‘Vatan Cephesi’nin Son Cengaveri

0


Melih Gökçek’in gözyaşlarına gark olduğu o anlar herkesin yüreklerini dağlamıştı!

Son yıllarında bir Twitter ‘troll’ü olarak icra ettiği mesleğini nihayet noktalamışa benziyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi başkanı Melih Gökçek’ten bahsediyorum. Özellikle genç kuşak onu böyle tanıdı, sanal bir sevgi-nefret figürü şeklinde algıladı. Oysa ki Gökçek, üzerine biçtiği siyasi iddiası, bu iddiada Recep Tayyip Erdoğan kayasına toslayana kadar sürdürdüğü ısrarı ile siyasi biyografisinin yazılmasını hak eden, kanlı canlı isimlerden.

Ne tuhaf, ülkenin başkentine 23 yıl boyunca damgasını vurmuş adam hakkında yapılmış bir tane bile biyografi çalışması yok. Dolayısıyla, Gökçek’in yaşam öyküsünü en basit haliyle toparlamak bile bir yapbozu birleştirmeye benziyor.

İbrahim Melih Gökçek 1948 yılında, Ankara’nın Kalaba mahallesinde dünyaya geliyor. Kalaba’nın bugün bağlı olduğu Keçiören ilçesi 1984’te kurulmasına rağmen, yıllar sonra “Keçiören doğumlu” olduğunu söylemeye başlayacak. Gökçek’in özgeçmiş anlatılarında böyle anakronik yakınlaştırma dokunuşlarına sıkça rastlıyoruz (buradaki örneğiyle “ben Keçiörenliyim”). Ne olursa olsun, Ankara ile ömrünün ilk yıllarındaki bağlantısının esasen orada doğmaktan ibaret olduğu anlaşılıyor. Aile dört yıl sonra, babasının avukatlık yaptığı Antep’e taşınıyor.

Baba Ahmet Gökçek Halfeti’nin politikaya meraklı bir eşraf ailesinden. Yeğenlerinden Cengiz Gökçek MHP’de siyaset ve 2. Milliyetçi Cephe hükümetinde Sağlık Bakanlığı yapacak. Bir başka yeğeni, Mehmet Gökçek ise 1994-2004 döneminde CHP’den Halfeti belediye başkanlığı yapacak. Ahmet Gökçek Menderes hükümetine karşı taşralı muhalefetin gür sesi Osman Bölükbaşı’nın Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nde Gaziantep il başkanlığı yapıyor. Ancak, Menderes’e karşı genel başkanı gibi düşünmediği ya da CHP’ye olan nefretinin baskın geldiği anlaşılıyor ki Menderes’in Vatan Cephesi’ne üye oluyor. 1961’den sonra da Adalet Partisi’ne geçecek ve burada Gaziantep il başkanlığı yapacak.

Küçük Melih işte böyle bir baba ocağında büyüyor. Babasının siyasette ne kadar karşıtlığı varsa hepsini miras aldığını düşünmek mümkün. Cumhuriyet bürokrasisi ve elitinin B Takımı olarak görülmekten kaynaklı açlık duygusu ve aşağılık kompleksi Menderes’in “şehadeti” ile harlanan öfkeye dönüşünce, Gökçek’in ömür boyu sürdüreceği siyasi çizgi belirlenmiş oluyor.

Gökçek’in aklının bâliğ olduğu yıllar Rasim Cinisli liderliğindeki Millî Türk Talebe Birliği’nden yayılan yeni bir sağ dalganın gençliği kuşattığı yıllar. Nitekim bu dönem sağ gençliğin kült figürlerinden Arif Nihat Asya’nın Hasan Âli Yücel’e, Osman Yüksel Serdengeçti’nin Nevzat Tandoğan’a, Hüseyin Üzmez’in Ahmet Emin Yalman’a ve hepsinin, CHP’nin alamet-i farikası olduğunu düşündükleri aydınlanmacılığa, laikliğe ve daha sonra, solculuğa karşı nefretini devralıyor.

Gökçek’in haşarı, troll mizacının politikadan değil, doğuştan kaynaklı olduğu belli. Ancak, bu dönem sağ siyasette onun tabiatına uygun politika yapan bir isim var: İhsan Ataöv, nam-ı diğer Çarıklı. CHP’ye, sonrasında sola derin nefretinin yanı sıra müziç, müzevir davranışlarıyla tanınan, 1970’lerde CHP’nin Deniz Baykal, Hasan Fehmi Güneş gibi isimlerine karşı şovlarıyla bu tarzını doruğa çıkaran Ataöv için Melih Gökçek’in prototipi diyebiliriz. Nefretini, kinini kötü bir espri anlayışıyla sunan, ciddiyetsizlikten özel bir keyif alan Gökçek tarzı da böyle bir etkiyle biçimleniyor.

