JP Morgan, Konsültasyon, Yara Bandı!

Türkiye ekonomisinin sağlık sorunları konusunda son derece duyarlı olan AKP iktidarı, kısa süre önce yayınladığı rutin raporlardan birinde manipülasyon yaptığı ve bunun da ekonomimizin hassas cildini tahriş edebileceği iddiasıyla uluslararası yatırım ve derecelendirme kuruluşu JP Morgan hakkında soruşturma açmıştı. Ancak Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, G-20, Dünya Bankası ve IMF Toplantıları için gittiği Washington’da, manipülasyon zanlısı JP Morgan tarafından geleneksel olarak düzenlenen yatırımcı toplantısına da katıldı. Katılımcı ülkelerin genellikle makul sayıda ekonomi yetkilisinden oluşan bir heyetle yer aldığı toplantıya bizimkiler 44 kişilik kafileyle teşrif etti. Herhalde, Damat Berat’ın yapacağı sunumdan sonra yağacağı sanılan yatırım dosyalarını ancak taşıyabileceği düşünülen kafile, yurda eli boş döndü.

Damat Berat, “Yapısal Dönüşüm Adımları” adlı sunumuyla yatırımcıları ikna edemediyse de, ekonomistlerden bazı nasihatler aldı. Zira, Albayrak’ın sunduğu programı konsültasyona alan uzmanlar  “yapısal, dönüşüm ve adım” kelimelerinin karşılığı olabilecek herhangi bir bulguya rastlayamadı. Mesela, “Gelişmekte olan ülke” ekonomileri konusunda uzman olan Timothy Ash, bu tip boş sunumlarla yatırımcı toplantılarında zaman kaybetmek yerine bir an önce IMF’ye gitmesi tavsiyesinde bulundu. Kısaca, bir sedyede yatan ve vücudunda derin kesikler bulunan Türkiye ekonomisine bir de Damat Berat’ın toplantıda gösterdiği ilkyardım çantasına bakıp “yara bandıyla olmaz, doktora git” dedi.

Bizim açımızdan, sömürünün genişletilerek kurumsallaştırılması anlamına gelen ve ekonomik boyunduruk mekanizması olan IMF meselesi, piyasalar açısından bir tür “güvenli liman” algısı oluştursa da AKP açısından çetrefilli bir konu. Gitse bir türlü, gitmese bir türlü.

Toplam dış borcu 460 milyar dolar, bir yıl içinde ödemek zorunda olduğu dış borcu 180 milyar dolar olan, neredeyse uluslararası kurumların açıkladığı her yeni raporda gelecek yıllardaki büyüme beklentisi bir kez daha revize edilerek düşürülen Türkiye’nin IMF olmadan düze çıkamayacağı düşüncesi piyasalarda ve kimi ekonomistlerin görüşlerinde ağır basıyor. Esasen, ağır basan bu görüşün tek tutar dalı da olası bir anlaşma halinde, IMF’nin sağlayacağı kaynak karşılığında getirmesini umut ettikleri bütçe disiplini ve sıkı maliye politikaları. AKP’nin IMF’ye gönül koymasının nedeni ise, yüce gönüllü Erdoğan’ın “verin” talimatına rağmen IMF’nin almaktan son anda vazgeçtiği 5 milyar meselesinden doğan alınganlık değil. IMF, sonuç itibarıyla ödenecek borçların salimen alacaklılara ödenmesinin garantörüdür. Bunu sağlamak için izleyeceği yöntemler bellidir. Ancak, o yöntemlerin bir kısmı, biliyorsunuz ki “ekonomist” olan Erdoğan’ın Nobellik “faiz sebep, enflasyon neticedir” tezine uygun düşmediği gibi, öngörülecek sıkı maliye politikaları da şu koşullarda AKP iktidarı için oldukça sıkıcı bir konudur. AKP, daha çok “Ali’nin takkesi Veli’ye” düsturuyla Merkez Bankası’nın Nisan ayında kuluçkadan çıkaracağı 30 milyarı yerel seçimlerin yüzü suyu hürmetine Ocak ayında aşırıp omlet yapmak türünden uygulamalarla günü geçiştirmektedir. Bu tür “yeni” kaynaklar yaratılamadığında bünyenin kendinden yemeye başlayacağı ve oluşacak bir takım sistemik sorunların organ yetmezliğine kadar varabileceği bilinmektedir.

