Gazete RED2019: Türkiye’de ‘IŞİD’ iktidarına doğru!

2019: Türkiye’de ‘IŞİD’ iktidarına doğru!

Özellikle 16 Nisan’dan sonra, Erdoğan’ın izlediği politikalara kendi danışmanlarının yanı sıra soldan yapılan kimi analizlerin de dolaylı olarak kaynaklık ediyor olması muhtemeldir.

Eğer öyle ise, en azından payı varsa, bir yandan bu analizlerde kendisi ve iktidarı açısından rahatlatıcı yönler bulması, bir yandan da bu analizlere dayanarak çok ciddi hatalara düşmesi olası…

ERDOĞAN’IN RAHATLIĞI

Erdoğan ve iktidarı açısından rahatlatıcı olması, esasen bu analizlerin genel sol açısından ağırlıklı olarak “sol”un ancak burnunun ucunu görebilecek kadar öngörü taşımasına, daha çok da günlük siyaset eleştirisinde boğularak orta ve uzun vadeli gerçekçi öngörülerden yoksun olmasına dayalıdır. Bu haliyle, Türkiye’de zaten örgütlenme sorununu henüz aşamamış solun bir gelecek öngörüsünde bulunabilmesi, buna bağlı olarak iktidara alternatif tezler üretmesi, halka dokunabilen bir program ortaya koyması imkansızdır. Gerçi, bu noktadan sonrası Erdoğan’dan çok solun sorunu sayılmalıdır. Tek adam rejimi, başka ne ister?

GELECEK OLAN GELDİ

Bir örnekle izah etmeye çalışacak olursak, bugün “Türkiye, sessizce İslami rejime geçiş süreci yaşıyor” demek, bugünün gerçekliğini tam olarak kavrayamamış olmak demektir. Özellikle 1 Kasım sonuçları ile Türkiye’ye gelecek olan “şey” gelmiştir. 16 Nisan referandumuyla da, gelmiş olan bu “şey”in kurumsallaşma süreci tamamlanmaktadır. O şey, Siyasal İslam’dır. Erdoğan açısından, kurumsallaşma sürecinin “bir terslik olmaz ise” 2019’da tamamlanması ve neoliberal düzen üzerine inşa edilen Siyasal İslamcı iktidarın ilanı için kronometre çalışmaktadır. Bu süreç, bir hazırlık değil tamamlanma sürecidir.

“Türkiye, sessizce İslami rejime geçiş süreci yaşıyor” diyebilen “sol”un, önünde bunun yerleşmesi için bir 15 yılı daha varmış rahatlığı ile analizler döktürmesi, yaşadığı gerçekliği henüz tam olarak kavrayamamış olması, dolayısıyla durumun aciliyetinin gerektirdiği örgütsel ve programatik adımları zamana yayması ancak iktidarın elini rahatlatır. Atı alan Üsküdar’da dört nala dolanmaktadır!

ERDOĞAN’IN RİSKLERİ

Bununla beraber, yine Erdoğan ve iktidarı açısından bu analizlere dayanmanın oluşturacağı riskler de aynı gerekçeye dayalıdır. Zira, solun bir kısmı tarafından Erdoğan iktidarı, emperyalizm açısından vazgeçilmez görülmektedir. Bu da, Erdoğan iktidarını ne yaparsa yapsın sürdürülebilir görmenin tezahürü olarak öne çıkmaktadır.

Bu değerlendirmenin bir örneği de, sola göre, 16 Nisan’dan önce Avrupa, daha özelde Avrupa’nın lokomotif ülkesi Almanya ile tırmandırılan polemiğin, referanduma dönük kısa vadeli ve geçici bir gerilim olduğu varsayımıdır. “Sol”a göre bu gerilim, bir danışıklı dövüş olarak sahneye konmuştu! Hem Almanya’da referandum için oy verecek olan gurbetçileri sandıkta AKP’ye kanalize etmenin hem de bu yolla içeride milliyetçiliği köpürtmüş ve MHP’yi de yanına çekmiş olan AKP’nin milliyetçi oyları garantilemesinin bir aracı olarak değerlendirilmişti. Oysa, daha çok sola gerekli olan “tutarlılığı” keşfetmiş olacak ki, 16 Nisan’dan dört ay sonra bugün bile Erdoğan’ın bu polemik ve gerilim iştahı doymuş görünmüyor. Gerilim ısrarla sürdürülüyor. Türkiye’de Alman şirketlerine verilen ciddi ihalelere, 700 Alman şirketi hakkında başlatıldığı söylenen istihbarat ve soruşturma iddialarının inkarına rağmen bu gerilimin sürdürülmesinin nedenleri olduğu gibi, siyasal ve bu aşamadan sonra herhalde ekonomik sonuçları olacaktır.

