Yeni rejim ittifakı ve 31 Mart vakası!

Alın size seçim, alın size ‘milli irade’!..

31 Mart’ta sandıklar kurulacak. Bunun bir yerel seçim olduğu iddia ediliyor. Oysa, 31 Mart için hazırlanan iktidar oyunlarına karşı bir “halk oyunu” tertip edilemediği sürece sandığa gitmek, seçime katılan partiler arasında paylaşılacak rantın taksimi ve AKP’nin yürüttüğü karşıdevrimin kurumsallaşması için noterlik yapmaktan farksız olacak.

YENİ REJİM İTTİFAKI

İttifak, belirli grupların çıkarlarını korumak amacıyla birlikte hareket etmek üzere anlaşmaları, birbirleriyle uyumlu hale gelerek ilişki kurmaları demektir. Bu ilişkiler gizli ya da açık kurulur ve yürütülür. Askeri ittifak, ticari ittifak, siyasi ittifak vb olmak üzere farklı amaçlarla ittifaklar kurulabilir.

Türkiye’de de, 24 Haziran seçimleri öncesinde ittifaklar kuruldu. Alışageldiğimiz ittifaklar, seçimlerden sonra tek başına hükümet kuracak çoğunluğa erişemeyen partilerden en çok oyu alan partinin koalisyon kurmak üzere diğer bir veya birkaç parti ile ittifak kurması idi. Ancak, AKP’nin ülkeyi yönetebilecek yetkinlikte olması bir tarafa, 7 Haziran seçimleri gösterdi ki artık seçimlerde ülkeyi tek başına yönetecek çoğunluğu sağlayabilen bir parti de değildir. Dolayısıyla, istisna olan 1 Kasım seçimlerini ayrı tutarsak 24 Haziran seçimlerine, seçim öncesi oluşturulmuş koalisyonlarla girildi. Böylelikle AKP, ülkeyi tek başına yönetebilecek gücü seçimler yoluyla tek başına elde edemeyeceğini resmen ilan etmiş oldu. Enteresan biçimde bu hamle, Türkiye siyasetinde anında karşılığını bulmuş, seçimlerin hemen öncesinde Anayasa’ya aykırı bir durum oluşturmasına bakılmaksızın güya CHP’nin de bir karşı hamle olarak ittifak arayışına girmesiyle normalleştirilmiştir.

AKP ve MHP’den oluşan (BBP ve VP tarafından da desteklenen) “Cumhur İttifakı” karşısında CHP, İYİP, SP ve DP’den oluşan “Millet İttifakı” var. AKP’nin iktidarı bırakmamak üzere kurduğu ittifakın “yasal” zemini de, ilgili kanun değişiklikleri de sadece ve sadece AKP’nin yani Saray rejiminin varlığını sürdürülebilir kılmak üzere uygulamaya konmuşken, başta CHP olmak üzere Millet İttifakı da bu uygulamaların tamamına açık destek vermiştir.

Durum, “devletin bekası” ambalajı içinde sunulmuşsa da bunun apaçık “Saray rejiminin bekası” meselesi olduğunu biliyoruz. Seçim yasasında değişiklik, YSK yasasında değişiklik, dokunulmazlıkların kaldırılması, Suriye ve Irak tezkereleri gibi AKP açısından hayati öneme haiz olan tüm değişiklikler başta CHP olmak üzere Millet İttifakı’nın açık desteğiyle onaylandı. Ama baksanız, Millet İttifakı Cumhur İttifakı’na karşı kurulmuştu. Bu destekler olmasa, AKP’nin yeni rejim inşaasını bu rahatlıkla sürdürebilmesi mümkün olabilir miydi?

Son olarak, AKP İstanbul adayı Binali Yıldırım’ın Meclis Başkanlığı’ndan istifa etmemesi de Kılıçdaroğlu’nun “Anayasa’ya aykırı ama evet” onayıyla meşrulaştırıldı. Yetmedi, CHP İstanbul adayı İmamoğlu, konunun Yıldırım’ın kişisel takdiri olduğunu söyleyiverdi. Yetmedi, Yıldırım çıkıp seçimlerin zaten siyasi olmadığını söyledi de rahatladık!

