Güzel günler görmeyeceğiz!

Gelen bahar mevsimine inat, güneşli günler de pek yakın görünmüyor. Öyle, motorları maviliklere falan da süremeyeceğiz arkadaşlar. Tercih değil. Şartlar öyle. Ne sular mavi, ne motorlar çalışır durumda. Karaya oturmuş vaziyetteyiz. Ülke bitik!

Bu ülkede, güzel günler görebilmeyi umut edebileceğimiz hiçbir şey kalmadı. Yerle bir edilen hukuk düzeninden birer imam hatibe, kuran kursuna dönüştürülen eğitim kurumlarına, çoraklaşan kültürel alanlardan birer tekkeye dönüştürülen üniversitelere, çökertilen kamu kurumlarına ve nihayet basiretsiz, kötü niyetli bir esnafın elinde bakkal usulü yönetilen ekonomiye kadar her şeyin alabildiğine çürüdüğüne şahitlik ediyoruz.

Dahası, bu ağır tablonun altında ezilen halk katmanlarına, toplumun sınıf bağıyla birbirine bağlı farklı kesimlerine umut olması gereken “sol”, Gezi’den sonra umut olmayı başarmış Haziran örgütlenmesini de heba ettikten sonra, bir taraftan mevcut düzeni el yordamıyla sürdürülebilir kılmanın telaşındaki AKP iktidarının hedefinde her geçen gün daha çok köşeye sıkışırken, bir taraftan da kurduğu ittifaklar ve YSK eliyle şartlarını kendine göre belirledikten sonra üstüne bir de zar tutan Erdoğan’ın seçim oyununda proje yarıştırıyor. Bahar buradan çıkıp gelemez arkadaşlar. Buradan bir umut yaratılamaz. Bu yaklaşımı solculuktan saymak ve umuttan falan bahsetmek, kabul edelim ki kendimizi kandırmak olur.

Eğer açık açık yapamayacaksanız, kuytu bir köşeye çekip gebertin o umudu. O içi boş umut, boş haliyle de sırtınızda oldukça ağır bir küfedir. Enerjinizi harcar. Zamanınızı harcar. Sizi de.

SEÇİMLE DİKTATÖR DEVİRMEK VE SOL!

Sosyalist solun, 7 Haziran’dan sonraki süreçte yaşananlardan öğrenemediyse, 24 Haziran’da artık kabak gibi ortaya çıkan tablodan öğrenmesi gereken bir gerçek vardı; Türkiye’de seçimle iktidarı değiştirme veya sandıkla AKP’yi geriletme teorisi iflas etmiştir. Çünkü, Türkiye’de seçim dönemi fiilen bitmiştir. AKP iktidarının bir yandan halkı oyalarken bir yandan kendi varlığını sürdürme ve meşruiyetini “dosta düşmana” ispat etme aracı haline dönüştürdüğü, kendi meşruiyetinin sertifikasını güncelleme aracına çevirdiği seçimler, artık halkın geleceğine iktidar eliyle ipotek koymaktan başka bir şey değildir. Bu koşullarda seçimlere katılmakla ancak sahneyi tamamlayan birer figüran durumuna düşen “sosyalist” parti ve onların adayları, niyetler başka olsa da artık iktidar elinde bambaşka bir dünyanın kapılarını açan birer aparata dönüşür; Ülkemizde, gayet demokratik koşullarda seçim icra edilmektedir!

Özellikle 7 Haziran’dan itibaren, herhangi bir seçimden sonra herhangi bir konuda halk lehine olumlu bir gelişme olduğunu iddia edebilecek kimse var mı bu memlekette? Aynı şeyi deneyerek farklı sonuç bekleyen?