Alman şirketleri, Türkiye’deki ihale bostanından en büyük projeleri toplarken, Türkiye’nin AB ve Gümrük Birliği süreçlerinden izolasyonu sürecinin iki taraflı olarak işletilmesi, Türkiye’nin yarı sömürge ülke niteliğinin derinleştirilmesinin yanı sıra başka ve çok önemli sonuçlar da doğuracaktır. Bir cümleyle açacak olursak, yabancı sermayenin az gelişmiş bir ülkede kendisine sunulan teşvikler ve özel şartlarla yatırım yapması (ihtiyaç duyacağı yan sanayi ve hizmetler de düşünüldüğünde) bu yatırımla istihdam, vergi geliri, dış ticaret hacmi yaratması, yaratacağı ekonomik ve sosyal katma değerin küçük bir bölümünü ağır sömürünün karşılığı olarak o ülke ekonomisine kazandırması başka şey, alınan ihalelerle (özellikle son dönemde “doğuştan özelleştirilmiş kamu yatırımları” görünümündeki Kamu Özel Ortaklığı formülüyle) ülke kaynaklarının çok uzun vadeler için sömürüye açılması başka şeydir. Erdoğan’ın olmasını arzu ettiği anonim şirket yönetiminden ziyade bir hal komisyoncusu gibi davranan AKP iktidarı için ekonomi yönetimi, bu kadar basitleştirilmiş bir tezgahtır!

AT PAZARLIĞI

Kestiği raconlarla, gerek ekonomi gerekse dış politikada ancak at pazarlığına girebilen, kendi iktidarını sürdürülebilir kılmak için ülke kaynaklarını peşkeş çeken AKP için esas olan ülke ekonomisinin gelişmesi, istihdamın artırılması, dış borç dengesinin sağlanması, bütçe açıklarının kapatılması, milli gelirin artırılması değil, sağlanan sömürü mekanizmaları üzerinden kendisini vazgeçilmez kılmaktır.

Ancak, solun da fazlasıyla eksik değerlendirdiği üzere, ülkedeki asgari ekonomik, demokratik ve hukuki ihlallerin iktidar tarafından süreklileştirilmesi, bir noktadan sonra kapitalist sistemin sömürü çarkının dişlilerini gerek içeriden “tüketim tarafından” gerekse dışarıdan “yatırım ve finansal hareketler tarafından” sıyırmaya başlar ve bozar. O iktidarla “işbirliği” imkanları daralır ve tıkanan kanalları açmak için bir takım girişimler kaçınılmaz olur!

Ortadoğu’da önce kimi ülkelere yönelik olarak başlatılan “demokrasi” ihraçlarının da, peşinden gelen Arap Baharı’nın da amacı temel olarak kapitalist sistem için daralan kanalları açmak idi. Ve, sıranın Türkiye’ye geleceği sır değildir. Buna rağmen Erdoğan iktidarı, kendi varlığı ve çıkarlarını ülke varlığı ve çıkarlarının önüne koyarak, emperyalizm tarafından Türkiye’ye “demokrasi ihracı” için uygun zemin yaratmakla meşguldür.

Görebildiği kadarıyla, kendisi ve iktidarı açısından riskleri minimize etmenin yegane yolu, Saray’dan ibaret gördüğü Türkiye’yi haraç mezat emperyalizmin ve tabii ki Arap sermayesinin sömürgesi haline dönüştürüp, sosyal bakımdan dış dünyaya kapatmak ve Siyasal İslam’ın en ilkel, en acımasız yüzüyle yönetmektir.