O halde, Yıldırım’ın istifasını gerektiren bir siyasi etkinlik sayılmayan ve CHP tarafından da Yıldırım’ın kişisel takdirine bırakılan bu süreç esasen hepsinin mutabık olduğu gibi siyasi değil, ticaridir.

Sözün özü şudur; Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı’nın toplamı Saray İttifakı’dır. Saray İttifakı, AKP tarafından kurulan “yeni rejim ittifakı”dır. Bu yeni rejim, bir karşıdevrim yürütülerek inşa edilmektedir. Dolayısıyla, CHP’nin de içinde bulunduğu bu ittifaklar toplamı aynı zamanda bir “karşıdevrim ittifakı”dır.

KARŞIDEVRİM İTTİFAKI’NIN YEREL SEÇİM MOTİVASYONU

İttifakları oluşturan parti kalabalığından çıkan bütün sesler, sizi bir seçim olduğu motivasyonuyla sandığa gitmeye çağırıyor. Ancak, biri diğerinden ne kadar farklı olduğunu anlatıp sizi ikna etmeye çalışarak değil. Her birini aynı “sağcı” halkanın içinden maharetle atlarken izliyoruz; bu bir sirktir.

Hepsi sağcı ise, bu iki blok neden karşıt? Karşıt değil, öyle görünüyor. Çünkü, iktidar nimetlerinden faydalanmanın bir yolu olarak “muhalefet” rolü en az “iktidar” rolü kadar önemli ve gerekli. Birinin varlığı diğerine bağlı. AKP, varlığına anlam katacak meşruiyeti, kendisiyle sağcılık yarıştıran “CHP muhalefeti”nden alıyor. Diğerleri de kalan küçük boşluklar için dolgu malzemesi.

Yalnız, görev paylaşımı muazzam; AKP, iktidarın İslamcı yüzünü bizzat kurtarma rolünü üstlenmişken, milliyetçi yüzünü MHP tutturmaya gayret ediyor. İktidara “anti Amerikancılık” lazım olduğunda Erdoğan’ın mevzidaşı Perinçek devreye girip AKP’nin aslında Amerika’ya karşı savaştığını söyleyerek iktidar oyunlarının meşrulaştırılmasında birçok AKP’liden daha etkin rol oynamış oluyor. İdam gibi kimi konuların, sıkıştığında AB’ye kaş göz yapan AKP’nin ağzından çıkması çok şık olmayacağından BBP’nin sırtında. Sanki bu konu kendi kararı olmadığı sürece Meclis’e gelebilirmiş gibi, “gelirse imzalarım” deyip önünü açık tutan da Erdoğan’ın kendisi. Ama gelmiyor Meclis’e!

Anayasa’nın ihlal edilmesi mi gerekti? Ne önemi var canım? Kılıçdaroğlu ne güne duruyor? CHP, 24 Haziran öncesinde değiştirilen seçim kanunu, YSK’nın görevlerinde yapılan değişiklikler, dokunulmazlıkların kaldırılması, savaş tezkeresinin onaylanması gibi çok kritik konularda AKP’ye verdiği doğrudan desteklerle kendini yeterince ispat etmedi mi?

İYİP, MHP’nin olası kaypaklıklarına karşı her an AKP iktidarına yedeklenebileceğinin teminatlarını üreten sağlam bir stepne. CHP’den boşalan ana muhalefet alanına ise, neredeyse solcu ilan edilmesine sebebiyet verecek iktidar eleştirileri ile SP oynuyor.

Hâlâ türban üzerinden özgürlük karşıtı olmakla suçlanan CHP pataklanırken sessiz kalmak Kılıçdaroğlu’nun, “Yetmez ama evet” şiarıyla vesayetin kaldırılıp memleketten özgürlük fışkıracağını savunarak AKP şakşakçılığı yapmak liberallerin işi oldu. Şu an, İslamcı kadrolara teslim edilen üniversitelerde iktidar yancısı liberal akademisyenler de kendi varlıklarını halen Cumhuriyet’e vurarak sürdürüyorlar. Her halükarda AKP haklı ve muzaffer kılınıyor. Herkesin keyfi yerinde.

