Saray eşrafı, kılıksızlar, sokak…

0

Yurtdışındaki sandıklarda oy kullanma işlemi sırasında, Fransa’nın Strazburg kentindeki Türkiye Büyükelçiliği’ne gelen bir grup seçmen, oylarını Osmanlı saray kıyafetleriyle kullandı.

Cem Aslan’ın, bu olaydan yola çıkarak iktidarın –güya– Osmanlı şovenizmi üzerine kurmaya çalıştığı ideali, tarihten hatırlatmalar yaparak madara ettiği yazıyı okudunuz. Ben de bazı tespitler ve hatırlatmalar yapmak isterim.

Birincisi Osmanlı kıyafetleriyle oy kullanmaya giden cengaverlerin geçmişimizle ilgili herhangi bir fikirleri olmadığı ortada. Abuk subuk üfürükçülerin, ‘hoca’ sıfatıyla yığdırdıkları bilgilerle donatılıyorlar. Bu yüzden içlerindeki coşku böyle abuk subuk tezahürler yaratıyor.

Bunu –nedenlerini gayet iyi bildiğimiz için– anlayacağız elbette ama onaylamayacağız. Anlayış göstermek onaylamayı gerektirmez.

Bu insanlar, tarihi ve tarihsel figürleri emperyalist Osmanlı Devleti’nin sarayından ibaret zannediyor. Onu da doğru dürüst bildiklerinden değil. Nereye yöneleceğini bilmeyen kör bir güdülenmeyle kim nereye ittirirse oraya yöneliyorlar. Hayır, mesela bizler ilgilensek (ki cumhuriyet döneminin, konuşulması gereken asıl ve en temel meselesidir bu) bizim ittirdiğimiz yöne de yönelecekler. Bu tabii, bizim ‘olayımız’ değil.

Neyse. Strazburg’da oy kullanmaya Osmanlı saray kılıklarına bürünüp giden yurttaşlarımız, tarihi yaratanların o gülünç saray kılıklarında dolaşanlardan ibaret olduğunu sanıyorlar. Onun için o kılıkları giymek zorunda olan saraylıların, sarayın bahçesinde bile huzur içinde gezemediklerini bilmezler. Saray kılıklarının, çöpçüsünden vezirine ve padişahına kadar saray eşrafının hiyerarşisini; saray kastları içindeki konumunu ve rütbesini belirleyen kıyafetler olduğundan haberleri yok.

Taklitlerini giydikleri kıyafetlerden hangisinin, hangi saray odasında aşağılanmayı gerektirdiğinden yahut hangi saray koridorunda hangi utanç verici tecrübeyi mecbur kıldığını bilmiyorlar. Saray dedikleri yeri cihan padişahının ‘kainatlara sığmaz ihtişamı’ndan başka unsur barındırmadığını zannederler.

Halbuki, saray dediğimiz yerler tahayyül edebileceğimiz en aşağılık, en korkunç, en iğrenç olayların yaşandığı yerlerdir. Safsatalarla dolu resmi tezlerden bir nefes uzaklaşıp, biraz tarih okumayı denersek, şöyle birkaç saatlik bir çabayla, sarayların gerçek tabiatına dair muhakkak fikrimiz olur.

Dolayısıyla bu kılıklar, saraylardaki işlevleri itibarıyla verdikleri simli pullu görüntülerden başka anlamlar da taşıyorlardı. Saray dışında ise halkın kaygısız korkusuz dillendirip aktardığı saray hikayeleri nedeniyle bu kıyafetlerle dolaşmak tehlikeli de olabiliyordu. Eşraf, sarayın dışına çıkmak zorunda kaldığında, bilhassa saray kılığından arınır; esnaf, köylü, tüccar vb. kılığında gezip dönerlerdi.

O işler öyle değil yani.

Hayatın ve dünyanın sahipleri; delil, demkeş, derviş, kalenderi, bektaşi, hayderi, abdalan, bacıyan vb. kılığında dolaşanlar ve asıl en önemlisi de her zaman kılıksız dolaşanlar oldu, bilmezler.

Onun için soytarılar gibi naylon kostümlerle şebeklik yapmalarına aldırmayın. Hasbelkader, cesaret edip sokağa çıksalar; dönüp bakmanıza bile gerek yok.

Sokak bunları taşımaz. Sokaklar bizim!

CEVAP VER