Vatan Cephesi’nin ve sonrasında sola karşı kurulan her türlü cephenin doğal mirasçısı olarak yetişen genç Melih doğduğu Ankara’ya 1967 yılında, bu sefer yükseköğrenimi için geliyor. Özgeçmiş anlatıları SBF’ye girdiğini söylüyor ama bölümü belirtilmiyor. Sonra buradan ayrılıyor ve özel bir yüksek okul olan Başkent Gazetecilik Yüksek Okuluna giriyor. Buradan mezun olduğunu biliyoruz ama mezuniyet tarihi belirtilmiyor. Gökçek Gazi Üniversitesi’nden mezun olduğunu söylüyor ama bu üniversitenin 1982 yılında kurulduğunu dikkate alırsak, bu beyanın yine Gökçek’in tipik yakınlaştırma dokunuşlarından birisi olduğu anlaşılıyor (“ben Gazi’liyim”).

Gökçek’in eğitim hayatındaki “dikiş tutturamama” halini iş hayatında da görüyoruz. Mizacı ‘troll’lük, tutkusu politika olan Gökçek’in hobisi fotoğrafçılık. Bir ara fotoğrafçılıktan para kazanıyor. Sonra market işletiyor, yumurta toptancılığı yapıyor. Bu yılları yine bir yakınlaştırma dokunuşuyla “limon sattım” diye tarif ediyor (“ben halk çocuğuyum, esnaf adamım”). Kimse eşraf çocuğu, politikada forslu bir avukatın yüksek okul mezunu oğlunun neden bu işlerle uğraştığını sorgulamıyor. Mezun olduğu okul nedeniyle, kimi yerde mesleğinin gazetecilik olduğunu söylese de çalıştığı tek gazetenin o yıllarda mensubu olduğu Yeniden Millî Mücadele grubuna ait haftalık Bayrak gazetesi olduğunu görüyoruz. Bir başka deyişle, kimse Gökçek’e gazeteci diye iş vermiyor.

Gökçek’in dikiş tutturabildiği ve kaderini belirleyen alan, hepimizin maalesef çok iyi bildiği üzere politika. Ankara’daki öğrenciliğinin başlarında Mücadele Birliği Ankara Sancağı‘na katılıyor. 1970’lerde Yeniden Millî Mücadele adını alacak bu çevrenin 12 Eylül sonrası sağ kadroları besleyen önemli bir kaynak olduğu, Millî Mücadelecilerin bugüne kadar uzanan dayanışma, kollama ilişkileri hakkında bolca yazıldı çizildi. Gökçek’i buraya çekenin ne olduğunu anlamak da zor değil. Yeniden Millî Mücadele “komünizm” olarak yaftaladıkları her türden sola karşı, o dönem sağ gençliğin içinde yaygın eğilimleri birleştiren bir çizgide. Daha dar ve daha keskin bir Milliyetçi Cephe diyebiliriz. Böylece, Gökçek babasının Vatan Cephesi’ni Yeniden Millî Mücadele saflarında buluyor.

Gökçek’in siyasi kariyerinde sonraki arayışlarına ve sağ cephe tutkusuna damga vuran temel Mücadele Birliği / Yeniden Millî Mücadele yılları. 1983 yılında, o dönem Dört Eğilim sloganıyla yola çıkan Anavatan Partisi’nde, Cemil Çiçek gibi Millî Mücadeleci ağabeyleriyle, arkadaşlarıyla birlikte yer alıyor. Zamanla partinin Kutsal İttifak adı verilen, MHP ve MSP kökenliler ile Millî Mücadelecileri Turgut Özal’ı kuşattıklarını düşündükleri liberallere ve eski sosyal demokratlara karşı birleştiren kanadında konumlanıyor. 1985 yılındaki seçimlerde ANAP’tan Keçiören belediye başkanlığını kazanması hayatının bir başka dönüm noktası. 1989’da SHP adayı Hamza Kırmızı’ya kaybedince, aktif siyasete mola verme kararı alıyor. Dört yıllık belediye başkanlığı yeterli kamu hizmeti ve liyakat olarak görülmüş ki Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu genel müdürlüğüne getiriliyor. Ta ki içinde yer alabileceği yeni bir sağ cephe ufukta görünene kadar.

