Tuzaklar ve tuzaklardan kurtulmanın yolu…

Tüm dünya tarihindeki birkaç istisnanın dışında etnik azınlıkların baskı ve ayrımcılıkla karşı karşıya kalması korkunç ama bir o kadar da olağan bir durum. Bu nedenle yine çok istisnai bir kaç örneğin dışında etnik azınlıkların toplumun muhalif ve sol kesimlerine daha yakın durması da normal bir durum, hatta bir gelenek… Bir örnek olarak (İsrail’deki partileri saymazsak) Yahudi üye oranının Bolşevikler kadar yüksek olduğu bir başka parti daha bulmak zordur.

Bu durum Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de ya da ABD’de de farklı değil. Etnik azınlıklar toplumsal muhalefetin en önemli parçalarından biri. Bütün bu ülkelerde muhalif kitlede yer alan azınlıkların oranı diğer kitleye göre daha büyük.

Dünyada ezilen etnik bir azınlığın soldan uzak durduğu ender örneklerden birisi olmasına karşın Avrupa’da yaşayan Türk kökenlilere baktığımızda bile sol ve sosyal demokrat partilerde görece fazla sayıda aktif politikacı görüyoruz.

İşin doğasında varolan bu durum, toplumsal zenginliğin azaldığı ve her bir bireye daha az pay düştüğü kriz dönemlerinde etnik azınlıkların daha da fazla baskı görmelerine neden oluyor. Kriz dönemlerinde azınlıkta olmayan etnik grupların azınlıklara karşı provokasyonlar düzenlenmesi de gizli servislerin olağan uygulamalarından.

Bu politikanın tarihteki en uç örneğinin Almanya’da yaşanmış olan Nazi dönemi olduğunu biliyoruz.

Bu arada belirtelim, Naziler de Alman toplumunun en alt kesimlerini, lümpen proleterleri ve işsizleri ülkedeki azınlıklara kışkırtırken olayı “onları öldürelim mallarına konalım” biçiminde değil bir savunma olarak açıklıyordu. Tarihteki en açıktan saldırı dahi bir “savunma” eylemi olarak yansıtılmıştır. Almanya savaşı bu denli kesin kaybetmeseydi, sonraki dönemde başa geçecek olan “demokratik” bir yönetim Yahudilere, Ruslara ve Romanlara karşı uyguladığı bariz soykırımı “savaş ortamında, vatan savunması için, elbette ki hoş olmayan ama zorunlu uygulamalar” biçiminde yutturabilirdi.

Kriz dönemlerinde azınlıkların üzerindeki baskıların artması, can ve mal varlıklarına dönem dönem el konulması hemen her ülkede olagelen bir uygulama. Aynı ülkede kapı komşusu olarak yaşayan insanların birbirlerine hedef olarak gösterilmeleri, bütün dikkatlerin çoğu kere yapay olarak yaratılmış bir çelişkiye odaklanması, bu sayede faşist hareket ve partilerin palazlandırılmaları da en olağan uygulamalardan.

Lafı uzatmadan bizim ülkeye gelelim…

Kitlesel olmaları nedeniyle başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere, Hristiyanından Yezidisine, Çerkezine kadar azınlıkların büyük bir bölümünün sola daha yakın durması olayın doğasında varolan bir durum.

Sağ, popülist ve faşist partilerin toplumun çoğunluğunu oluşturan kimliklere yakın durmaları da aynı şekilde işin doğasında varolan bir durumdur. Toplumun çoğunluğunu oluşturan Türk ve sünni kökenlilerin sağ partilere yakın durmaları ise işin doğasında olmayan, yapay olarak tasarlanmış ve zaman içinde giderek artan bir şekilde, artırılmış bir durum. Bu arada Kürtlerin silahlı ayaklanması da ülkenin batı bölgelerinde bu manzarayı güçlendiren bir katalizör etkisi yaptı.

