Siyonist İsrail yok edilmelidir!

0

Aşağıdaki makale, Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in militanı Arjantinli Alejandro Iturbe tarafından kaleme alınmıştır. Bu makaleyi, RED Dergisi‘nin Ekim 2006 tarihli ilk sayısında yayınlamıştık çünkü konuyu Ortadoğu ve Türkiye açısından son derece önemli görüyorduk. Makale bugün de büyük ölçüde güncelliğini koruduğu için sitede yayınlıyoruz.

Filistin halkının mücadelesini destekleyen pek çokları İsrail’in ortadan kaldırılmasına karşı çıkıyor. Onlara göre ortada Filistinliler ve Yahudiler diye iki ayrı ulus var ve dolayısıyla iki devletin olması gerekiyor. Biz bu öneriye karşı çıkıyoruz. Bize göre tek çözüm – bir zamanlar FKÖ talep ettiği gibi -Arapların ve Yahudilerin bir arada yaşayabileceği ırk temeline dayanmayan, laik, demokratik bir Filistin’in yaratılmasıdır. Bu amaca ulaşmak için, bölgedeki çatışmaların ana kaynağı olan İsrail devletinin yıkılması gereklidir.

İki ayrı devlet önerisi şu üç hatalı kavrayıştan kaynaklanıyor: a) Bu bölgede eşit tarihsel haklara sahip iki ulus olduğunu varsayıyorlar. b) İsrail devletinin gerçek karakterini, yani Arap halkına karşı emperyalist askeri bir oluşum olduğunu görmezden geliyorlar. c) Mevcut koşullarda bağımsız Filistin devletinin mümkün olmadığını öne sürüyorlar.

İki ulus mu?

Peki, Filistin tarihinde gerçekten eşit haklara sahip iki ulus bir arada yer almış mıdır? 1918 yılında her dört kişiden üçü Araptı. Yahudiler toprakların sadece yüzde 5’ine sahipti ve kendi devletlerini kurmak için hiç de istekli değillerdi. Asırlardır barış içinde Araplarla birlikte yaşayabiliyorlardı.
19 yy. Avrupalı Yahudi Theodore Hertz önderliğinde gelişen Siyonizmle, Filistin’deki Musevilerin halklarının savunulması ve ulusal İsrail anavatanın kurulması savunulur oldu. Zengin Avrupalı Musevi ailelerin ve emperyalizmin kimi kesimlerinin destekleriyle Siyonizm Filistin’e Yahudi göçünü teşvik etti, toprak alımının finansmanını sağladı ve silahlı ‘baskı’ grupları oluşturdu. Böylece 1947’de Yahudi nüfusu yüzde 40’a ulaştı.

İsrail’in doğuşu

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 1947’de, iki ulus teorisine dayandırılarak, emperyalizmin desteği ve Stalinizmin onayıyla, Birleşmiş Milletler İsrail devletini kurdu. Filistinlilerin hakları ayaklar altına alınarak, Filistin’in yüzde 55’inin denetimi İsrail’in eline geçti. Böylece Araplarda gelişen anti-emperyalist yükselişlere tampon olacak ve bölgedeki petrol yataklarının stratejik öneminden dolayı emperyalistlere yeni bir yerleşim bölgesi oluşturulmuş olacaktı. 1948 yılına gelindiğinde silahlı Siyonist örgütler Filistin’in elinde kalan toprakları da gasp etmeye girişerek topraklardan geri kalanının yüzde 20’sini daha aldı. Örneğin, 700 nüfuslu Der Yasin köyüne yapılan baskında 254 kişi katledildi. Bu katliam ve yağmalarla İsrail devleti nüfusun 800 bin Filistinliyi topraklarından sürdü; bu, Filistinli nüfusun üçte biri anlamına geliyordu. Filistinliler Kudüs’ün doğusuna, Gazze ve Batı Şeria’ya sıkışıp kaldı. Bu bölgeler de, yine İsrail tarafından 1967’de doğrudan işgal edildi. Bu yüzden İsrail devletini kabul etmek İsrail’in tarihteki katliamcılığını, yağmacılığını kabul etmek anlamına gelecektir.