Bu genel siyasi işleyişin, tüm yetkileri budanmış Meclis içinde icra ediliyor olması iktidar açısından sokak siyasetine karşı güvenli alanı pekiştirirken, liberallerle beraber diğer yancıların da medya desteği ile çevre güvenliğini alması toplumun büyük çoğunluğunun siyasi manipülasyonu için kafi derecede etkili oluyor tabii.

Bu manipülasyonun 7 Haziran’da, 1 Kasım’da, 16 Nisan’da, 24 Haziran’da başarıyla icra edilmesinden sonra yerel seçimlerde başarısız olma ihtimali var mı? Her biri kendi görev alanında rüşdünü ispatlamış ve Erdoğan’la beraber ustalaşmış bu geniş kadro ile imkansız!

ADAYLAR KİM? FARKLARI NE?

Hemen, sürdürülen ittifak görüşmelerinden yansıyan iki habere göz atalım;

  1. CHP Genel Başkan yardımcılarından Seyit Torun, AKP’li eski bakan İdris Naim Şahin’e “halk adamı” güzellemesi yaptıktan sonra, Ordu’da aday gösterilmek üzere kendisiyle görüşmelerin devam ettiğini bir diğer Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak teyit etti.
  2. CHP ve İYİP’in, ortak bir kararla aday çıkarmayarak destekleme kararı aldıkları SP’nin Adıyaman’da göstereceği aday eski AKP’li.

Siz, AKP ve CHP’nin büyükşehir belediye başkan adayları başta olmak üzere, herhangi birinden aday olduğu belediyenin ve o belediye sınırları içinde yaşayan insanların geleceğine, şeffaf ve katılımcı bir belediye yönetimine, kent yaşamına ve toplum sağlığına, çevre sorunlarına, ulaşımına, gelişimine dair dişe dokunur tek bir proje duydunuz mu? Su faturasında indirim dışında, sizi yaşadığınız yere daha çok bağlayacak, yaşadığınız yerin geleceği adına umutlandıracak, en azından sorunlarını azaltmayı vaat eden tek bir aday var mı? Sizi, açıkladığı projelerle o adayı değil de bu adayı desteklemeye ikna edebilmiş tek bir vaatle karşılaştınız mı? Hayır!

Oy verdiğiniz partinin ilkeleri, savunduğu politikalar, yaşam tarzı, üretkenliği, vaatlerini gerçekleştirme imkanları açısından birini diğerine tercih etmenize esas teşkil edecek herhangi bir ayrım var mı? Hayır!

Ortaya çıkan adaylar içinde, kendi lideriyle beraber doğrudan veya dolaylı olarak AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’a biat etmeyen, önünden geçmeyen, ittifak ilişkisi içinde olmayan kimse var mı? Hayır!

En son, CHP İstanbul adayı İmamoğlu, İstanbul’un eski Belediye Başkanı olması hasebiyle tecrübelerini dinlemek istediğini söylediği Erdoğan’ı ziyaret etti. “Eski belediye başkanı” Erdoğan’ın tecrübelerini dinleyip “Cumhurbaşkanı” Erdoğan’ın oyunu istedi ve “AKP’li” Erdoğan’dan bir gülücük alıp döndü! Ankara adayı Mansur Yavaş da “Sayın Cumhurbaşkanımız, Ankara’nın hayrına bir işe ‘Hayır’ demez” deyip AKP rejiminin meşruiyetine katkı vererek Erdoğan’dan icazet kuyruğuna giriyor. Neden?