Mesela, IMF’nin Arjantin’e sağlayacağı 57 milyar dolarlık kaynağın bu ülkeyi kurtarıp kurtaramayacağı tartışılırken bizim kimi ekonomistlerin “AKP’nin IMF’siz IMF programı uyguladığı” iddiası, harç koymadan tuğla dizerek bina yaptığını söylemekle eşdeğer. Çöküyor arkadaşlar. IMF kaynaklarını kullanarak bitirdiğiniz inşaatta da uzun yıllar kiracı oluyorsunuz.

Kendine has tezlerle ekonomi teorilerini eğip büken Erdoğan’ın açıktan faizi artırması beklenemez. Günaha gireceğini düşündüğünden değil. Günaha girme pahasına gerektiğinde bal gibi artırıyorlar da. Ama sorsanız, faiz artırımının ekonomide büyük çarkları durma noktasına getireceğinden de çok korkuyorlar. Zaten durmuş olan çarkları el yordamıyla çevirmek için denemedikleri polisiye tedbir, kurumlara göndermedikleri talimat kalmadı. Ancak, polisiye tedbirlerin soğana bile diz çöktüremediğini, pazara gidip 10 liralık etiketi görünce soluğu tanzim kuyruğunda alan sade vatandaş da biliyor. Ancak AKP iktidarı, sade vatandaşın bildiğini kimden saklamak içindir bilinmez, muhalif ekonomist Mustafa Sönmez’i sosyal medya paylaşımlarını bahane ederek sabaha karşı gözaltına alıp, halka gerçekleri anlatan aydınlara güya gözdağı vermeyi tercih ediyor. Sonuç beklediği gibi olmuyor tabii. Vız geliyor.

Bu arada havuz medyası, toplantıya katılan yatırımcıların şaşkınlığını aktaran Reuters, Financial Times ve Bloomberg’i Türkiye ekonomisine topyekün saldırı başlatmakla suçlarken, yine “Suriye sınırına askeri sevkiyat” manşetleri döviz kurundaki artış hızıyla yarışıyordu.

Yedi ay önce açıkladığı Yeni Ekonomi Programı (YEP) 3 ayda çöp olan Damat Berat’ın seçimlerden hemen sonra açıkladığı 8 aylık programdaki “Yapısal Reform” vaadi, ne içeriğiyle ne de kapsadığı takvim ile uyumlu. 8 aylık bir program için, sonuçları en iyi ihtimalle 4-5 yıllık orta-uzun vadede alınabilecek “yapısal reform” tanımı bol geliyor.

Piyasaların çok sevdiği o “serbest piyasa” dizisinin final sezonunu yayına koydular. Mustafa Sönmez’in gözaltına alınması kimseyi yanıltmasın. Gözaltında olan serbest piyasadır. Parti devletinin tesis edildiği bu süreçte, devletin tüm kurumları iktidarla tümleşik hale dönüşmektedir. Bankalar başta olmak üzere, özel ve tüzel kurumlar da bunun bir parçasıdır ve açıklanan enflasyon oranları dahil olmak üzere hiçbir veri tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Örneğin ekonomist Steve Hanke’ye göre, TUİK’in yüzde 20 olarak açıkladığı enflasyon gerçekte yüzde 43’dür. Berat Albayrak’ın yedi ay önce açıkladığı YEP’de yüzde 12.1 öngörülmüş olmasına rağmen şu an TUİK işsizliği yüzde 14.7 olarak açıklamak zorunda kalıyorsa, gerçek oranın bunun da çok üzerinde olduğunu düşünmek muhaliflik veya karamsarlık değil muhtemel gerçekliktir.