1991 genel seçimlerine Necmettin Erbakan’ın Refah Partisi, Alparslan Türkeş’in Milliyetçi Çalışma Partisi ve Gökçek’in Millî Mücadeleci ağabeyi Aykut Edibali’nin Islahatçı Demokrasi Partisi ittifak halinde giriyor. Gökçek ANAP’taki eski hizbine nazire olarak kamuoyunda Kutsal İttifak adı verilen bu oluşumda yer alıyor ve Refah Partisi Ankara milletvekili olarak Meclis’e giriyor. Kutsal İttifak seçimlerden sonra dağılıyor ve Gökçek siyasi kariyerinin bu belki de en sönük döneminde Refah Partisi’nin neredeyse sıradan bir milletvekili haline geliyor.

1994 yerel seçimleri ise Gökçek’in de, Ankara’nın da kaderlerini değiştirecek dönüm noktası oldu. Ankara Büyükşehir Belediyesi başkanlığına aday olduğu bu seçimde, Refah Partisi’nin en has kadrolarından Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’da yürüttüğü “şehri varoşlardan fetheden yeni Fatihler” propagandasından farklı olarak, tıpkı Millî Mücadeleci ağabeyi Burhan Özfatura’nın İzmir’de yaptığı gibi kendisini sağın ortak adayı olarak lanse etti ve bölünmüş sol karşısında zafer kazandı. Gökçek bunu büyük bir inançla sarıldığı cephe taktiğinin başarısı olarak gördü ve kendisine özel Vatan Cephesi’ni, Milliyetçi Cephe’yi, Kutsal İttifak’ı Ankara’da inşa etmeye koyuldu.

Gökçek Refah Partisi’nin paylaşmadığı sağ cephe anlayışı yüzünden, kendisini esasen sola değil, merkez sağa ve ülkücü harekete alternatif olarak sunan Millî Görüş’ün tepkisini çekse de girişkenliği, militanlığı, muhaliflerine karşı ödünsüzlüğü, hatta acımasızlığı sayesinde altın yumurtlayan tavuk olduğunu kısa sürede ispatladı. Böylece, Refah Partisi teşkilatı içinde bir çeşit özerkliğe kavuştu ve Ankara’yı öncelikle kendi inisiyatifiyle biçimlendirmeye başladı. Ankara’nın Orta Anadolu kırsalından aldığı göçü yedekleyip iktidarını sağlamlaştırınca belediyesini de, şehrin kendisini de sadece Millî Görüş’e, İslamcılığa ait değil, Orta Anadolu muhafazakârlığının tamamını temsil eden odak haline getirdi. Hakkında daha sonra çıkarılan “Fethullahçı” şayialarının asıl nedeni de Millî Görüşçülerden ayrılan bu yaklaşımıdır.

Gökçek ile Millî Görüşçüler arasındaki bu “kirli ittifak” Fazilet Partisi’nin 2001 yılında kapatılmasıyla sona erdi. 12 Mart’ı muhtıraya aktif destek veren Mücadele Birliği saflarında karşılayan, 12 Eylül’ün ardından Demetevler’deki yumurtacı dükkânına Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin resimlerini astığı söylenen bir siyasetçiden bahsediyoruz. Gökçek’e göre, Refah Partisi’nden üç yıl sonra Fazilet Partisi’nin de kapatılması Millî Görüşçülerin artık devletle çatışıyor olduğunun tesciliydi ve yolları ayırma zamanı gelmişti. Saadet Partisi’ne üye olmadığı gibi o zamanlar Yenilikçiler olarak bilinen, daha sonra AKP’yi kuracak kadrolara da yaklaşmadı. Hatta “Fazilet Partisi ile aralarında bir fark göremiyorum” gibi demeçlerle projelerine hafiften taş koymaktan çekinmedi.