YEREL SEÇİMLERİN EKONOMİ POLİTİĞİ

2018 yılı itibarıyla artık girmiş bulunduğumuz ekonomik krizin 2019 yılı boyunca derinleşerek devam edeceğini ve yeni kaynak ihtiyacının had safhaya çıkacağını biliyoruz. Toplam dış borç 460 milyar dolar civarında. Bu rakam, yaklaşık olarak GSYİH’nın yüzde 60’ına tekabül ediyor. Yeni kaynak bulmak güçleşecek. Bulunabilen yeni kaynak ise ucuz olmayacak. Şöyle söyleyelim; Suudi Arabistan’ın tahvil ihracına 27,5 milyar dolar teklif geldi. S. Arabistan, yüzde 4,5 faiz ile tahvil satarak 7,5 milyar dolar kaynak sağladı. Aynı dönem Türkiye’nin tahvil ihracına 5,5, milyar dolar teklif geldi. Türkiye, yüzde 7,68 faiz ile 2 milyar dolar borçlandı. Artık yönetilemez hale gelmiş olan Türkiye ekonomisinde artan riskler borçlanma maliyetlerine bu ölçüde farklı yansırken, diğer tüm parametreler ilerleyen dönemde tablonun daha da ağırlaşacağını gösteriyor.

Merkez Bankası ve KİT’lerin Nisan’da yapılması gereken Genel Kurul toplantılarını Ocak ayı içinde tamamlamaları istendi. Gerekçe, Nisan’daki toplantılarda açıklanacak bilançolarda çıkacak kârların seçim nedeniyle oluşacak kaynak ihtiyacını karşılamak üzere şimdiden Hazine’ye aktarılmasını sağlamak. Başkanlık rejimi, kamuya ait bütün para kasalarının içini el yordamıyla yokluyor. Deniz bitti!

Merkez Bankası net döviz rezervi 30 milyar civarında. Oysa, üç tane şirketin (Doğuş, Ülker, T. Telekom) yeniden yapılandırılan toplam borç miktarı 15 milyar dolar. Bunlardan biri, kamu bankalarından sağlanan kredi ile peşkeş çekilmiş, içi tamamen boşaltılmış, karları transfer edilmiş ve borçları ödenmemiş halde boş bir konserve kutusu gibi alacaklı bankaların kapısının önüne bırakılan T.Telekom. Yağmalanan ekonomide tablo bu.

Bu ekonomik çöküş içinde başta büyükşehirler olmak üzere belediyeler, AKP açısından hem iktidar görünümünü koruyacak birer vitrin hem de yaratılacak kaynaklarla iktidarı sürdürülebilir kılmanın yakıtıdır. İşsizlik Fonu, Varlık Fonu vb sonrası sıranın belediye bütçelerine, belediye şirketlerine, belediyelerin sağladığı fonlara, yaratılacak yeni rant alanlarına da geleceğini göreceğiz. Medyada yürütülen “kim kazanacak” anketleri ve tartışmaları, toplumun bir seçime gidildiği yanılsamasına koşullanması için yürütülen bir manipülasyondan ibarettir.

Dolayısıyla Erdoğan, yerel seçimlerde kazanamasa bile Hazine’ye bağladığı bütçeler üzerinden belediyeleri dolaylı olarak yönetmenin “yasal” kılıfını CHP’nin de onayıyla uydurmuştur. Kayyum tehditi ise, kendisiyle “uyum sorunu” yaşaması muhtemel tüm belediyeler için cepteki son silahtır. Şimdi, CHP’nin Ankara ve İstanbul adaylarının girdiği icazet kuyruğundaki hallerini tekrar hatırlayın!

YENİ AKP REJİMİNE UYUM

Tek başına AKP karşıtlığı, zaten bir partinin temel siyasi parametresi olamaz. Bununla birlikte, yer yer AKP karşıtı söylemler toplumun muhalif kesimlerinde küçük heyecan kıpırtıları yaratsa da, iktidarın temel politikalarını uygulama aşamasında muhalefetin kesin bir uyum ortaya koyduğunu gözlemliyoruz.