Türkiye’nin son seçimlerinde gördüğümüz manzara ise, bu tasarımın eskisi kadar iyi çalışmadığını, adeta teklediğini gösteriyor. Ülkenin sadece doğusunda değil batısında da muhalefet partileri önemli oy oranlarına ulaştı, hatta seçimleri kazandı. Tüm samimiyetini kaybetmiş olan AKP ise bir yandan tabanının erimesi diğer yandan ise yöneticilerinin aralarında bölünmeleri gibi tehlikelerle karşı karşıya. Basında okuduğumuz kadarıyla Erdoğan, damadı Albayrak ve İçişleri Bakanı Soylu’nun arasında kelimenin tam anlamı ile bir şeytan üçgeni oluşmuş.

Türkiye’de artık ne muhalifler sadece Alevi ya da Kürt ne de yönetim yanlıları sadece Türk ya da Sünni. Son seçimler gösterdi ki toplumu oluşturan bütün etnik gruplardan azımsanmayacak kadar büyük bir kitle bu yönetimden hoşnutsuz.

Yönetim ise erimekte olan tabanını ve çatlamakta olan üst yapısını konsolide etmek amacıyla “kendi kitlesi sanmayı sürdürdüğü” Türk kökenli sünnileri diğer bütün etnik kimliklere karşı kışkırtmaya çalışıyor. Bunun için mubah olmayan yol yok. Daha dün kendilerinin “kelle” diye niteledikleri asker cenazelerini adeta bir tiyatro oyunu gibi sahnelemeleri, kendi çocuklarını askere göndermemiş birtakım işgüzarların bayrağa sarılı tabut üzerine ellerini koyup hamasi nutuklar atmaları, bu arada ayak takımını örgütleyip cenazelere getirmeleri; bu ayak takımının Kılıçdaroğlu’na saldırması, hatta sığındığı evin kundaklanmaya kalkışılması da bu politikanın küçük adımları…

Burada bir parantez açıp belirtelim: Dünyanın hiçbir faşist örgütü ya da gizli servisi bu tür bir provokasyonu bu denli beceriksizce yapmazdı. Bulup getirdikleri “kahraman” inek çalmak gibi yüz kızartıcı bir suçtan hüküm giymiş adi bir sabıkalı. Bu adamın olay öncesinde kendisini Milli Savunma Bakanı sanan zatla çekilmiş fotoğrafları internette dolaşıyor. Aynı Milli Savunma Bakanı olay anında bir insanı linç etmeye kalkışan lümpen kitleye “değerli arkadaşlarım” diye sesleniyor. Sonrasında da bir AKP’li göstermelik olarak dahi olayı kınamıyor.

Başakşehir’in oynadığı futbol ne kadar estetikse bu provokasyonun örgütlenişi de bir o kadar ustacadır!

Sorun da bu noktada yatıyor. Bu tür bir provokasyonun böylesine kaba bir şekilde organize edilmesi biraz ülkeyi yönetenlerin beceriksizliğindense, biraz da daha iyi bir organizasyona gerek olmamasından. Toplumda hükümetin gereksinim duyduğu ayrışmayı ve düşmanlık ortamını sağlamak için böylesi kaba ve küt bir provokasyon yeterli olabiliyor.

Bu koşullar altında doğrudan saldırıya uğrayan bireylerin savunma anı bir tarafa, en ezilen azınlığın derdi bile olsa, her türden kimlik siyaseti kendi çocuklarını askere dahi göndermeyen bir takım adamlara fırsat vermek olacaktır ve özünde düşmana dolaylı destek vermektir. Günümüz Türkiye’sinde temel çelişki yasal dayanaklarını yitirmekte olan yönetimle yoksul sınıflar arasındadır.

Savunulması gereken en öncelikli geçiş dönemi talebi ise sıradan bir burjuva demokrasisinin inşa edilmesidir. Burada sözü edilen şey dört senede bir ortaya konan bir seçim sandığı değil, yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrılması, basının özgürleştirilmesi, sendikaların, derneklerin ve azınlıkların anayasal güvencede olmalarıdır.

Sıradan insanlar arasında yaratılan diğer bütün çelişkiler birer tuzaktır. Gün yapay ayrılıklara düşme günü değil, toplumun bütün ezilenlerini bu yönetime karşı kucaklama günüdür.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here