Seçimlerin, iktidarı aklamak ve meşruiyetini perçinlemek dışında hiçbir fonksiyonu kalmamıştır. Tüm şartlar AKP’nin kazanması için oluşturulmuştur. Kazanamasa bile kayyum atamaları ile belediyeleri ele geçirmek üzere altyapı kurulmuştur. Belediye bütçelerine şimdiden el konulmuştur. Bu şartlarda, seçimlerden umut devşirmeye kalkmak ve bunu halka pazarlamayı iş edinmek iktidarın halkı kandırmasına ortak olmaktan farksızdır. Dolayısıyla, Türkiye’de sadece seçimler değil, seçimlere iştirak etmeyi birer devlet memuru gibi görev telakki eden “sosyalist” adayların solculuğu da epey “aşınmıştır”. Bu yola memur yazılmış arkadaşların “sosyalizm” iddiası da öyle.

Sosyalistlerin, seçimlerin bir işlevi kalmış gibi, demokratik koşullarda gerçekleştiriliyormuş gibi, sonuçlarına saygı gösterilecekmiş ve halkın iradesi tanınacakmış gibi davranma lüksü yoktur. AKP’nin bu oyununa aracılık etme, halka karşı tertip edilmiş böyle bir tezgahın tarafı olma hakkı yoktur. Taraf olan, iktidarın yarattığı seçim illüzyonuna alet olmaktadır.

Gelinen bu nokta, yakın geçmişin ve özellikle Haziran Hareketi’nin çökertilmesinin izahı açısından da anahtar önemdedir.

Solun, 7 Haziran’dan sonraki süreçte yaşananlardan alması gereken dersle beraber, seçimlerin tüm fonksiyonlarını yitirdiğini ve artık hiçbir seçime taraf olunmaması gerektiğini ilan edip o tarihten itibaren boykot için örgütlenmesi gerekirken sol içinde bir kesim, boykot aleyhine peşin peşin açıklamalar yapan sol figürlerin siyasi tercihleri sayesinde bugün kendilerini Meral Akşener posteri altında seçim çalışması yaparken buluverdi.

Kimi adayların seçilmeleri halinde görevden alınacaklarının alenen söylendiği ve tehdit edildiği şu ortamda, dokunulmazlıkların -üstelik Anayasa’ya aykırılığını kabul ederek- kaldırılmasında, ardından kimi parti yöneticileri ve milletvekillerinin tutuklanmasında doğrudan sorumluluğu olan CHP ile işbirliği içinde “Mart’tan sonra bahar” vaat edilebilir mi? Hiç sanmıyorum!..

Diyelim ki bu yerel seçimde büyük sürpriz oldu. 31 Mart akşamı Millet İttifakı’nın ruhuna uygun biçimde Kılıçdaroğlu ile beraber sol ellerimizle bozkurt işareti yapıp kutlamalara katılmamız mı bekleniyor?..

Seçimler konusunda, Kılıçdaroğlu bile bir kanaate varmış. “Üç büyük kenti kazanırsanız, siyasette yön değişir mi” sorusuna Kılıçdaroğlu, “Hayır, nasıl olsa normal seçimler 4,5 yıl sonra” diye cevap veriyor. Bunu, onuncu kez yenilse de 4,5 yıl daha koltuğa yapışacağını ilanen bilinçli olarak söylemişse, CHP adaylarının halka dağıttığı umut neyin nesidir? Düşünün, cevap verin. Mecbursunuz!

AKP’nin beka palavrasını boşverin. Yerel yönetimlerin halkla beraber demokratik katılımla şekillendirileceği vaadinin, mevcut koşullarda uygulanabilir olmadığını sizler de biliyorsunuz. Bu seçimlerin, halk için kritik hiçbir tarafı yoktur. “Mart’tan sonra bahar” vaadi, halkın seçim gündemiyle oyalandığı, zamanının çalındığı, kriz etkilerinin bu sayede bir süreliğine unutturulmaya çalışıldığı, seçimlerden sonra halkın işinin de, ekmeğinin de, emeğinin de daha büyük bir tehdit altında olacağı gerçeğinin üstünü örtmeye yetmiyor.