Kayyum tehdidi ve bütçelerin Hazine onayına bağlanmasıyla birlikte, Erdoğan’ın istediği an istediği belediyeye el koyacağını ilan etmesi karşısında sessiz kalan muhalefet, kazanacağı belediyelere AKP’yi şimdiden ortak etmiştir. Çünkü, bu söylediklerimiz gerçekleştiğinde tutunulacak tek dal olan “Anayasa’ya aykırılık” üzerinden itiraz hakkının altı, yine bizzat Kılıçdaroğlu hazretleri tarafından tamamen boşaltılmıştır. CHP muhalefetinin 24 Haziran’da mühürsüz zarfların kabulüne bile sesini çıkarmamış, bu oyunu bozacak tek hamle yapmamış ve sonrasında “Adam kazandı” diye mesaj atıp evine çekilmiş bir “muhalefet” olduğunu unutmayalım.

24 Haziran sonrasında devam eden seçim tartışmalarının baskısı altında kalan Muharrem İnce, sadece kendisini değil seçim gecesi işlemeyen Adil Seçim Platformu’nun kurucusu Onursal Adıgüzel ile beraber Kılıçdaroğlu ve parti yönetimini de kurtarmak üzere “Seçim tartışmaları bitmiştir. Önümüzde yerel seçimler var. Demokrasi dediğin zaten böyle bir şey” dedi ve yerel seçimler için en çok kendisinin çalışacağını taahhüt ederek kendisine ve partisine yeni bir kredi açma denemesi yaptı. Şimdilerde, istifa etmeyen Binali Yıldırım’ın Anayasa’yı ihlalini de normalleştirerek o krediyi hep beraber harcıyorlar. Bu suç ortaklığıdır. Demokrasi dediğimiz şeyin de bir suç işleme çiftliği olmadığı kesin.

LAİK MUHALİF CEMAAT!

Kılıçdaroğlu, Anayasa ihlali gibi hayati bir konuda “istifasına gerek yok” diyerek, konu ilk gündeme geldiğinde aynı cümleyi sarf eden Erdoğan’la ağız birliği etmiş oldu. Bu adımla Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın Anayasa ihlalleriyle yol alan rejim değişikliğini desteklemektedir. Anayasa ihlaline dikkat çeken CHP’li milletvekilleri, her ne kadar yaptıkları uyarılarla muhalif duruş sergiliyor görünseler de, karşıdevrimin önünde durmak için uyarıların yetmediğini görmeli ve fiilen harekete geçmelidirler.

Uyarılarının dikkate alınmadığını, CHP’ye “sol” rengini vermek ve “muhalif” vitrin yüzünü oluşturmak dışında bir fonksiyonları kalmadığını artık görmesi gereken milletvekilleri, CHP içindeki varlıklarını sorgulayıp gerekli adımları atmadıkları sürece karşıdevrimin inşasında birer “Laik Muhalif Cemaat” üyesi olarak doğrudan sorumludur. Tiyatro bir yere kadar. Sahne yıkılmadan hemen önce orada olduklarını bilir, “Hepiniz oradaydınız” deriz. O kadar.

BOYKOT, AKREP VE AYDIN OLMAK!

Bir iktidar değişimi imkanı yaratmak şöyle dursun, bu şartlarda ancak ilerleyen karşıdevrime hizmet edecek bir enstrümana dönüşen “yerel seçimler” için boykot kararı alan insanları AKP’ye hizmet etmekle suçlamak da moda oldu. CHP’ye açık desteğini sunan, CHP’yi ve adaylarını türlü gerekçeler keşfedip takipçilerine şirin gösterme telaşında olan kimi “aydın” isimler de bu modayı takip ediyorlar. Oysa, Erdoğan’ı ziyaret eden ve “tarzı gereği” bütün moral üstünlüğü ona devredip dönen İmamoğlu’na, sırf daha önce Atatürk konulu takvim bastırıp dağıttı diye “Atatürkçü” misyonu biçmek Emre Kongar için bile riskli iştir. Ama göze alıyor. Neden?

