi, bunun için muhalefet güçleri arasında eşgüdüm sağlaması konusunda uyarıyor. Muazzam iş bölümü, değil mi? Ancak, bu görüş de İmamoğlu’nu bir belediye başkanı olmaktan ziyade orta uzun vadede bir cumhurbaşkanı adayı olarak görüp kabul eden bir çizgiden esiyor. Mevcut şartlarda, İstanbul Belediye Başkanlığı da herhalde cumhurbaşkanlığı için bir staj alanı ve beklenti, ne zaman olacağı hatta olup olmayacağı şimdiden kestirilemeyecek bir cumhurbaşkanlığı seçimine endeksli. İmamoğlu’nu şimdiden muhalefetin doğal cumhurbaşkanı adayı olarak kabul edip benimsemek de bonus!

Lider yaratan dalga ile lider kimliğinin uyumsuzluğunu atlayıp önümüzdeki sürecin belirsizliğine, nasıl bir profil ortaya koyacağı konusundaki belirsizliği ekledikten sonra görünen tablo şu ki, bu görüş de amacını aşan öngörüleriyle taca çıkmış durumda.

Taca çıkarken teyit ettiği gerçek ise şu; Bu tip düşünce egzersizlerinin varlığı ve bir bakıma zorunlu olduğu algısı, solun yokluğunun bir tezahürüdür ve aslolan bu eksiğin giderilmesidir. Bu konuya döneceğiz.

Boykotçular yenildi mi?
Daha seçim akşamı, işi gücü bırakıp yine boykot yanlılarını “yenilenler” safında ilan eden “akademik” aymazlık dikkatlerden kaçmadı. Bunu yapan akıl, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce boykotun ilericiler için bir seçenek olamayacağını, hatta gerici bir politika olacağını söyleyenler kadar düşüktür. Çünkü, bugün İmamoğlu’nun bile fark ettiği gerçeği fark edebilmiş değiller. Tekrar edelim; İmamoğlu’nun, yaklaşık on puanlık farka rağmen kazandığı şey İstanbul değil, sadece mazbatadır. Sonrasında bütçe, proje onayları, imar planları vb gibi konularda yetki gaspı ve benzeri usulsüzlüklerle İmamoğlu’nun çalıştırılmayacağı, dahası hakkında açılacak davalarla indirilmeye çalışılacağı açıktır.

Bu süreç zarfında, İmamoğlu da, kah Esenler Otogarı’nı teknoloji üssü yapmak, kah Taksim Meydanı’nı herkesin keyif alacağı bir yer haline dönüştürmek türünden uygulamalara kalkışıp çalışıyor görünmek için elinden geleni yapacak, kendisini mümkün olduğunca görünür kılma gayretinde olacaktır. Hem kendisine oy verenleri konsolide edebilmek hem de böylelikle egemen sınıfa gerçek bir alternatif olduğu iddiasını işlemeye devam edebilmek için buna mecburdur. Artık, önemli olan yapılacak işler değil, verilecek görüntüdür. Bu oyunun kazananı halk değildir.

Bu arada, halen cinayetten sabıkalı kaçak mafya artığı Galip Öztürk’ün kızı tarafından işletilmeye devam ettiği söylenen Esenler Otogarı’na alternatifin ne olacağı da, bu alternatifi kimin işleteceği de konuşulmamaktadır. Kimlerin kimlerle iş tutacağı ise önemli bir mevzu.

Başkanlık sistemi, Türkiye İttifakı, Erdoğan’sız AKP tartışmaları ısıtıladursun, seçimden iki gün sonra verdiği tam sayfa ilanlarda Erdoğan da, “Ekrem’siz İstanbul” vaat etmiş, Cumhurbaşkanlığı adına İstanbul’da yatırımların devam edeceğini halka (esasen egemen sınıfa ve işbirliği içinde olduğu şirketlere) ilan etmiştir. Bütün bu saydıklarımızın pekala “hukuk” eli ile yapılacağı bellidir. Dolayısıyla bir yandan “yargı altın çağını yaşarken” bir yandan da “yok canım ne diktatörlüğü” algısının tozunun alınacağını öngöremeden, kazanılan şeyin AKP iktidarı ve Erdoğan’a karşı bir zafer olduğu yanılsamasına yaslanarak boykotçulara parmak sallamak, bunu yapmaya gönül indirmiş arkadaşlar için diplomayı Erdoğan’a kiraya vermektir. Şu satırları yazdığım an itibarıyla tabi olmak zorunda bulunduğum bazı ilkeler nedeniyle onlara tam olarak hak ettikleri tonda şey edemiyorum!

Sorun, İstanbul’un bir siyasal İslamcıdan alınıp, egemen sınıfa rüştünü ispat derdindeki bir diğer muhafazakar sağcıya kazandırmak idiyse, boykotçulara karşı atıp tutan bu “akademik kabile” başarılı olmuştur. 23 Haziran’da yarattıkları “yerli ve milli devrim” kutlu olsun. İmamoğlu ile kazandıkları kutlu zaferden ötürü kendilerini tebrik ederiz.

Bize göre sorun, İstanbul’un iki sağcı arasında el değiştirmesine aracılık etmek değil, kökten bir rejim meselesidir. Bunun, hele de bir yerel seçimde sandığa giderek tayin edilemeyecek denli kapsamlı bir iş olduğunu bilerek başlamak lazım. Boykot, işte bu iki sağcı seçenekle aramıza net bir çizgi çekmekti.

İmamoğlu, belediyedeki açılış merasimini makamında bir imam eşliğinde dua ile yapmış olmasının laikliğe aykırı olmadığını ve makamının kişisel alanı olduğunu iddia ederek bu konudaki eleştirilerden sıyrılmaya çalışıyor. Arkadaşlar, yapmayın. Kendinizi de bizi de yormayın. İmamoğlu’ndan ve bu CHP kafasından mevcut rejime alternatif çıkarma gayretiniz de, onları kendi ideallerinizle uyumlulaştırma çabanız da boştur. Bomboştur. Verdiğiniz oya yüklediğiniz beklenti ölçeğinde kaybettiniz ve kasa kazandı. Budur.

Sol için!
Kurulması gereken bir şey var: Kendisini egemen sınıfa rüştünü ispatla yükümlü gören bir muhafazakar kafadan devrimci çıkarmaya çalışmak, bunu teorize etmeye kalkmak, devlete ve iktidara dair bütün kuramları mevcut durumu izah için eğip bükmek bir yere kadar. Bir devrim programı ve devrimi kazanacağımız bir yol haritasından başka kurtarır tarafımız yoktur. Bunun ilk adımı, programı ve kadrolarıyla solda bu işi üstlenebilecek nitelikte bir parti inşasıdır.

Yıkılması gereken bir şey var; İmamoğlu’nun da kendisini kabul ettirmeye çalıştığı egemen sınıfın korumak ve sürdürmek istediği düzen ve bu düzenin dönem başkanlığını yürüten mevcut AKP iktidarı, yani Saray rejimi.

Solda, günümüz itibarıyla bomboş kalan bu alanda devrimci sol bir parti inşası, tuttuğunu koparan bir dalgayla buluştuğunda çok başka şeyler konuşuyor olacağız…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here