Solun rezalet gibi rezaleti

4

Türkiye toplumu için söylenen bir laf var hani, sözlü kültür geleneğinin ardından, yazılı kültürle yüzeysel bir temas sonrasında görsel-dijital kültüre geçtiği söyleniyor. Bizim solda bu macera biraz daha farklı yaşandı. Varılan yer aynı ama ilginç kısmı şu ki yerleşik, yaygın bir yazılı kültür geleneği terk edilerek varıldı oraya.

Solun internetteki popüler mecralarına, gazetelerin, haber portallarının yorum kısımlarına bakalım. Bir tane akıl dolu, bilgiye dayanan, üzerinde düşünülmüş taşınılmış ifade, hatta doğru düzgün kurulmuş tek bir cümle bulursak mutlu oluyoruz. Gerisi “orantısız zekâ” şarlatanlığıyla örtbas edilmeye çalışılan cahil kibiri. Solun sözü temel mecra olarak sosyal medyadan akmaya başlayınca, düşünsel emeği de sosyal medyada tatmin edilen hastalıklı ilgilerden ve sosyal medyadan edinilen hatalı bilgilerden ibaret hale geldi neredeyse.

İşlerin bu noktaya geleceği Gezi döneminde paylaşılan Karl Marx alıntısından belliydi. Hani şu esnaflar hakkındaki. Arada bizler gibi üç beş mahalle delisi, doğrucu Davut çıkıp bu alıntının ne denli tahrif edilmiş olduğunu anlatmaya çalıştı ama nafile. Marx Baba ortak nefret nesnesi haline gelen esnafa “ayar veriyordu” ya gerisi boş. Kimse çıkıp da Marx bu lafı nerede, hangi bağlamda söylemiş diye merak etmemişti. E yani, sosyal medya diye rengârenk bir hazine varken Sol Yayınları’nın mat renkli kitaplarının kapağını açan çıkmayacaktı elbette.

***

Sanırım bu sığlaşma sürecinin somut başlangıcı 1980’lerdeki arabesk tartışmalarıdır. Özalizm 12 Eylül mağlûbu sola çeşitli noktalardan nüfuz ederken bir grup entelektüel solun elitizmine karşı müzik alanında bayrak açmıştı. Öyle ki arabeskin müzikal değerini kabul etmekten kaçınmak TRT’nin tepeden inmeci, eli maşalı sansürcüleriyle aynı safa düşmek demekti. Bu sayede, Orhan Gencebay’ın aslında müzik dehası olduğunu öğrendik.

Ne ilginç, o yıllarda gecekondular, dolmuşlar Orhan Gencebay’ı artık demode buluyor, Küçük Emrah, Tüdanya, Bergen ve elbette Müslüm Gürses’le efkârlanıyordu. Nitekim yıllar sonra bu kez, varoşları ardında bırakan Müslüm Gürses nezihleştirilecek, filozof blues’cu ilan edilecek, müziği de bu süzgeçlerden geçirilip bolca alkışlanacaktı. Dolayısıyla, ortada birilerinin politik kılıf olarak uydurduğu halkla yakınlaşma falan da yoktu. Sol entelektüelliğin irtifa kaybından başka bir şey değildi yaşananlar.

Benzeri bir süreç futbol konusunda yaşandı. Başlarda “ama işçi sınıfı kültürü”, Eduardo Galeano falan diye atılan ısınma turlarından sonra, bir de bakmışız ki iş futbol fanatikliğinin (onun da adı “tribün kültürü” oldu) mazur görülmesine kadar gelmiş. Ağır solcu abiler, burnundan kıl aldırmaz kalem erbabı her derbiden sonra birbirlerine neredeyse ana avrat sövüyor ama hiçbirimiz yadırgamıyoruz, kınamıyoruz. İşçi, emekçi haberlerini es geçip, samanlıkta iğne arar gibi trilyonluk liglerde solcu, olmadı demokrat, o da olmadı ağzı güzel laf yapan topçu arayıp duruyoruz. Ne mutlu. Burun kıvıran elitist olsun.

Elbette bu işler arabeskle, futbolla sınırlı kalmadı ve popüler kültürün farklı alanlarıyla genişledi. Solun, hele ki Marksist düşüncenin ilgisini iyiden iyiye ekonomi-politikten kültüre, iletişime yönelttiği yıllardı. Zamanla o akademik-politik gerekçe de tavsadı ve popüler kültür sola ve elbette yine solcular tarafından açıkça pazarlanmaya başlandı. Bir zamanlar Milliyet gazetesinin tamamen solcu bir kadroyla anlı şanlı popüler kültür eki çıkardığını kimler hatırlıyor?