Emre Kongar’ın boykot yanlılarını “AKP’ye hizmet eden zehirli akrep” nitelemesiyle yaptığı hadsiz çıkış yüzünden birçok insanın kafası karışmış olabilir. Emre Kongar’ın boykot yanlılarına saldırısı, Erdoğan’a biat etmiş karşıdevrimci Kılıçdaroğlu’nu aklamak uğruna, yazdığı kitapları tek tek yakmakla eşdeğerdir.

Emre Kongar, demokratik cumhuriyete dönüş için “demokrasi mücadelesi” istiyor. Ancak, Kılıçdaroğlu’nun demokratik cumhuriyete dönmek için pek de hevesli olmadığını biliyoruz. Başkanlık rejiminin 16 Nisan’da resmen ilanından sonra, bundan böyle parlamenter sisteme dönüşün tartışılmaya muhtaç bir konu haline geldiğini söyleyen Kılıçdaroğlu’nun bizzat kendisidir.

Kılıçdaroğlu, Erdoğan ve AKP tayfasıyla beraber “Anayasa’yı bir kez delmekle bir şey olmaz” diyen ve tabii ki bir kezle yetinmeyen Turgut Özal’ın yoldaşıdır.

1974’de, parti tüzüğüne alınırken “kaynağını Marksizm’den almayan yerli kavram” diye altı çizilen “demokratik sol” kavramının ve onun çağrıştırdığı “yerli solculuk” hattının çok gerisine düşen CHP’nin yeri, Türkiye’nin sağ partilerini dizeceğimiz raftadır.

Kılıçdaroğlu’nun Adalet yürüyüşü de bu tutarsızlıkları yüzünden artık açığa düşmüş ve AKP’ye karşı değil, parti içi muhalefete karşı gerçekleştirildiği herhalde şüphe götürmez biçimde ortaya çıkmıştır. Ama heyecanlı günlerdi!

“Küskünler seçimi boykot edecekmiş. Gitsin doğrudan Ak Parti’ye oy versin” diyen Kılıçdaroğlu, boykot yanlılarını AKP trolleriyle bir tutmuş. Kılıçdaroğlu trol arıyorsa, kendisi gibi Saray’a çıkarak bütün moral üstünlüğü Erdoğan’a hediye edip dönen İmamoğlu’na, eski AKP’li İdris Naim Şahin’i CHP’ye yamayabilmek için onu “halk adamı” ilan eden yardımcılarına baksın. Ama bakmaz. Zira, Binali Yıldırım’ın dediği gibi, bu konu Kılıçdaroğlu için de artık siyasi değil; ticari!

YEREL SEÇİMLER VE SOSYALİST SOL

Kılıçdaroğlu’nun, soldan gelecek oyları çantada keklik görüp partiyi “sağ”a yatırarak kazanacağı şey en fazla Meral Akşener’in kankalığıdır. Yetmiş yıldır sağın iktidarda olduğu memleket tarım ve hayvancılığı tüketmiş, ithalata dayalı üretim krizden krize koşuyor ve muhtaç olduğu sıcak para damardan çekilince o da ayakta duramıyor ve dağılıveriyor ama bizim aslan sosyal demokrat CHP, kendi ilkelerini bırakmış sağa öykünüyor. Esasen, CHP’nin durumunu CHP’nin genel başkanı ve yöneticileri bizim kadar dert etmiyordur. Kendi seçmeni, o yüzde 25’i vermeye devam ettiği sürece de etmeyecektir.

Sosyalist sol, son olarak 24 Haziran’da bu hatayı yapmış olmakla kalmalı ve bu kulvardan çekilip kendi dersini çalışmalı.

Bu konuda, CHP içindeki sol/muhalif isimlerin çabaları değinmeye değer bir nokta olarak sürekli işlendi. Ancak, hele ki Yıldırım’ın istifa meselesinde kendi çabalarına rağmen Kılıçdaroğlu’nun Anayasa ihlaline açıkça katkı vermesi, onların da artık partiye “sol” rengini vermekten vazgeçip yeni bir yol açmak üzere düşünmeye başlamaları için bardağı taşıran son damla olmalı. Değilse, bu iş daha çok su kaldırır ancak süreç onların kararsızlıklarını kaldırmaz ve CHP konusu bu isimlerle beraber solun gündeminden düşmelidir. Bu arkadaşların, Birleşik Haziran Hareketi ile düne kadar sürdürdükleri ilişkiler ve bağlı faaliyetleri de bir başka yazı konusudur.