Ayrıca, kimi “solcu” arkadaşların Mansur Yavaş’la ilgili anketlerin çetelesini tutup ciddi ciddi AKP’ye karşı savunurken görmek insanın kimyasını bozan apayrı bir manzara. Mansur Yavaş da Ankara’yı her mahallede halk meclisi kurarak yönetmeyi vaat etti de ben mi kaçırdım, bilemiyorum.

Seçimlerin, gerek sol gerekse halk açısından kısmen önemli sayılabileceği ve yine kısmen anlamlı sonuçlar doğurabileceği dönem çok geride kalmıştır. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonraki dönem boyunca, seçimleri seçim olmaktan çıkaran bunca ihlale tanık olduktan sonra hâlâ seçim oyununu tam da iktidarın istediği gibi oynamak sosyalist solun işi olmamalıdır.

AKP iktidarı, seçimle (seçimlere katılım oranı ve alacağı oyla) sağlamlaştırmayı umduğu meşruiyet üzerinden faşizmin dozunu artırmaya hazırlanmaktadır. İktidarını sürdürülebilir kılmak için başka seçeneği kalmadığını biliyoruz. Ekonomik çöküşü mazur gösterecek bir dış operasyonu savaş konsepti içinde sahneye koyma niyetini Suriye’deki son gelişmeler nedeniyle hayata geçiremediği için sarıldığı Gezi iddianamesi ve terörist ilan ettiği bütün muhalefeti toptan düşmanlaştırma girişimi seçim sonrası için ciddi göstergelerdir.

Gezi iddianamesinden sonra Haziran’a karşı bir soruşturma açılması, ardından benim de içinde bulunduğum ilk Türkiye Yürütme Kurulu üyelerine dönük tutuklamaların gündeme gelmesi de muhtemeldir. Bu gerçekleşecek olursa, seçime giren sosyalist arkadaşların vaat ettiği baharı, belki bir kısmıyla beraber içerde karşılayacağız. Bu konuyu orada kritik etmeye devam ederiz. Hatta, pek üstünde durulmayan Haziran muhasebesini de beraber temize çekeriz. Ancak, gitmeden önce şunu peşin peşin söylemek durumundayız; O süreçteki eksikliklerimize rağmen bir bütün olarak Haziran’ı, ortaya koyduğu kuruluş ilkeleri, felsefesi, AKP iktidarına karşı yürüttüğü mücadele üzerinden yargılamak AKP’nin ve Saray’a ayarlı yargının harcı değildir. Gezi de Haziran da sonuna kadar savunulmalıdır. Bu savunma, AKP’nin köy sandığına bindirdiği demokrasiyle bağdaşmaz.

Seçimlerin yüzü suyu hürmetine insanları çağırdığınız o sandığın yegane işlevi, mevcut koşullarda demokrasiyi sonuna kadar değil mezara kadar götürmekten ibarettir. Solun görevi, halk için demokrasiyi yeniden inşaa etmektir. Cenazesini omuzlamak değil. Zira, siz o cenazeyi omuzlayıp cüppeli Kemal’in ardı sıra giderken AKP boş durmuyor. İçinde pasaportunuzun, paranızın, hepsinden önemlisi sol kimliğinizin bulunduğu cüzdanınızı alıp tüyüyor ve o günü de kurtarmış olmanın keyfini sürüyor. İçerde devam ederiz!

GÜÇLÜ EKONOMİK TABLO ÜZERİMİZE YIKILIRKEN!

