Mukaddes öfke…

0
Ankara’daki patlamanın hemen ardından Hakan Gülseven otobüsün üzerine çıkarak kargaşaya müdahale etmeye çalıştı…

En başta şunu söyleyeyim, bombalamada sağ kalanlardan biri olmak çok tuhaf. Her şeyi en baştan düşünüyor insan. Anlıyorum ki, yaşadığımız şok hali henüz geçmedi…

İstanbul’dan güle oynaya otobüslere binip sabah Ankara’ya indik. Ankara Garı’nın önüne doğru yürüdük. Yanımda ilk defa Ankara’ya gelen üç genç kardeşimiz vardı. Onlara Ankara’dan söz ediyordum. Garın önünde toplanmaya başlamıştı herkes.

Tekin Hoca’yı, Tekin Arslan’ı gördüm. Daha sonra bombalardan birinin patlayacağı yerde duruyordu. Kucaklaştık. “Erol (Ekici) gelmedi mi?” diye sordum, “Şu tarafa doğru gitti, birilerine bakıyor” dedi. Keşke Erol da orada olsaydı. Son bir kez kucaklayabilseydim Erol’u…

Tekin Hoca’yla biraz kafa yapayım diye, önlerine serdikleri pankartı gösterdim, “Abi iyi inşaat yapıyorsun da, pankart işini becerememişsin, bir dahaki sefere beni çağır” dedim. Zamanında tabelacıda çalıştığımı biliyordu, “Yahu aslında olurdu da, boya kurumadı” dedi gülerek. Muşamba üzerine sürmüşler boyayı, kurumamış. Boya kurumadığı için de pratik bir yol bulup boyanın üzerini şeffaf koli bandıyla bantlamıştı! İşçi yaratıcılığı!..
Nasılsa Erol’u sonra bulurum diye düşündüm, genç arkadaşları da tam bombanın patladığı o noktada bıraktım, HAZİRAN kortejinin işleriyle ilgilenmeye başladım. İsmi lazım değil, bir sol grupla sorun çıkmıştı. HAZİRAN kortejinin tertip komitesiyle birlikte belirlenen sırasının önüne geçmişlerdi. Fiili durum yaratıp, önden yürümeye çalışıyorlardı. Gerginlik çıktı.

HAZİRAN Yürütme Kurulu’ndan Önder İşleyen, “Abi, bizim yürüyüş kolunu alt geçitten geçirelim, tatsızlık çıkmasına müsaade etmeyelim” dedi. Bombaların patladığı meydanın altından geçen yolu kastediyordu. Ben şaka yollu, “Kavga çıkaralım, aksiyon olsun” deyince, yanımızda yine HAZİRAN Yürütme Kurulu’nda olan Erkan Baş, “Beni kimse solcularla kavga ettiremez” dedi ve bana takılmaya başladı. Neşeliydik. Hiçbir şey keyfimizi bozamazdı.

Önder’in önerisiyle HAZİRAN kortejini alt geçide yönlendirdik. Genç arkadaşlarımızı bombanın patladığı yerden alıp aşağıya indim.
Bizim yerimize başkaları öldü…


HAZİRAN kortejinin en başındaydık. Sanırım aşağıya yöneldikten sonra büyük bir patlama sesi geldi. Sesin geldiği yöne döner dönmez ikinci patlamayı gördüm. İki patlama arası en fazla bir saniye falan olsa gerek…
Anlam veremedim. Sanki Suruç’taki bomba daha fazla toz-duman çıkarmıştı. Birden aklıma o geldi. Bomba olmayabileceğini düşündüm. Genç bir arkadaş hemen yanı başımda, “Kimse panik yapmasın, içi gaz dolu balonlar patladı!” diye bağırdı. Hemen ona inanmak istedim fakat Erkan, “Ne balonu hocam?! Şurada bir el var!” dedi az ilerimizi göstererek.
Panik başlamıştı.