Böylece sol bütün olarak popüler kültürün dinamik, ilgili ve her zaman yeni uyarımlar peşindeki tüketicisi, bağımlısı haline geldi. Daha da fenası, popüler kültür sınırlarıyla, sunduğu ufkuyla makbul bir düşünsel faaliyet alanı olarak kabul edilmeye başlandı. Çok mu uzak geldi? Oysa örneğin sevdiğiniz televizyon dizisinde sol politik içerik, dizi karakterlerinde solcu prototip aradığınız ve mutlaka bulup sevindiğiniz zamanlar uzak olmasa gerek. En son ise Leyla ile Mecnun, İşler Güçler gibi dizilerin satır aralarında, şifa niyetine politik mesaj arar durumdaydık.

Ve ardından gelen sosyal medya çağı. Sol entelektüellikte irtifa kaybının popüler kültür tüketiciliği ile beslenip, görsel-dijital kültüre sığınarak sığlaşma bulamacını mayalaması. Mat renkli kitaplar kapağı açılmadan bırakılırken, kendimize her gün yeni “ayarcılar” ve “ayarlar” bulduğumuz, politik dilimizi, sözümüzü de oradan kurmaya başladığımız renkli ve cümbüşlü limana demir atışımız. “Orantısız zekâ” hercailiği, giderek yükselen istihza dozajımız içinde, popüler kültür büyüsü taşıyan olur olmaz isimlere olur olmaz payeler biçmemiz. Elbette bununla gelen ufak tefek hayal kırıklıkları. Ah keşke Yahudiler hakkında çenesini tutsaydı da Yıldız Tilbe’yi dobra kadın olarak hatırlasaydık. Ah keşke Özgecan Aslan hakkında çenesini tutsaydı da Nihat Doğan’ı mert Anadolu delikanlısı olarak hatırlasaydık.

***  

Şimdi gelelim bu sığlaşma bulamacının Bavul dergisi imzalı son vukuatına. İyimser adlandırmayla alternatif popüler kültür temsilcisi diyebileceğimiz bu tür dergiler hakkında çokça yazıldı, çizildi. Uzatmayacağım. Bavul Turgut Uyar kapağı yapıyor ve Uyar’a ait olmayan ama öyleymiş gibi sosyal medyada gezinen bazı “dizeler”i ekleyiveriyor. Sobelenince de özür diliyor ve internetteki bilgi kirliliğinin kurbanı olduklarını söylüyor Bavulcular. Kredisi yüksek isimlermiş ki hemen affedildiler. O da helali hoş olsun.

“Bilgi kirliliği” falan tabii ağır oturaklı laflar. Alıcısı çok olur. Ancak Bavulcular kalkıp şöyle konuşsalarmış edebiliğe değil belki ama dürüstlüğe daha çok yaklaşacaklarmış: “Edebiyat dergisi açtık ama Turgut Uyar’ın kitaplarının kapağını açmadık. Sosyal medyada ne gördüysek onu yazdık. Tamam, kitap okumuyoruz ama kabul edin ki güzel dergi kapağı yapıyoruz.” Hatta, neden olmasın, “ah keşke çenelerini tutsaydılar da öldükten sonra Yıldız Tilbe’yi de, Nihat Doğan’ı da kapak yapabilseydik.”

Bir kez daha ortaya çıktı ki sadece Bavul’un yaptığı değil, tüm bu sığlaşma bulamacı, evveliyle âhiriyle yarattığı zihinsel iklim, hani alternatif popüler kültür temsilcilerinden bir diğeri Ekşi Sözlük’te nasıl diyorlar, “rezalet gibi rezalet”. Fazlası var, eksiği yok.

4 YORUMLAR

  1. “Sol entelektüellikte irtifa kaybının popüler kültür tüketiciliği ile beslenip, görsel-dijital kültüre sığınarak sığlaşma bulamacını mayalaması.” Yazınızın çoğu bu tür cümlelerle dolu. “Ben çok kitap okudum, bakın nasıl da komplike cümleler kurabiliyorum, günlük hayatta az kullanılan cümlelerle edebi bir yazı yazabiliyorum” düşünceleri yazınızda çok etkili olmuş. Siz solun ülkemizde gelişim süreci ve geldiği noktayla ilgili bir yazı yazmışsınız ama yazdığınız eleştirilere dahilsiniz. Bunun farkında bile değilsiniz muhtemelen. Hatta bu yazıya da gülüp geçeceksiniz tahminimce.

    • Aynen katiliyorum. Bana da bu internet aleminden her firsati degerlendirerek Sol’a küfretmeye cabalayanlardan gina geldi. Yagmur yagmasa sebebi Sol, günes dogmasa sebebi Sol.

CEVAP VER