Başta Almanya olmak üzere, Avrupa ile tırmandırılan gerginliğin bir sonucu olarak AB sürecinden kendi isteği ile ayrılmak yerine onlar tarafından tecrit edilmenin imkanlarını zorlayarak “meşru” bir karşıtlık ve “mağduriyet” yaratma çabası bu politikanın ürünü olarak görülmelidir. İzolasyon sonrası, AB süreci nedeniyle bağlı bulunduğu hukuki normlardan azade kalmak, yanı sıra bu süreç boyunca bozulan mali ve ekonomik yapının yükünü, bozulan ilişkiler sonrası Avrupa’dan gelecek “ekonomik darbe” ile manipüle etmek, AKP açısından bu sürecin iki önemli getirisidir; “Bizi kıskanıyorlar” çizgisinden “bizi çökertmeye kalktılar, bize ekonomik darbe yaptılar, bize ekonomik savaş açtılar” çizgisine yatay geçiş!

KEPÇE İLE KAZAN

Sadece Avrupa ile bitmiyor elbette. Aynı gerekçe Amerika için de mayalanmaktadır. Ortadoğu kazanına salladığı kepçenin her seferinde boş çıkması, sadece Erdoğan’ın tuttuğu kepçe sapının kısalığından değil, Amerika’nın artık kazanı Erdoğan’ın uzanabileceğinden daha yukarıda tutmasındandır. Ortadoğu’da artık gemisini kurtaran kaptandır. Ancak, Erdoğan’ın bu gemilere -bir çımacı olmaya razı- bütün başvuruları geri çevrilmektedir.

Neredeyse sonu gelmiş Trump iktidarından bağımsız olarak, Amerika’da devam eden Reza Zarrab (ve bağlı olarak Hakan Atilla) davaları nedeniyle, kamu bankaları (ve muhtemelen TMSF gibi kamu kurumları) üzerinden Türkiye’ye kesilecek ekonomik ve siyasi faturaların tebliğ tarihleri yaklaşmaktadır. Zaman zaman gündeme gelen erken seçim tartışmaları, esas olarak bu süreçlere ilişkin “beklenmedik” bir gelişme olmasına bağlıdır. Trump yönetiminden beklentilerini sıfırlayan Erdoğan’ın, Amerika’da Trump’ın iradesini aşan yerleşik yargı geleneği ve buna bağlı olarak Zarrab & Atilla davalarında çıkacak yargı kararlarını ve ağır sonuçlarını “ABD karşıtlığı” ile maniple etmek üzere sürdürdüğü hazırlıklar göz ardı edilen bir başka noktadır. Bunun için Güneydoğu sınırında sürekli askeri hareketlilik rüzgarı estirerek Kürtler üzerinden yapılan bir taşla iki kuş, üç tavşan, dört tilki vurma hesapları Şam’dan, Erbil’den Musul’dan, Menbiç’ten, Rakka’dan sonra Afrin’den de dönecektir. Ortadoğu kapıları, göstermelik havan topu atışları dışında Erdoğan’a kapanmıştır.

RUSYA’YLA DURUM

Diğer taraftan Rusya ile yapılan onca stratejik enerji anlaşmalarına rağmen, Türkiye’nin henüz ne turizmde ne domatesin başrol üstlendiği gıda ihracatında ne diğer başlıklarda göstermelik de olsa bir sonuç elde edememiş olması, daha önce kesilen raconların bir sonucudur ve dahası yoldadır. Rusya ile sürdürülen diplomasi için kullanılan “geleceğe dönük siyasi, askeri, ekonomik anlaşmalar” vb gibi ağır başlıklar, geçenlerde İran’la -aynı zamanda Rusya’ya karşı- imzalanan anlaşma ile hafif ateşte buharlaştırılmıştır. (pravdareport.com / 18.08.2017 / Turkey and Iran sign military agreement against Russia / Aydin MehdiyevPravda.Ru – TIKLAYIN)