Ekonomiye ilişkin veri demeti de bir takım ciddi göstergeleri içinde saklıyor. AKP iktidarının, ekonomiyi güçlü gösterebilmek adına başta Merkez Bankası ve kamu bankaları eliyle ekonomik parametreleri manipüle ederek döviz ve faiz üzerinde kurduğu baskı sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Merkez Bankası’nda rezerv olarak kalan bir atımlık barut da bu yolda yakılmıştır. Londra para piyasalarında (25 Mart ile başlayan hafta) gecelik faiz yüzde 1300’lerin üzerine çıkmış, buna rağmen döviz kuru kontrol altına alınamamıştır. Bayramlık kabilinden “seçimlik” dolar kuru hedefi olan 5,50 altı henüz kalıcı olarak tutturulamamıştır. Ülke Risk Primi olarak değerlendirilen CDS %400’lerin üzerindedir. Hazine, ilk üç ayda, geçmiş altı yılın her birinden daha fazla tahvil satarak 9,9 milyar dolar borçlandırılmıştır. Türkiye’nin toplam dış borcu 460 milyar dolar, özel sektörün önümüzdeki bir yıl içinde ödemekle yükümlü olduğu toplam dış borcu 180 milyar dolardır. Döviz kurunda gerçekleşen her 1 kuruşluk artış, bu borcun üzerine yaklaşık 2 milyar TL ek yük getirmektedir.

Ekonomi konusunda, büyümenin durması hatta küçülmenin başlaması, yaratacağı sonuçlar itibarıyla şu an sadece Türkiye’nin değil bütün dünyanın başındaki yegane beladır. Resesyon olasılığı artık ABD için de gündemdedir. Fed’in ABD ekonomisindeki durgunluğun önüne geçmek üzere faiz artırımına son vermesi, eski günlerde olduğu gibi Türkiye’ye sıcak para yağacağı ve AKP’nin ekonomideki çöküşü sanal da olsa kurtarma şansı yakalayacağı anlamına gelmiyor. Genel olarak tekrar büyüme sürecine geçilmeden bu senaryo zor. Dahası, Fed faiz indirimine geçmediği sürece, sıcak paranın politik riskleri tümden yok sayarak Gelişmekte Olan Ülke (GOÜ)’lere yönelmesi çok olası görülmüyor. Bu noktada, GOÜ’ler arasında politik risklerin yüksek olduğu Arjantin ve Brezilya ile beraber ilk üç ülkeden biri Türkiye’dir.

AKP iktidarı, ekonomiyi taşıma su ile çevirmeye dünden razıdır ancak su bitti. Tahtaya 25 Mart diye tarih atıp, bu tarihle başlayan haftada döviz kurunu baskılamak üzere Londra para piyasalarında TL’nin gecelik faizini % 1300’lerin üzerine çıkararak elleri bağlanıp pataklanmış yabancı yatırımcı fotoğraflarını da eklersek bu işin neden karakolda biteceğini, seçim sonrası ödenecek faturanın neden bu kadar kabaracağını izah etmekle kalmaz, AKP’nin sadece siyasi olarak değil ekonomik olarak da içe kapanmaya doğru adım adım yaklaşmakta olduğunu görürüz.

Kepenkler indirildiğinde ne mi olacak? İçerde kavga çıkacak. İkili kur ve faiz uygulamalarından tutun da, olası bir banka hücumuna karşı hesapların bloke edilmesine kadar uzanan ihtimaller havuzunda fırtına kopacak.

AKP, ekonomide yarattığı krizin dünya ekonomisindeki krizle çakıştığı bu süreçte bütün beceriksizliğiyle, baş köşeye koyduğu liyakatsizlikle, öngörüsüzlüğüyle, kötü yönetimiyle sobelenmiş oldu. Altı ay önce açıklanan Yeni Ekonomi Programı (YEP)’ndan kayık yapıp naylon leğende yüzdürmeye çalışıyorlar. Olmuyor tabi.