24 Haziran öncesi, boykotun ilericiler tarafından tercih edilecek bir seçenek olmadığını anlatmakla mesai dolduran kimi sosyalist “abi”lerimiz, yerel seçimlerde ikişer aileyi bir araya getirebilse Doğu Karadeniz’de kazanabileceği iki ilçe için yine CHP ile kuracağı ortak aday ve sandık güvenliği aksiyonlarından “Türkiye’de devrim” devşirmeye çalışıyor. Türkiye devrimi buradan çıkmaz ancak daha büyük sıkıntı şu ki, aynı zamanda CHP’yi halen solda görme halüsinasyonundan kurtulup kendi durdukları yeri sorgulayabilecekleri durağı geçtiler. Kolaylıklar dileriz.

Sosyalizm adına “umudu yeşertmek” için yerel seçimlerden medet uman komünist arkadaşlar da, dergi müşterilerini böylelikle bir kez daha kendi etraflarında konsolide edebilmenin imkanını yakalamış oluyorlar. Tebrikler.

Seçeneksiz olduğu sanılan muhalif kesimler Kılıçdaroğlu’nun buyurduğu gibi “tıpış tıpış CHP’ye oy vermek zorunda” mı? Yoksa, muhalif kesimlerin kendi alternatiflerini yaratmasının zamanı geldi de geçiyor mu?

Sol ve muhalif kesimler için, “yerel seçim” tezgahını toptan reddetmek ve karşıdevrimin önünde set oluşturmak için boykot da dahil olmak üzere kendi alternatiflerini üretmek elbette tek gerçekçi çıkış yoludur.

Türkiye solu, bu sefer de yerel seçim tezgahına gelerek bir kez daha CHP’nin peşine takılıp onunla beraber AKP’nin kurmak istediği yeni rejimin temeline harç olmamalıdır. Böyle bir hareket tarzı Türkiye solunu, CHP’nin başkanlık rejimiyle uyum arayışının hammaddesi yapar.

Yarın, uyum içinde görünen “Karşıdevrim İttifakı” ekonomik krizin dişlileri arasında ufalanırken, bugünlerde CHP’yle seçim ortaklığı arayan “sol” da kendini kurtaramaz.

Bütün koşullarıyla iktidarın kazanmasına ayarlanmış, kazanamasa da sonradan yapacağı müdahalelerle seçimlerin sonuçlarını ortadan kaldıracak imkanları hazırlamış olan AKP’nin bu tezgahı ancak güçlü bir itiraz geliştirilerek ve bu tezgah reddedilerek bozulabilir. Bunun ilk adımı, güçlü bir boykot örgütleyerek AKP iktidarının karşıdevrimine meşruiyet sağlamaktan başka hiçbir işe yaramayacak olan “yerel seçim” oyununu reddetmek, seçimlere katılmayarak iktidar ve ortaklarını  katılımın son derece düşük çıkacağı bir tablo ile baş başa bırakmaktır. Bu başarıldığında, iktidarın ve onunla uyum içindeki muhalefetin meşruiyetinden büyük bir parçanın kopacağını görebiliriz.

Peki bu mümkün mü?..

Çok zor… CHP’nin düzenin “sol” koltuk değneği olduğu artık açıkça görülüyor. Sosyalist solun önemli bir kesiminin ise gerçek bir boykot çalışması yapmaya ne gücü, ne niyeti, ne mecali var. Bizim gücümüz ise, ancak “Seçim beklentisine girmeyin. Bu seçimler de hileli” demeye yetiyor…

Görevimiz baki: Gerçek bir işçi sınıfı partisi inşa etmek ve emekçileri, yoksulları bu kısır döngüden kurtaracak bir seferberliği yaratmak…

Elini taşın altına koymak isteyenler beri gelsin!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here