Siz kardeşsiniz!

  • CEMAL FLORİNALI

Huzur dolu bir memlekette, Yeni Zelanda’da, kendisini muhafazakar ve milliyetçi olarak tanıtan Brenton Terrant tüm insanları şok eden bir katliam gerçekleştirdi. Her dinden, mezhepten ve ulustan insanlar sokaklarda ve sosyal medyada tepkilerini dile getirdi.

Yeni Zelandalı Yahudiler ve Hrıstiyanlar bir araya gelerek cami önünde katliama tepki gösterip dayanışma çağrısı yaptılar.

Hollanda’da Yeni Zelandalı bir genç ellerinde çiçeklerle, gözyaşları içinde bir camiye gidip Müslüman kardeşlerine sarıldı. Dediğine göre, katliamı duyunca üzüntüden ne yapacağını bilemez bir halde evine en yakın camiye gidip dayanışma göstermesi gerektiğini düşünmüş. Hiçbir suçu olmadığı halde katliamın doğup büyüdüğü topraklarda gerçekleşmiş olmasının verdiği mahcubiyetle gözlerini kaçırıyordu konuşurken.

Terrant’ın Avustralya Parlamentosundaki temsilcisi olarak tanımlayabileceğimiz bir siyasetçi, 16 yaşındaki “beyaz” bir çocuğun yumurtalı protestosuyla karşılaştı.

Daha pek çok güzel örnek ile ırkçılığa ve gericiliğe karşı önemli bir tavır geliştirildi.

İnsan türü böylesi tepkiler verirken şeriatçılar da protesto benzeri şekilsiz etkinlikler organize ettiler. Ayasofya Müzesi’nin önünde terörü protesto ederken bir yandan da cihat çağrısı yapan memleketimizin gözbebekleri, İzmir’de de ellerinde hilafet bayraklarıyla yaklaşık 7 dakikalık muazzam bir gösteriyle Haçlı ittifakına meydan okuma konulu bir müsamere sahneye koydular.

***

Brendon Terrant’ın vurduğu ilk kişi olan 71 yaşındaki Daoud Nabi, Okyanusya Afgan toplumunun önde gelen isimlerinden biri olarak tanımlanıyor. Sovyetler ile gericiler arasında kızışan savaş nedeniyle hayatını kurtarmak için kaçıp geldiği Yeni Zelanda’daki bir camide, “Welcome brother” diyerek karşıladığı, asla zarar vermediği, ömründe daha önce hiç görmediği bir adam tarafından katledildi. Çünkü Tennant, hiç tanımadığı Nabi’den nefret ediyordu. O bir yabancıydı. Kendisi gibi bir beyaz değildi ve daha da kötüsü bir Müslüman’dı. Yaşam hakkı yoktu…

Müsamerelerle yetinmeyen Şeriatçılar sosyal medyadan da tepkilerini dile getirdiler. Üzülmüşlerdi, öfkeliydiler. Öldürülen 49 Müslüman için üzülmek ile Haçlıların zaten kilise olarak inşa edilen Ayasofya’nın yeniden kilise olmasını istemelerine öfkelenmek arasında serbest salınım yapan gericilerin ne Daoud amcaya, ne de diğerlerinin ardından gözyaşı dökmeye hakları yok!

Yıllardır yeterince timsah gözyaşılarına maruz kalmadık mı?

18 Nisan 2007’de, Malatya’da, Hristiyanlikla ilgili kitaplar basan Zirve Yayınevi’ne yapılan baskında Uğur Yüksel, Necati Aydın ve Alman Tilman Geske boğazları kesilerek öldürüldü. Zanlılardan Salih Gürler, Cuma Özdemir, Hamit Çeker ve Abuzer Yıldırım, olay yerinde, binanın üçüncü kat penceresinden kaçmak isterken düşerek yaralanan Emre Günaydın, tedavisinin ardından çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.

Sanıklar ifadelerinde kendilerini milliyetçi ve muhafazakar olarak tanımladılar ve katliamı misyonerlik faaliyetleri gerekçesiyle işlediklerini belirttiler. Hristiyanlar ülkemizi işgal edeceklerdi, o iğrenç kültürlerini ve sahte dinlerini Türkiye’de yayarak şanlı Türk devletinin birlik ve bütünlüğünü, gelenek ve göreneklerimizi mahvedeceklerdi ve buna birilerinin dur demesi gerekiyordu. Zaten onlar Hristiyandı, madem hak din İslam’ı kabul etmeyeceklerdi ne diye bu topraklarda yaşıyorlardı? Burası Müslüman bir ülkeydi ve onların bu topraklarda yaşam hakkı yoktu.

Yalandan gözyaşı döken gericiler aynı zamanda Charlie Hebdo’ya saldıranlardan razı gelenlerdir.

Yalandan gözyaşı döken gericiler aynı zamanda Hrant’ın yarasından sızan kandan yüz çevirenlerdir.

Yalandan gözyaşı döken gericiler aynı zamanda Berkin’in anasını yuhlayanlardır.

Yalandan gözyaşı döken gericiler aynı zamanda terörü protesto ederken bir yandan da cihat çağrısı yapan taş kalplilerdir.