Bankalarda Türk Lirası cinsi mevduat artışı tamamen durmuş, döviz mevduatları artarak devam etmiş ve TL mevduatlarını geçmiştir. Kısaca, üç kuruş biriktirebilen herkes ekonomik krizden korunmak için Erdoğan’ın “onların doları varsa bizim Allah’ımız var” çıkışına da, Damat Berat’ın “Dolar alanlar ne olacağını görecek” tehdidine de kulak asmayıp, AKP’nin ipine sarılarak işi Allah’a bırakmaktansa dolara yatırım yapmayı sürdürmektedir.

Önümüzdeki süreç için, iktidarın elinde kalıcı iyileştirmeler sağlayabilecek sürdürülebilir bir ekonomi programı yoktur. Ancak sürdürülemez, yönetilemez ve patlamaya hazır sorunlar gündemi sıkıştırmaya devam etmektedir.

Yerel seçimlerin gerçekte bir “seçim” olmadığını son iki yazımda belirtmiştim. Şimdi, neden öyle olmadığını somut örneklerle yaşıyoruz. İnatla sürdürülen belirsizlik ve halk iradesinin gasp edilmesi girişimleri, hani şu “serbest piyasa”nın da hiç hazzetmediği gelişmeler. Türk Lirasındaki hararetin bir nedeni de bu belirsizliktir. TL, dolar karşısında seçimlerden bu yana yüzde 4.6, yılbaşından bu yana yüzde 9.1 değer kaybetmiştir. İstanbul’da seçimlerin yenilenmesi, sadece halk iradesinin gaspına dönük en somut girişim olmakla kalmayacak, “serbest piyasa”nın sırtına 2 Haziran’a kadar iki ay daha belirsizlik yükü vurulacaktır. TL’de değer kaybı olarak acısı hepimizden çıkar. Zira, döviz kurunda 1 kuruşluk artış, bir yıl içinde ödenmesi gereken borç üzerine 2 milyar TL ek yük bineceği anlamına gelmektedir.

Ekonomi, kimi ekonomistlerin sandığı ve enteresan biçimde savunduğu gibi öyle “sadece ekonomi” değildir. Siyasetten bağımsız bir alan hiç değildir. Öyle olmadığını Brunson krizinde öğrenememiş ekonomistlerin cahil olduğunu değil de diplomalarını iktidara kiraladığını düşünebilirsiniz. İtiraz eden olursa, yaklaşan S-400 krizini bir döviz bürosunun önünde beraber karşılamaya davet edin. Gelmeyecektir.

Laf aramızda, haksızlık etmiş olmamak için belirtelim; Damat Berat’ın açıkladığı yeni programda elle tutulur bir somut politika önerisi var. O da, çalışanların ücretlerinden BES adı altında bu sefer zorunlu olarak yapılacak kesintiler, kıdem tazminatlarının gaspı ve işsizlik fonunda olduğu gibi bunun da işverenlere peşkeş çekileceği müjdesi!

Kaynak yaratma zorunluluğu içindeki iktidar, sadece çalışanların haklarını doğrudan ve dolaylı yollarla gasp etmenin yeterli döngüyü yaratamayacağını biliyor. İstanbul gibi belirsizlik içinde bırakılan en büyük kentte seçimlerin yenilenmesinin yanı sıra mazbatası verilmiş illerde de kaynak kullanımı yetkisinin Saray’a devri için çeşitli ek “yasal” yollar deneyeceğini öngörmek kehanette bulunmak değil, parti devletinin davranış tarzıdır. Bunların, bütün taraflar için bir bedeli olacağını kestirmek de zor değil.

Uzun lafın kısası, acil kapısında sedyede yatan Türkiye ekonomisinin vücudundaki derin kesikleri yara bandı ile geçiştirme imkanı yoktur.

Maazallah, enfeksiyon kapar. Tutmaz. Kan sızar!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here