Hindistan cevizi masalları…

0


Bougainville Devrimci Ordusu… Belgeselden kısa bir bölüm…

Politik devrim tatsız bir iştir. Bazı uçukların inanmaya çalıştığının aksine dans edilecek yer değildir pek. Genellikle şu veya bu yoğunlukta bir iç savaş ortamında gerçekleşir. Savaşın getirdiği felaketler az ya da çok yaşanır. Velhasıl devrim kitapta durduğu gibi durmaz. Bu durum devrimi yaşayanlarla devrimi tahayyül edenler arasında ciddi bir açı yaratır. Devrimi yaşayanların önceliği hayatlarını ve eğer destekliyorlarsa devrimi o koşullarda sürdürmek, devrimi tahayyül edenlerin önceliği ise inançlarının orada hayata geçirildiğini görmektir.

Devrim hemen her yönüyle olağandışı bir dönemdir. Bu dönemde ortaya çıkan olağandışı sorunlar da olağandışı çözümler gerektirir. Devrimi yaşayanlar ile devrimi tahayyül edenler arasındaki fark burada iyiden iyiye somutlaşır. Diyelim besin dağıtım ağları felç oldu, pazar ortadan kalktı. Devrimciler gıda maddelerine el koyup halka dağıtıyor. Devrimi tahayyül edenler için bu “mübadele ilişkilerinin dönüştürülmesi” olur. Yahut savaş şartları nedeniyle göçler yüzünden, belki toprak sahipleri kaçtığı için tarım alanlarının işlenmesi zorlaştı. Devrimciler köylülerin boş kalan toprakları da ekip biçmesini sağladı. Bunun adı ise “özel mülkiyetin tedrici olarak ortadan kaldırılması” olur.

Diğer yandan, siyasi mekanizmayı kurumlaştırmayı engelleyen bir kargaşa döneminden, belki daha önemlisi devrimcilerin bu devrimi ne yapacakları konusunda fikir ortaklığı bulunmayan şartlardan geçilmektedir. Yönetme eylemi daha çok yerel komiteler, inisiyatifler üzerinden sürdürülebilir. İktidar ister istemez daha tabandan, daha çoğulcu, daha halkçı bir görünüm alır. Devrimi tahayyül edenler için bunun anlamı “devletin sönümlenmesi” olur. Eli silah tutanların sayısı yetersiz mi? Genç kadınlar da silah altına alınır ve bu yeni konumlarına inanç geliştirmelerini sağlayacak bir bakışla donatılırlar. İşte size “cinsiyet rollerinin dönüştürülmesi”.

Tanımladığımız bu açı devrimciler için tek başına bir olumsuzluk anlamına gelmez. Madem ki devrimi tahayyül edenlerin desteği bu algılarının beslenmesine dayalıdır, olağandışı, pek çoğu koşulların getirdiği zorunlu uygulamalar devrimin ayırt edici yönleri olarak sunulur. Devrimin rüştünü dışarıdan taraftarları nezdinde ispat etmesinin aracı olarak kullanılarak, propagandanın merkezine oturtulur. Evet, bu uygulamalar devrimcilerin siyasi çizgilerinin nesnel koşullar prizmasından kırılarak yansıyan görüntüleridir. Ancak, devrimin tâbi olduğu ve genellikle pek de elverişli olmayan şartlar gözden ırak tutulduğunda, bunlar devrimin ideallere ne kadar uygun olduğunun nişanesi olarak görünür. Öğretinin doğruluğu devrimin haklılığı ve devrimcilerin iradesiyle birleştiğinde sihirli bir değneğe dönüşüvermiştir.

Sonra koşullar değişir. İç savaş koşulları hafiflemiş olabileceği gibi devrimcilerin iktidarı daha kurumlaşmış, daha yetkinleşmiş hale gelebilir. Uygulamalar farklılaşır, yeni koşulların getirdiği yeni sorunlara yeni çözümler getirilir. Rus Devrimi tarihine aşina olanlar Savaş Komünizminden NEP’e geçişi düşünebilirler burada. Hatta kimi zaman, devrimi tahayyül edenlerin yaşananları “devrim” olarak nitelendirmesini zorlaştıran düzeyde değişimler meydana gelebilir.

Devrimi tahayyül edenler bir yol ayrımıyla karşı karşıyadır. İnançların hayata geçirilmesi ve öğretinin tasdik edilmesi olarak gördükleri uygulamalar ortadan kaldırılmakta ya da adı var kendi yok biçimlere büründürülmektedir. Devrimi herhangi bir somut politik yatırımı olmadan, etik, poetik yaklaşımlarla veya “cesaret verici bir girişim” olarak destekleyenler köşelerine çekilirler. Buruk ama bu durumun inançlarına, öğretiye halel getirmediğini düşündüklerinden emin oldukları için çoğu kez sessiz sedasız. Devrime olan sevdalarını uygun bir süre sonra zihinlerinden silmek üzere.

Öte yandan, devrimin ve yaşanan değişimin aktörlerine dair politik yatırımı olanlardan bu tutumun hâlâ anlamlı olduğunu düşünenler yeni bir teorizasyon ve hatta mazur gösterme çabasına girerek desteklerini sürdürürler. Yatırımlarının anlamını artık yitirdiğini düşünenler ise yaşanan değişimi bir karşıdevrim olarak görürler ve eleştiri silahını, hatta bazen silahın eleştirisini bir süre öncesinin kutsal devrimine yöneltebilirler. Tamamının ortaklaştığı yön ise yaşananlar açısından somut, nesnel gerçekliğin ikincil olduğudur. Tutan ele dair yargıları değişmiş olsa bile o sihirli değneğe iman etmeyi sürdürmektedirler.