Bunlar Suruç’ta saldırganların değil de, gencecik bedenleri siyah poşetler içinde yakınlarına teslim edilen insanlarımızı terörist bellemediler mi?

Bunlar Neve Shalom Sinagogu’nda katledilen Yahudilerin ardından, “Ne olacak yani, sonuçta Yahudi değiller mi” demediler mi? Dediler… Kimisi yüksek sesle söyledi, kimisi mırıldanarak; kimisi de içinden…

***

Tarihler 10 Ekim 2015’i gösterirken, art arda patlayan bombalarla 103 kişi katledildi. Katliamı bir grup öfkeli adam gerçekleştirmişti, olurdu böyle şeyler. Kendilerini patlatmadan teröristleri yakalamaları mümkün değildi sonuçta. Tırlarla öfkeli gençlere silah takviyesi yaptıkları ortaya çıktı sonra. Haç ile hilal, ey Avrupa, İsmet İnönü falan filan derken konu nereye geldi hiçbirimiz anlamadık.

Hastanede, şoka girmiş vaziyette yaralıların arasında evladını arayan bir adam, “Neden böyle oldu” diye sorduğunda ben de Hollanda’daki genç gibi mahcup vaziyette gözlerimi kaçırmıştım. Cevabın hiçbir önemi yoktu o an için. Aslında o zaten bir bir cevap beklemiyordu muhtemelen. Hiçbir cevap ölülerle dolu bir hastanede oğlunu arayan ama bir yandan da bulmaktan korkan bir babayı tatmin etmezdi. Nitekim ben de cevap verecek halde değildim, birkaç anlamsız şey mırıldandım. Aklım yerinde değildi çünkü katliamın gerçekleştiği meydanda kucaklayıp sedyeye koyduğum gencin üzerine örttükleri çarşafı neden sonra yüzünü kapatacak şekilde yukarı çektiklerini anlamaya çalışıyordum. Aynı filmlerdeki gibi, ölenlerin üzerini beyaz çarşafla örtüyorlarmış gerçekten de ama yakıştıramıyor insan.

İzmir’e dönüş yolunda, ben de diğer yolcular gibi kimselere göstermeden yüzümü cama yaslayıp usul usul ağlarken, kısa süre sonra oynanacak milli maçta protesto edileceğimizi bilemezdim. Bu topraklarda bombalı saldırılar, kitlesel katliamlar, tüm ülkeyi kaplayan ve süreklilik arz eden acılara aşinaydım. Fakat katliamı destekleyen 10 binlerce insanın bir stadyumda bir araya gelerek ıslıklarla, bir yandan da ağız dolusu yuh çekerek ölenleri protesto edeceğini bir an bile düşünmemiştim.

Stadyumda bambaşka bir nedenle bir araya gelmiş olan 10 binler meğer amma nefret doluydular böyle. Belli ki onlara göre, ölenler zaten ölmeliydiler. Sonuçta suçumuz büyüktü: Barış talep ediyorduk ve hem de aynı zamanda açlığın, zulmün, sömürünün, yoksulluğun, ırkçılığın (Yani Brendon Terrant’ların) olmadığı başka bir dünya hayal eden solculardık Allah affetsin.

Terrant ile o gün o stadyumda olan taraftarlar arasında maktülleri protesto edenler aslında aynı kişilerdi. Suretleri farklıydı belki ama aynı işlevsiz kalbi taşıyorlardı. Bu nedenle Türkiye’deki gericiler ile Brenton Terrant aynı yolun yolcusudurlar: Hastane morgunun önünde evladının ölü bedenini almak için beklerken bir kenara çöküp içli içli ağlayan anne babaların yüreklerindeki yarayı hergün biraz daha kanatacak olan o nefret ve kin yolu…

Terrant hasbelkader Avustralya’da değil de Anadolu topraklarında doğmuş olsaydı ve Yeni Zelanda’da yine benzer bir saldırı gerçekleşseydi, elinde hilafet bayrağı, altında şalvarı, kafasında takkesi, aklında nefret tohumları ve dilinde arkaik hezeyanlarıyla Hristiyan terörünü protesto ettikten sonra eve dönüp Hristiyan kadınları köle pazarında satan, Alevi kanından beslenen mücahitlerin hayrına dua edenler kervanında yerini alacaktı.

Terrant ile bir şeriatçı arasındaki tek fark, birincisinin eyleme geçecek cesareti gösterebilmesidir. Eyleme geçen şeriatçıların her biri birer Terrant’tır. Bunlar eğilip bu milliyetçi ve muhafazakar katilin namlusundan damlayan kandan bir yudum alsınlar.

Terrant ve aynı kadehten kan içenler bir yanda…

Hala domuz bağlarıyla bağlanıp kafası kesilmeyenlerimiz, ensesinden tek kurşunla vurulmayanlarımız, bir otelde cayır cayır yakılmayanlarımız ya da asit kuyularında eritilmeyen yahut arabasına bomba koyulmayanlarımız, gözaltında kaybedilmeyenlerimiz ve aklını yitirmemekte direnenlerimiz; Büyük insanlık bir yanda!

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here