Fırat Kalkanı operasyonları boyunca, TSK ve himayesindeki ÖSO birliklerinin çoğunlukla tek kurşun atmadan IŞİD’in boşalttığı yerlerde ilerlemiş olmasına rağmen Erdoğan’ın “tüm terör örgütleri ile beraber ‘DAEŞ’e karşı da ciddi mücadeleler veriyor görüntüsü” çizmesi ve üç binin üzerinde DAEŞ militanının öldürüldüğünü iddia etmesinin, daha önce Rusya’nın uydu görüntüleri ve belgeleriyle açıkladığı “IŞİD’le petrol ticareti”ni unutturması beklenemez. Türkiye’de ise, IŞİD hücre evlerini haberleştiren muhabirler twit paylaşımları bahane edilerek tutuklanırken “canlı bomba zanlısı olarak” veya “eylem hazırlığında” yakalanan IŞİD militanlarının salıverilmeleri sıradanlaştırılıyor. Avrupa başta olmak üzere, dünyanın bir çok yerinde artmaya başlayan IŞİD saldırılarını yapan ve yöneten militanların Türkiye bağlantıları da yakında sırıtacak bir başka ciddi sorun olmaya adaydır.

Tutuklu yabancı gazeteciler üzerinden yabancı ülkelerle yürütülen “rehine pazarlıkları” iddiası ayyuka çıkmıştır.

İÇ SAVAŞ SEÇENEĞİ

Mevcut gelişmeler, sivil düzeyde bireysel silahlanmanın önünün açılması ve silahlı örgütsel yapıların oluşturulmasını, bu yapıların kuruluş ve kullanım amacını da artık 2019 bağlamında düşünmemizi zorunlu kılmaktadır. İç savaşın bir ihtimal olmaktan çok bir seçenek olarak öne çıkacağı 2019!

7 Haziran seçimlerinden sonra tamamen AKP’nin yürüttüğü politikalara ve oluşturduğu gündemlere teslim olmuş CHP, 16 Nisan referandum sonuçlarını meşrulaştırmak dışında hiçbir varlık göstermemiş ve bundan sonrası için bunu yapabilme imkanlarını da Erdoğan iktidarına hediye etmiştir. HDP’nin neredeyse tümden tutuklanmış olması ise, aynı dönemde takındıkları tutumu –sonuçları itibarıyla çıkarılması zorunlu dersler dışında- önemsizleştirmektedir.

Abdurrahman Dilipak, Ömer Turan ve Takvim Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ergün Diler’in “kadrolu cin” açılımı, Erdoğan iktidarının sadece dış politikayı değil, 2019 itibarıyla Türkiye’nin kepenklerini indirdikten sonra iç politikayı da kurşun döküp muska yazarak yönetip yürüteceği yakın zamanların habercisidir!

Türkiye’de sular ısınarak, 2019’da bir “IŞİD” iktidarının yönetimine doğru akmaktadır.

15 Temmuz’dan sonra Erdoğan, bugüne kadar koltuklarını koruyan Hakan Fidan ve Hulusi Akar için, “dereyi geçerken at değiştirilmez” demişti. Halen koltuklarında oturduklarına göre dere henüz geçilmemiştir.

Dahası, dere yatağında kaynayarak yükselen sular nedeniyle geçilmesi imkansızlaşmaktadır!

SOL NE YAPMALI?

Türkiye Solu, “beklenmedik” bir gelişme olmazsa 2019’da gerçekleştirilecek seçimlerde kendisini yeni bir Ekmeleddin vakasıyla karşı karşıya bulmak, sonrasında Türkiye’nin geleceğini kendi varlığıyla beraber bir IŞİD yönetimi altında zindana gömmek istemiyorsa bugünden tezi yok, alternatif mücadele yöntemlerini kurmak ve yola çıkmak zorundadır.

Bu işin 2019’a kalmayacağına dair işaretler alarm verirken, Türkiye Solu’nun halkla beraber kazanmak zorunda olduğu bu mücadele dışında, kendiliğinden gelişmesi muhtemel hareketler de dahil olmak üzere  tüm seçeneklerin sonu, hem kendisi hem de halk için ciddi bir yıkım ve ağırlaştırılmış müebbettir!

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,821BeğenenlerBeğen
17,104TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol