Katalonya’ya selam

0


Katalan referandumunun simgelerinden biri haline gelen görüntüler…

Katalonya özerk bölgesi hükümeti (Katalancada Generalitat deniyor) geçtiğimiz Pazar günü bir bağımsızlık referandumu yaptı. Daha doğrusu yapamadı. Her zaman olduğu gibi, konu hakkında bilgi sahibi olmayanlar bilgi sahibi olanlardan daha çok konuşuyor. Ne diyelim, insan doğası.

Ancak, işin asıl cazip yönü bu referandumun öncelikle siyasi rakipleri mat etmeye hizmet eden veriler sunduğunun düşünülmesi. Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetiminin bağımsızlık referandumunun hemen üzerine gelince Irak, Türkiye ve Kürtler yönünden yerli yersiz benzetmeler de beraberinde geldi. Son derece indirgemeci şekilde edinilen yapısalcılık eğitiminin üzerine muazzam bir fikri tembelliğin göstergesi olan “ne farkı var”cılık eklendiğinde canımızın çektiği her şeyi her şeye benzetmek mümkün elbette. Bu benzetmeleri politik tartışmalarımızın odağına yerleştirmek ise kaçınılmaz. Burada, incelenen nesnenin özgüllüklerine, kendi gerçekliğine, kısacası bilgiye yer yok.

Bilginin olmadığı yerde nalıncı keseri misali kendine yontmaya yönelik imajlar devreye giriyor. Ancak, bunların çoğunun yanlış olduğu açık. Örneğin, Katalan milliyetçiliğinin İspanyol tahtı karşısında kaçınılmaz cumhuriyetçi damarına rağmen, hâkim renginin sol olduğunu söylemek mümkün değil. Nitekim efsanevi başkan Jordi Pujol’dan bu yana kitlesel desteğinin ana gövdesini Katalonya’ya göçten çok etkilenmemiş, kozmopolit Barcelona’nın etkisinden görece uzak Katalan taşrasındaki merkez sağ seçmende buluyor.  Öte yandan, Katalan bağımsızlık mücadelesini yalnızca İspanya İç Savaşı ve Franco rejimi gibi çok yakın tarihli dönemeçlerle özdeşleşen, modern anlamda devrimci bir dekolonizasyon süreci olarak görmek mümkün değil. Bugünkü Katalan politik varlığının tarihsel arka planını oluşturan birimlerden Barcelona Kontluğu 801’de, Katalonya Prensliği ise 1162’de kurulmuş. Generalitat’ı oluşturan ilk Katalan anayasası 1283 tarihli.

Barcelona ile Madrid arasındaki çekişme elbette El Clásico’dan çok daha eskilere gidiyor. 16. yüzyılda Madrid’in kasaları Amerika altınıyla dolup, Kastilya merkantilizmi Aragon’un (aslında Katalonya’nın) Akdeniz ticaretini geri plana itince, yalnızca İber yarımadasının doğusunu değil, Güney İtalya’yı da kapsayan geniş bir coğrafyayı ekonomik çöküşe sürükleyince olanlar olmuş. Katalanlar dönem, dönem fırsatını buldukça kazan kaldırmışlar. Her seferinde merkezi iktidar Katalonya’yı daha fazla denetler hale gelmiş. İspanyol sömürge imparatorluğunun yıkılması sonrasında Kastilya’nın züğürtlemesi, buna karşılık Katalonya’nın Fransa’ya yakınlığı ve köklü ticaret geleneği sayesinde kalkınması da politik iktidarın Madrid’in elinde olmasının getirdiği eşitsizliği değiştirmemiş. Hatta Madrid’in vergilendirme ve diğer maliye mekanizmaları sayesinde Katalonya ekonomisini kendi istikrarsız hazinesinin güvencesi olarak görmesini sağlamış.

Bugünkü hengâmenin merkezinde de işte bu vergi meseleleri yer alıyor. En somut olarak, İspanyol hükümeti bugün Euzkadi ve Navarra özerk bölgelerini oluşturan illerin (kökleri Navarra Krallığı topraklarının 1512’de ilhakına kadar uzanan ve Madrid’in tabii ki pek hoşnut olmadığı) vergi toplama imtiyazlarına benzer düzenlemelerin Katalonya için de oluşturulması talebini şiddetle reddediyor.

Mevcut sorundaki tarihselliğin bizden farkını ortaya koymak için ise şunu belirtmek yeterlidir sanırım: Hem krallığa, hem Kastilya egemenliğine karşı Katalan Cumhuriyeti fikrinin ortaya atıldığı ve kısa süreli de olsa hayata geçirildiği yıllarda bizim Anadolu’da Hırvat devşirmesi Kuyucu Murad Paşa Celali kesiyor, Abaza Mehmed Paşa yeni isyan planları yapıyordu.