Irkçı bir devlet

Siyonist ırkçılık, kendini açıkça bir ‘Yahudi devleti’ olarak tanımlayan İsrail’in yasalarına sinmiştir. ‘Geri dönüş yasası’ İsrail’e dönen her Yahudiyi İsrail’in kurucusu ve vatandaşı olarak tanıyor. Ortadoğu’daki bu topraklarda doğup doğmadıkları dikkate alınmaksızın milyonlarca Yahudi İsrail vatandaşı olarak kabul edilirken, pek çok Filistinlinin durumunda olduğu gibi, söz konusu topraklarda doğup da Yahudi olmayanlara hiçbir hak tanınmıyor. İsrail devletinin bu karakterini değiştirme hedefi taşıyan herhangi bir eğilimin seçimlere girmesi yasaklanmıştır. Irkçı uygulamalar tarım arazilerinin mülkiyetinde de uygulanmaktadır. Yahudi olmayanların toprak satın almasına izin verilmemektedir.

Bu yolla Arap nüfusun toprak sahibi olması engellenmektedir. Bu uygulamaların benzerleri Güney Afrika’daki ‘Apartheid’ döneminde ve Nazi Almanyası’nda yaşanmıştı. Bu nedenle, Siyonist devletin varlığını kabul etmek İsrail devletinin ırkçı temeline destek vermeyi kabul etmek anlamına gelir.

Bir jandarma devlet İsrail dünyadaki beşinci askeri güçtür. Savaş uçaklarına, füzelere, en önemlisi 200 nükleer başlıklı füzeye sahiptir. Nüfusa oranla bakıldığında, bu ABD’den bile daha büyük bir askeri güç anlamına gelmektedir. Bu yüksek ateş gücünün yanı sıra, İsrail en önemli silah üreticisi ve ihracatçısı ülkelerden biridir. Tüm bu askeri güç, her yıl İsrail’e milyarlarca dolar ödeyen ABD ile İsrail silah satışının yüzde 80’inin gerçekleştiği Avrupa Birliği ülkeleri tarafından finanse edilmektedir. İsrail’in, ‘düşman Arap ülkeleri ile çevrili olduğu için’ kendini savunmak üzere silahlanması gerektiğini iddia eden eski mazeretler hâlâ öne sürülüyor. Bu mazeretlerin geçerliliği yoktur. 1973’ten bu yana hiçbir Arap ülkesi İsrail’e saldırmamıştır fakat İsrail silahlanmaya devam etmiştir. Silahlanmanın amacı ise Filistinlileri yıldırmak ve 1982’de Lübnan işgalinde, 1991’de Irak’a yönelik füze saldırılarında olduğu gibi, başkaldırmaya niyetlenen Arap ülkeleri üzerindeki tehdidi sürekli kılmaktır. İsrail esas olarak ‘emperyalizmin bölgedeki silahlı kalesi’dir.

Hangi Filistin devleti?

İsrail bölge topraklarının yüzde 78’ini elinde bulundurmaktadır. ‘Tek taraflı ayrılma’ planıyla bu oran yüzde 85’e yükseltilmeye çalışılıyor. Bu koşullarda ‘bağımsız bir Filistin devleti’nden söz etmek mümkün değildir: Ortada sadece birbirinden bağımsız, iletişimi bulunmayan adacıklar vardır ve Batı Şeria’nın en iyi toprakları ve su kaynaklarına İsrail tarafından el konulduğu için her türlü ekonomik kaynaktan yoksun Filistin yerleşimlerinde bir ekonomik faaliyetin temeli yoktur.

Birleşmiş Milletler tarafından karar altına alınan 1947 paylaşımı da bir çözüm olmaz. Bunun Siyonist yağmayı meşrulaştıracağı gerçeğini bir an için kenara bırakalım. Bugün Filistin topraklarında 9,5 milyon insan yaşıyor. Nüfusun yüzde 53’ünü Yahudiler, yüzde 47’sini Araplar oluşturuyor. Eğer bu rakama Filistinli göçmenleri eklersek, ortaya 5 milyon Yahudi ve 8,5 milyon Arap rakamı çıkar. İsrail devleti toprakların oransal paylaşımına izin verecek mi? Elbette hayır. Başka deyişle, ‘iki devlet’ önerisinin bile mantıklı olabilmesi için öncelikle
İsrail devletinin yenilmesi zorunludur. Bu durumda bile, emperyalist bir askeri aygıt olan Siyonist devlet, ilk fırsatta kayıplarını telafi etmek için yeni saldırılara girişecektir.Bu anlamda, ‘iki devlet’ siyaseti, emperyalistler tarafından sunulan önerilerin bir ‘sol versiyonu’dur. Barışa ulaşmak için, nasıl ki Güney Afrika’daki ‘Apartheid’ devleti ya da İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Nazi devleti yıkılmak zorundaysa, ne kadar güç olursa olsun, bugün de İsrail devleti yıkılmak zorundadır; bu gerçekleşmediği sürece, Ortadoğu’da barış imkansızdır.