Bu dönem Gökçek’in kendisine bir adres arama dönemidir. 2000’ler Türkiye’sinde hâlâ siyasi ikbali olabileceğine inanan Mehmet Ağar’la parti kurmaya girişti, olmadı. Nihayet, artık kapanın elinde kalıyor haline gelmiş Demokrat Parti tabelasına göz dikti ve partinin genel başkanlığına seçilmek pazarlığıyla üye oldu. Fakat Demokrat Parti sevdası 2002 genel seçimlerinde AKP’nin tek başına iktidara gelmesiyle sona eriverdi. Süngüsü düşmüş Gökçek 20 yıl sonra yine Millî Mücadeleci ağabeyi Cemil Çiçek’in yanına gitti ve 2003’te AKP’ye üye oldu. Kendisini böylece sağlama aldığını düşünse de sonunda iplerini Erdoğan’ın eline vereceği yola girmiş oluverdi.

Doğrusu ya, Erdoğan Gökçek’i asla sevemedi. Öncelikle, aynı “davayı” paylaşmadıklarını düşündüğü için benimseyemedi. Bu yüzden, bir yaş farkın bile önemli olduğu bir “mahallenin” çocuğu olarak ona asla “ağabey” demedi. Kendisinden altı yaş büyük Gökçek’ten en sıcak ifadeyle bile “Melih Gökçek kardeşim” diye bahsetti. Sonra, ciddiyetsizlikten zevk alan mizacını tasvip etmedi. Ancak, belki bunlardan daha önemlisi, Gökçek’in Ankara’da yıllarca göz yumulmuş özerkliğini, dükalığını, şehrin rant ve nüfuz ağlarının Gökçek eliyle örülüp düzenlenen halini kendi total iktidarı için ayak bağı olarak gördü. Bu yüzden, çok değil altı yıl sonra, 2009 yerel seçimleri öncesinde Gökçek’in ipini çekmeye niyetlendi ama başka pazarlıklarla, hesaplarla, hatır gönülle, bu olmadı.

Gökçek için ise AKP’li yılları, özellikle 2010 sonrası, sağ cephe anlayışının giderek tavsadığı yıllar oldu. Kendisi de bir çeşit cephe olma iddiasıyla kurulan AKP giderek tek adam düzenine gittikçe büyük politik inancı rafa kalkan Gökçek, başkentin belediye başkanı olmak dışında bir ayrıcalığı olmayan, AKP’li herhangi bir belediye başkanına dönüşme tehlikesiyle karşılaştı. Bu yüzden, tek kişilik şovunun dozajını giderek arttırdı, onu ‘Twitter troll’ü olmaya götüren yola böyle girdi. Ağabeyi Cemil Çiçek’in tasfiye edilmesi sıranın er geç ona da geleceğini haber verirken, o her seferinde “acımadı ki” tutumuyla koltuğuna sarılmaya devam etti. Makamını 2009’da rakibi Turgut Altınok’a karşı uyguladığına benzer “bel altı” taktiklerle korumayı zaman zaman sürdürdü.

Doğrusu, Gökçek’in yalnızca siyasi kariyeri değil, birleştirilecek parçalı bir sağın kalmadığı devirde, üzerine biçtiği siyasi iddiası da çoktan sona ermiş durumdaydı. Artık Vatan Cephesi de, Milliyetçi Cephe de, Kutsal İttifak da Erdoğan’ın kendisi. Gökçek’in altın yumurtlayan tavuk olduğu yıllar belediyede bile geride kalmıştı. 2014’te sol seçmeni ve MHP seçmeninin çoğunluğunu Mansur Yavaş’ın arkasında birleştiren neden Gökçek’ten başkası değildi. Seçimi kazanmasını sağlayan neden ise AKP’li belediye başkanı olmasıydı. Dolayısıyla, Gökçek’in artık Gökçek sayesinde değil, Gökçek’e rağmen o koltukta oturuyor olduğu herkesin malûmuydu. İşte bu yüzden, Gökçek belki de kendisinden en çok nefret edenlerin en çok heyecanla beklediği o son dakika golünü bile atamadan gitti.

Gökçek’in mirasını Ankara, Ankaralı maalesef ne unutabilecek, ne de silebilecek. Ancak, diğer yandan şunu da açıkça görmek gerekiyor: Gökçek’in istifasıyla birlikte, Erdoğan’ın gölgesi yalnızca Gökçek’in ve Ankara’nın üzerine değil, Eski Türkiye usulü sağ siyasetin şöyle veya böyle ayakta kalabilmiş en son kalıntılarından birinin üzerine de çöktü. Gökçek’in yokluğunda, bugünkü Ankara düne göre daha fazla Erdoğan’a ait olduğu gibi bugünkü Türkiye de düne göre daha fazla Erdoğan’a ait.

CEVAP VER