Seçim mi güçler savaşımı mı?

0

Seçim

Çok sihirli bir sözcük. Belki de burjuva “aparatları” içinde cazibesi en yüksek olanı.

Müthiş bir meşruiyet yaratıcısı.

Diktatörlüklerin bile vazgeçemediği yegane uygulama. Öyle ki sonuçta tüm günahları ve sevapları güncelleyebiliyor. Zoru unutturup umudu cilalıyor. Bir kesimin zafer çığlıkları atmasını sağlarken yenik olan kesimi kendi içine hapsedip, bunalıma sokabiliyor.

2002’den bu yana ülkemizde en sık başvurulan meşruiyet aracı seçim ve referandumlar.

Peki, bu bize ne ifade ediyor?

Sonuçta, adil, halkın tercihlerini yansıtan ve gerçekten de demokratik sonuçlar üretti diyebileceğimiz veriler ortaya çıkıyor mu?

Ne gezer… Fakat buna rağmen (adaletsiz, kayırmacı, tek yanlı süreçlere rağmen) halk bir türlü seçimlerden kendini soyutlamıyor, seçimle olmaz, başka yola bakmalı diyemiyor. Kuşkusuz bunun sosyolojik ve psikolojik nedenleri ve açıklamaları vardır.

Neden boykot değil?

Meseleyi teorik ve pratik olarak anlamış olan bir kesim şöyle ucundan kıyısından “boykot” sözcüğünü dillendirdiği anda neredeyse kelime linci ile susturuluyor. Öyleyse bu kadar ‘açık makas’ adaletsizlik olacağını bile bile neden “boykot” değil de seçime katılma seçeneği ezici bir üstünlük sağlıyor, neden boykotun mevcut muhalif partilerde tartışılmasına bile izin verilmiyor?

Tabii ki bunun birçok nedeni olabilir ama en önemlisi boykotun sonucu değiştirmeyeceğine olan inanç ve yaratacağı yıkım etkisinden korku olabilir. Bu da henüz kitlenin bir restorasyon umudu taşıdığı anlamına geliyor ve ya herru ya merru gibi bir çıkışı olanaksız görüyor. Belki küçük de olsa, burjuva demokrasisinin uygulandığı ülkelerde seçime katılımın çok düşük olmasına rağmen kararı seçime katılanların belirlemesi bir etken olabilir. Ayrıca ülkemiz açısından bakınca muhalefete hem yerelde hem de Meclis’te ballı ve ayrıcalıklı hakların verilmesi; meselenin çok ciddi boyutlarda ele alınmamasını, parti oligarşilerinin çıkarlarını bozacak eylem ve söylemlere girmemesinin nedeni olabilir.

Hatta bu kesimin, “seçimler hileli” söylemi çok da işlerine geliyor ve kendi meşruiyet zeminlerini sağlamlaştıran bir gerekçe olması açısından bilinçli kabartılıyor da olabilir. Çünkü her seçimde oy çalınma meselesini sandıkların korunmasına indirgeyip başka bir şey yapmadıkları net olarak görülebilir. Seçim denildiğinde hemen atlayıp “kabul” demelerinin nedeni de parti içinde bir yenilik ve temizliğe zemin olması galiba. Neydi o söz? ”Yenilen pehlivan güreşe doymaz”. Haklarını yemeyelim. Bu satırların yazarı da dahil, “bir şeyler belki bu kez değişebilir hele bir bakalım” noktasına çok kısa sürede geliyoruz. Aslında ne koşullar ne de örgütsel yapıları muhalefetin seçim kazanmasına uygun değil. Ama onlar seçim kazanacaklarına inanıyor ve toplumun yarısına yakınını da buna inandırıyorlar. Oysa bu kadar bariz bir adaletsizliğin olduğu, seçim sisteminin çöktüğü, oy sayım yazılımının çözülemediği, hayali seçmen ve sandık olma olasılığının güçlü olduğu bir seçimde bu haliyle muhalefetin hiç şansı yok.

Önlem alabilirler mi?

“Ne yapacaklar ki?” denilmesine karşı geçerken birkaç seçeneğe değinelim.

Bu  muhalif partilerin, hadi isim verelim, örneğin CHP’nin para sorunu var mı? Bence yok.

Bu teknoloji çağında oyları korumak hiç de zor olmasa gerek. Hatta oylar korunduğunda iktidarın yaptığı hilenin eğer varsa ne olduğu da açıkça belirlenebilir. Şöyle:

Her sandığa bir sandık kurulu görevlisi (sağlam partili ve mümkün olduğunca kadın ve gençler) ve her sandığa bir kişi müşahit. Bu yaklaşık 360 bin kişi eder ve parti bunları seçimlerden çok çok önce belirleyip eğitebilir. Her müşahitte akıllı bir cep telefonu olması sağlanır. Seçimlerden çok önce alanında çok yetkin bilgisayar mühendisleri ve yazılımcılardan oluşan bir ekiple seçim güvenlik programı yazılır; işte bu ekip her müşahite bir şifre verir ve sandıkta seçim tamamlanıp tutanaklar imzalandıktan sonra müşahit telefonundan şifresi ile sonucu girer ve tutanağın bir resmini çekip sisteme atar. Bu CHP’nin YSK’den de A.A’dan da saatler önce sonucun yüzde 90 oranında bilmesini getirir. Rakibinin meseleye bu kadar net ve ciddi yaklaşımı iktidarın hile yapma yüzdesini gerçekten de sonucu değiştirmeyecek bir noktaya düşürür.