Ben balon hikayesine sarıldım. Erkan’a, “Balon de, balon de!” dedim. Her şey saniyelerle oluyor o durumda. “Gazlı balon patladı, sakin olun!” diye bağırıp duruyorum. Bir an HAZİRAN’ın yanımda duran miting otobüsünün üzerine tırmandım. Mikrofonu kapıp “Panik yapmayın, balonlar patladı!” diye bağırmayı oradan sürdürdüm. Herkes birbirini sakinleştiriyordu. O alt geçitte izdiham olsaydı kayıp büyüyebilirdi.

Önder’in kararı bizi bombanın patladığı yerden alıp alt geçide getirmişti, kim olduğunu bilmediğim genç arkadaşın balon uydurması panik ve izdihamı önledi…

Ta ki, karşı yoldaki bir başka otobüsün üzerinde şok içindeki bir adam, “Yolu açın ambülanslar gelsin, yüzlerce arkadaşımız öldü!” diye bağırana kadar…

Elimdeki mikrofonla otobüsten otobüse, “Sus ulan!” diye bağırdığımı hatırlıyorum ki yanındakiler hemen elinden aldılar mikrofonu. Ama artık en uzaktakilere bile dalga dalga yayıldı katliamın haberi. Yine de geçici ve nispeten düşük bir panik yaşandı.
Otobüsün üzerinden tüm meydanı görebiliyordum. Bombanın patladığı bölge boşalmıştı. Geriye yerde yatanlar kaldı… Ve gelen haberler durumun vahim olduğunu gösteriyordu…


Türkiye’nin her yanından neşeli bir ruh haliyle Ankara’ya toplanan işçiler, kadınlar, gençler… Büyük bir şok yaşıyordu herkes…
Arkadaşlar otobüsün hemen dibinde kitleyi kontrollü bir biçimde dağıtma kararı aldılar. Kısa bir konuşmayla arkadaşlarımıza nasıl dağılacaklarını aktardık…
Sonrası…
Sonrası giderek büyüyen bir acı…
Ve insan biraz da suçluluk hissediyor, ölenlerden değil de kalanlardan olduğu için…


Miting yürüyüş kolları dağıldı. Kızılay’da bir binada toplanmaya başladık. Ölen kardeşlerimizin sayısı artıyordu durmadan. Ne yapacağımızı konuşuyoruz ama kafamız yerinde değil…

Erdoğan aradı sonra. Erdoğan, can bir yoldaş… Gözünü kırpmadan ölümün üzerine yürüdüğünü bildiğim bir adam. Yıkılmıştı… Tekin Hoca’nın ve Erol’un da katliamda öldüğünü öyle öğrendim. Bir anda ben de yıkıldım…
Erol da, Tekin Abi de çok özel insanlardı. Devrimci işçilerdi. Erol üniversiteyi bırakıp işçileşmişti. Uğur Mumcu Mahallesi tarafında, Aydos ormanlarına doğru bir gecekonduda yaşıyordu. Birlikte ilk toplantımızı orada yapmıştık. Sonra sohbetler, muhabbetler…

Her ikisinde de büyük bir insanlık kumaşı vardı. Onları tanıyan herkesin sevdiği bir insanlık kumaşı…

Anılar uçuşuyor şimdi zihnimde… Anılar uçuştukça acı çekiyorum…


Bu iktidarın ve onların kumaşından dokunmuş cihadçı katillerin kalleşlik potansiyeli karşısında hayrete kapılıyorum. Hayrete kapılıyoruz…

Evet, kalleşlik!

Bu yazıyı, katliamın üzerinden iki gün geçmiş vaziyette, Ankara’da, bir bürodan yazıyorum. Etraftaki herkes kalleşliğin boyutu karşısında şaşkın. Ve öfkeli…

Tam olarak durum bu. Etrafta korkan tek bir arkadaşımız bile yok. Öfke var…

Bu öfke, mukaddes bir öfke.

Biz bu öfkeye sarılarak kurtaracağız memleketi o kalleş yamyamların elinden. Herkes duysun. Gözbebeklerimizde korkunun zerresini göremeyeceksiniz!

Yıkacağız bu kalleşler düzenini!
Ne pahasına olursa olsun…

12 Ekim 2015, Ankara

CEVAP VER