Laik, demokratik, ırkçı olmayan, Arap ve Yahudilerin bir arada yaşadığı bir Filistin mümkün olabilir mi? Tarihsel deneyim, bunun tek mümkün alternatif olduğunu gösteriyor; bunun için de Siyonizmin yenilmesi gerekiyor…


SAVAŞAN HALK, SATAN LİDERLİK

El Fetih, 1967 yılında bir politik askeri örgüt olarak Yaser Arafat liderliğinde kuruldu. Programı oldukça ilericiydi: Özgürlüğe kadar savaş, Yahudi ve Arapların bir arada barış içinde yaşayabileceği ırkçı olmayan ve demokratik bir Filistin, Siyonistler tarafından dünyanın dört bir yanına sürülmüş milyonlarca Filistinlinin evlerine dönmesi talep ediliyordu.
Tüm bu talepleri gerçekleştirmek için, bölgedeki barışın önünde engel olan İsrail devletinin yıkılması gerekliydi. Arafat Filistinlilerin taleplerini dünya kamuoyuna duyurmayı başardı. Aynı zamanda, Filistin halkının mücadelesini birleştirdi. Böylece, sadece El Fetih’in değil, tüm Filistinlilerin lideri haline geldi. Ardından birçok örgütün katılımıyla Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu.

Arafat, 1982’de İsrail ordusu tarafından Lübnan’a sürgün edilmesinden sonra ve daha sonra Tunus’a yerleşmesinin ardından, ileri gelen Filistinli liderlerle yeni bir sürece girdi. Filistin sorununa artık diplomatik çözüm aranmaya başladı. Emperyalizm tarafından ileri sürülen şartlar birer birer kabul ediliyordu. Bu süreç, 1987 yılındaki ilk İntifada’ya rağmen devam etti ve 1993 yılında Oslo antlaşmasının imzalanmasıyla doruk noktasına ulaştı. Arafat ve El Fetih, tarihsel taleplerine sırt dönmüştü.

Başlangıçta Filistin halkı Filistin ulusal yönetimini kabul etti. Çünkü Filistin halkının tarihsel lideri Arafat, halkı bu oluşumun bağımsızlık yolunda önemli bir adım olduğuna ikna etmişti. Oyların yüzde 80’ini alan Arafat Filistin’in ilk devlet başkanı olarak seçildi.

Ancak, kısa süre içinde Filistin yönetiminin ne olduğu da ortaya çıktı. El Fetih’in Filistin polisi, sanki başka bir ülkenin polis gücüymüş gibi, İsrail’e karşı mücadele etmeye kararlı olan kitleleri baskı altına aldı, kimi durumlarda da tutukladı. El Fetih liderleri, ABD, AB ve Arap ülkelerinden gelen fonları ve yardımları kendi çıkarları için yağmaladı, adları yolsuzluklarla anılır oldu. Aşırı bir nüfus yoğunluğu bulunan Gazze dev bir toplama kampına dönüştü; diğer bölgelerdeki köyler, İsrail’in uyguladığı su kesintileri yüzünden yaşanamaz hale geldi. Tüm bu olumsuz süreçlerin ardından 2000 yılında ikinci İntifada patlak verdi.

Arafat’ın ölmesi süreci daha da kötüleştirdi. Dizginlerinden boşanan El Fetih ve Filistin yönetimi, emperyalistlerin denetimindeki Mahmud Abbas’ın eline geçti. El Fetih’in yeni önderlerinden sadece bir örneğe göz atalım. Eski başbakan A. Korci, üretiminin çoğunu İsrail’e satan çimento fabrikasının sahibidir. Ve İsrail’in inşa ettirdiği utanç duvarı bu çimentoyla örülmektedir. Yenilgisinin ardından Abbas, emperyalizme ve İsrail’e dönerek, Hamas İsrail’i yıkma hedefinden vazgeçmedikçe yönetimi Hamas’a bırakmayacağını ilan etti. İşte El Fetih’in taşıdığı zihniyet ve seçimlerde Hamas karşısındaki yenilgisinin nedeni de budur…

  • Makaleler Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in uluslararası yayın organı Correo Internacional’den (Uluslararası Posta) Türkçeye çevrilmiştir.

CEVAP VER