Öyleyse, Katalanları sömürgeciliğe karşı mücadele eden, fıtraten 3. Dünyalı bir “ezilen ulus” olarak klişeleştirmek mümkün olmadığı gibi “zenginliği paylaşmak istemeyen İspanyollar” olarak görmek de doğru değil. Kökü derinlere uzanan, politik, ekonomik, kültürel yönleriyle çok yoğun ve çeşitli özgünlükler barındıran bir sorun var karşımızda.

***

Katalonya referandumundan çıkartabileceğimiz, Katalonya ve İspanya ölçeğini aşan sonuçlar yok mu? Elbette var. Hem de neredeyse dünya çapında. Referandum gösterdi ki Kuzey Amerika’da ve Batı Avrupa’da (2004 genişlemesinden beri aynı anlama gelmek üzere Avrupa Birliği’nde), kısacası Batı’da hiçbir siyasi, idari birimin ulus-devletten elini kolunu sallaya sallaya ayrılmasına izin verilmez. Bunu önlemenin yöntemi ulus-devleti temsil eden merkezi, egemen iktidarın hikmet-i devletine, tarz-ı hükûmetine göre değişir. Kâh İskoçya’daki gibi ekonomik desteksizlik sopası sallanır, kâh Katalonya’daki gibi jandarma zaptiye yollanır. Hele ki küreselleşme ideolojisine eleştirilerin açık siyasi karşıtlık halini aldığı, ulus-devletin, ulusal sınırların korunması fikrinin giderek yükselişe geçtiği Batı’da ayrılıkçı taleplerin, bu talepleri yükselten grupların ülke nüfusunun genelinde herhangi bir sempati yaratacağını beklemek artık hayaldir.

“O halde UKKTH’ye -ulusların kendi kaderini tayin hakkı- ne oldu?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Bu manzaranın ortaya koyduğu bir diğer gerçek UKKTH’nin ya da daha kitabi adıyla self determinasyonun hiç de evrensel hukukla güvenceye alınmış, uluslararası bir hak olmadığı. Aslında bu durum self determinasyon fikriyatının ortaya atılma amacıyla da uyumlu. Woodrow Wilson’ın ağzında Avrupa’nın sömürgeci güçleri karşısında Amerikan hegemonyasının, Lenin’in ağzında özellikle Asya’da Sovyet nüfuzunun politik aracı olan bu kavram günümüzde de jeostratejik hedeflere aynı şekilde hizmet etmesi umulan bir argüman. Hele ki Batı için.

Örneğin, Kosova’da önce NATO müdahalesiyle, ardından Birleşmiş Milletler nezaretinde devlet yapılanması sağlanmış ve oluşturulan bu devletin bağımsızlığı Batı tarafından blok halinde tanınmıştı. Kosova’nın emsal oluşturduğu gerekçesiyle bundan üç yıl önce yapılan Kırım referandumu ise hiç de aynı sonuçlara yol açmadı. Seçmenin Rusya’ya katılmaya yüzde 97 oranında onay verdiği referandum Batı tarafından hâlâ yasadışı kabul ediliyor, Rusya Kırım’da işgalci olarak nitelendirilip yaptırımlara tâbi tutuluyor. Yine bu yüzden, Katalonya referandumuna yapılan müdahale karşısında Batı hükümetlerinin toprak bütünlüğü kavramını hatırlaması ve sessizliği şaşırtıcı değil. Bu koşullarda, Katalan bağımsızlığı kampanyasının herhangi bir düzeyde uluslararası destek alarak Generalitat ile Madrid arasında siyasi bir El Clásico’ya dönüşen sinir harbinin ötesine geçmesi şimdilik zor görünüyor.

Kısacası, self determinasyon cini zaman zaman lambadan çıkartılıyor olabilir ama lambayı elinde tuttuğu müddetçe herkesin ancak kendi dileklerini yerine getirmesi için hizmete koştuğu bir cinden bahsediyoruz. Burada self determinasyondan tartışılmaz, kutsal, hatta vicdani bir ilke olarak bahsetmek, eğer buz gibi propaganda amaçlı değilse pusulayı tastamam şaşırtan bir tutum olur. Çünkü yaşanmış, yaşanan ve kuvvetle muhtemel bundan sonra da yaşanacak gerçeklik böyle bir yaklaşımla bağdaşmıyor.

***

Velhasıl, diyeceğim o ki pekâlâ çok daha geniş çaplı, daha derin meselelere işaret edebilen olayları yüzeysel şekilde, sırf politik muarızlarımızla gündelik kayıkçı dövüşlerine malzeme olarak görmeyelim. Bayağı, zorlama analojiler üzerinden nutuk atmayı ne olur bırakalım. Katalonya referandumu bunun sadece bir örneği.

Mariano Rajoy, sen de adam ol, Katalanları rahat bırak. Generalitat’la anlaş. Kendi vergilerini toplasınlar da mesele en azından şimdilik tatlıya bağlansın.

CEVAP VER