İşte burada neden yapılmıyor sorusu CHP’ nin yapısal ve örgütsel sorunlarının büyük ve kronik olduğunu iktidardan korkup muhalefetin sınırlı olanaklarına fit olduğu sonucuna varırız.

Muharrem İnce’nin bunları gördüğünü ve kökten bir yenilenmeye zemin hazırlamak için “yenilgiyi” kabul ederek alışılmış ezberleri bozduğunu düşünmekteyim. Aksi halde bu gidişin aynen sürdürülmesi  parti bürokrasisinin seçim oyunlarını saçma gerekçelerle açıklayıp statükoyu devam ettirmeleriyle kitlede derin umut kırıklıkları ve muhalefetin kanıksanması ile sonuçlanacak birileri de koltuklarını bu sayede korumuş olacaktır.

Burada sorunumuz ya da konumuz CHP değildir. CHP’ye akıl vermek gibi bir derdimiz de yok ancak CB seçiminde adayın çok enerjik bir performans göstermesi ve sonuçta partisinin bunu hazmedememesi net görünüyor. Bir sonraki CB seçimi için iddiasını sürdürüyor olması da ilerde yeni bir “seçimde oy vermeyen haindir” söylemi ile haşlanacağımız anlamına geliyor. Önlem alırlarsa hiç değilse sonuçlardan emin oluruz.

AKP ile sistemde ne değişti?

Belki de AKP öncesi dönemde iktidar ve muhalefet arasında bu kadar bariz farklar olmadığı için “sistem” krize girdiğinde yeni bir iktidar doğabiliyordu. AKP ile birlikte iktidarın alternatifi yine iktidar oluyor. Başka bir iktidar dinamiğinin çıkışına ve yükselişine izin verilmiyor. Seçim sistemi buna izin vermeyecek kadar tek yanlı düzenlenmiş. İktidar partisi her türlü devlet olanağını sonuna kadar kullanıyor.

Devleti “baba” olarak kafasında kodlayan bir toplumda “ben devletim”, “devletin bekasıyım” siyasetine karşı çok cılız olanaklarla sürdürülebilen siyasetin kazanma olasılığı olabilir mi? Buna bir de 40 yıldır terörize olmuş ortam ve milliyetçilik refleksini ekleyin. Kitle psikolojisi, devlet gücünden daha fazla etkileyen bir dinamik yaratılmasına engel oluyor. Es kaza tüm bunlara rağmen bir-iki puanlık bir muhalefet öndeliği de “sistem” tarafından emilip yok ediliyor. Nitekim olmuyor. Ne kadar bu yöntemlerle çalışırsan çalış, ne kadar umut yaratırsan yarat o umut hayal kırıklığına dönüşüveriyor. Yani hile meselesinin çözülmüş olması kazanmaya yetmiyor. Asıl mesele çok derinlerden kaynaklanıyor. Yine de en azından hilenin çözülmesi ve önlem alınması belki kitlenin dikkatini asıl soruna çekebilir.

Sonuç olarak

Muhalefet gerçek anlamda tüm önlemleri alsa hantal yapısını yenilese dinamik bir ekiple seçime girse yine kaybedebilirler. Fakat bu kez hiç değilse sistemin ne olduğu netleşir  ve bariz adaletsizlik nedeniyle bir “meşruiyet” krizi oluşabilirdi. Şimdi ise aşırı bir tepki, umut kırılması ile yılgınlık gelişiyor. Bu atalet  yeni seçimde yaratılacak geçici bir umuda kadar sürerse sonuç yine değişmeyecek.

Adaletsizlik, teröre karşı devletin birliği, milliyetçi refleksinin  ağır baskısı, eşitsiz olanakların varlığı vb…

Bunlar olduğu sürece seçim bir dinamik değişiminden öte, iktidara meşruiyet sağlamaktan başka bir işe yaramıyor. Muhalif parti oligarşilerinin vekil imkanlarından vazgeçemeyip bunu bir ulufe gibi kullanması da topyekün, sonuç alıcı bir boykotu olanaksız kılıyor.

Sosyalistlerin şimdiden bu konularda kafa yorup aydınlatıcı öneriler getirmesi belki de ilerde sınıf içinde güçlenmeleriyle köklü değişimlere neden olabilir.

Bu işler de tıpkı her şey gibi “güç” meselesi.

Herkesin temsiliyeti gücü oranında. Çünkü sistemin adı kapitalizm.

CEVAP VER