***

Pasifik’te küçük bir ada. Yeni Gine’nin doğusuna düşüyor. Adı Bougainville. Kültürel ve coğrafi olarak, güneyindeki Solomon Adalarının bir parçası ama sömürgeciler eksik olmasın, Yeni Gine’ye bağlanmış. Cennet gibi tropikal ada lütuf mu, yoksa lanet mi olduğu hâlâ anlaşılamayan yeraltı kaynakları sayesinde maden şirketlerinin hücumuna uğramış. Büyük bir çevresel ve toplumsal yıkım, ada halkı perişan.

Halk dayanamamış ve sonunda Francis Ona adında eski bir maden şirketi memurunun önderliğinde Bougainville Devrimci Ordusunu (BRA) kurarak, hem Yeni Gine yönetimine, hem de maden şirketine savaş açmışlar. Sene 1988. Bir yıl sonra ise Yeni Gine’den bağımsızlık ilan ederek Bougainville Geçici Hükümetini kurmuşlar. Hükümetin başına Ona geçmiş tabii ki. Yeni Gine önce ordu göndermiş. Sonra, başa çıkamayacağını anlayınca adayı ablukaya almış, paralı askerler salmış ada halkının üzerine. Yıllar böyle geçmiş geçmesine de koca dünyada Bougainville’i umursayan pek olmamış.

O halde Bougainville bize neden dert oldu? Dom Rotheroe adında İngiliz bir sinemacının 2001’de gösterime giren belgeseli sayesinde. Filmin adı The Coconut Revolution (“Hindistan Cevizi Devrimi”). Film ödülleri silip süpürürken Bougainville’deki bağımsızlık mücadelesi de dünyanın ilk ekolojik devrimi olarak tanıtıldı. Hem yerli haklarının, hem ekolojinin dünya solunun gündemine iyice oturduğu bir dönemde ciddi bir politik ilgiye de mazhar oldu.

Film oldukça sade. Bizim İngiliz kapmış kamerayı, 1999 yılında bir şekilde adaya ulaşmış. Filmin odağında ada halkının Yeni Gine ablukasına karşı bulduğu yerel ve ekolojik çözümler yer alıyor. En bilinen, en çarpıcı olanı hindistan cevizi yağının bazı düşük teknolojili işlemlerden geçirildikten sonra mazot yerine yakıt olarak kullanılması. Film de adını buradan alıyor zaten. Ada halkına göre hindistan cevizi yağı mazota göre daha ucuz ve daha temiz olmasının yanında daha verimli.

Filmdeki bir diğer çevre dostu konu abluka nedeniyle ulaşılamayan ilaçlara ve sağlık hizmetlerine bulunan alternatifler. Başkan Ona, “biyolojik tıp” dediği şeye meraklı. Geleneksel sağaltma yöntemlerini adada bulunan bitkilerle birleştirmiş, bir de Francis Biyolojik Tıp Kurumu diye bir oluşum başlatmış. Neleri tedavi etmiyor ki? Sıtma, cüzam, apandisit, kanser… Hatta AIDS’li olduğunu söyleyen bir adamı şifa ile taburcu etmiş.

Başkan Ona bağımsızlıkta ısrarcı. Daha azına razı olmanın halka ihanet olduğunu düşünüyor. “Kendim için bir şey istiyorsam namerdim” kafasında yaşayan birisi. Yardımcısı Joseph Kabui ise, nasıl derler, biraz oynak gibi. “Hele bir Yeni Gine’yle anlaşalım da gerisi hallolur” diyor. Film Ona’nın başkanlığa tekrar aday olmadığı, yerine Kabui’nin geçtiği bilgisiyle sona eriyor.

Peki sonra ne oldu? Filmin yarattığı etki sönünce Bougainville de, “dünyanın ilk ekolojik devrimi” de unutulup gitti. Sonrasını ben anlatayım size. Kabui 2001 yılında Yeni Gine ile özerklik anlaşması yaptı. Sonra da özerk bölgenin ilk başkanı oldu. Ona’nın tepesi attı, “anlaşmayı tanımıyorum” dedi ve BRA’dan kalan adamlarıyla birlikte ormana çekildi. 2004 yılında adını Francis Dominic Dateransy Domanaa olarak değiştirerek kendisini adanın kralı ilân etti. Bu arada, doğal olarak abluka kalktı ve Bougainville’in mucizevi hindistan cevizi mazotundan bir daha haber alınamadı. Ona, pardon, Majesteleri Kral Francis Dominic Dateransy Domanaa 2005 yılında sıtmadan öldü. Üç yıl sonra da Kabui Avustralya’da tedavi görürken kalp krizinden terk-i dünya etti.

Diyeceğim o ki birisi sizi bir yerde devrim olduğuna ikna etmek için fazla ideal, yalnızca inançların haklılığını, öğretinin doğruluğunu tasdik edecek şeylerden bahsediyorsa ona azıcık da olsa şüpheyle yaklaşın. Hele ki o toplumun, o konjonktürün nesnel koşullarından söz etmek yerine hindistan cevizinden, elmadan, armuttan dem vuruyorsa topuklayıp kaçın.

Ha, bu arada, belgeselin George Soros’un Açık Toplum Enstitüsü tarafından desteklendiğini söylemiş miydim?

CEVAP VER