Seçimlere kadar görüntüyü kurtarma pahasına, düne kadar velinimet saydığı yabancı yatırımcıya bedel ödetmeyi göze alan AKP’nin seçim sonrası halk için de planları var tabii. Soğan deposu basan, halkı tanzim kuyruklarına diken AKP’nin Hazine Bakanı Damat Berat vergiyi tabana yayacaklarını, İstanbul adayı Binali Yıldırım ise İstanbul halkından daha çok vergi alınması gerektiğini söyleyerek itiraf ettiler aslında. İktidarın “Yapısal Reform” vaadi de bu işlerin şifresidir. Verginin değil gelirin tabana yayılması gerekirken, bu krizin şu an göründüğünden çok daha ağır sonuçlar doğuracağı, faturasının da halka kesileceği sır değil. Kamuya ait aklınıza gelebilecek tüm varlıklar, gerek maddi kaynakları gerek kadroları itibarıyla yağma konusudur. AKP’nin, Kızılay’a ait erzakları seçim malzemesi olarak kullandığını not etmek, durumu izah için kafi sanırım.

Ekonomide “evet aslında bir küçülme…”den bahseden ve “ama” diye devam eden varsa, bu konuda oldukça kibar bir dil kullanmayı tercih eden çok asil bir liberaldir kendisi. Gerçek olan şudur; Ekonominin taşıyıcı kolonları patlatılmıştır. Tam bir çöküş kaçınılmazdır. İflaslar, konkordatolar, işsizlik aynı oranda artarken ülke kaynaklarının nasıl yağmalandığına, özellikle çalışan emekçi kesimin alım gücünün nasıl eridiğine, haklarının nasıl gasp edildiğine ve bütün bu sürecin meclis muhalefeti tarafından nasıl seyredildiğine şahit olacağız.

Seçilsin seçilmesin, onlarla beraber bahar vaat eden sosyalist arkadaşlara da izlemelerini tavsiye ediyorum. Biri de çıkıp bir özeleştiri yazarsa, ben de ona demli bir çay vaat ediyorum. İçerdeysek, şekeri garanti edemiyorum.

SON SÖZ NİYETİNE…

Seçim olduğu iddia edilen 31 Mart vakası, Erdoğan ve kankası Bahçeli’nin diğer partilere karşı açtığı rant savaşıdır. AKP, mümkün olan en büyük payı alabilmenin kavgasını bel altı vuruşlarla elde etmenin derdindedir. CHP’nin ve diğerlerinin hesabı da bundan farklı değildir. Sandığa gidilen son hafta döviz kurunu baskılamak için Merkez Bankası’nı bozdurup harcayan AKP’nin, seçimden sonra yeni kaynaklara, belediyelerin bütçelerine ve yurt dışından sağladıkları fonlara ihtiyacı var. Bunu elde edebilmek için, HDP üzerinden tüm diğer partileri sanal bağlarla terörist ilan ederek tek potada eritme girişimi, sadece seçimlerle sınırlı kalmayacak bir hamledir.

Böyle bir seçime bağımsız veya herhangi bir ittifak içinde taraf olmak, solun mevcut koşullar karşısında asli görevini savsaklaması ve bunu yaparken iktidarın meşruiyet oyununa alet olmasından başka hiçbir anlam taşımaz.

Rejim, kör topal giden burjuva demokrasisinden kopup Siyasal İslamcı dikta düzeninde demirlemişken, halen ülkede asgari demokratik kurallar işliyormuş gibi davranmak, dikta rejiminin değirmenine su taşımaktır.

Seçim sonrası için devrimci bir program oluşturmak ve bu program üzerinden yürütülecek mücadele için örgütlenmek şu an için gerekli olan en önemli ve acil ihtiyaç iken, gedikli faşist Meral Akşener’in posterinin altında sırıtarak seçim çalışması yürütmek AKP’yi değil sosyalist mücadeleyi geriletir.

Türkiye’nin gerçek gündemini karartmak için saldıracak yer arayan ama dış ilişkilerde bütün kredisini tükettiği için hareketsiz bırakılan AKP’nin seçimlerden sonra faşizmi bir doz daha artırarak tüm muhalif kesimleri hedef alacak olması, halk üzerinde yürütülecek ekonomik saldırıları maskelemek için sadece bir yan enstrümandır.

Bu tablo karşısında, öncelikle gelecek olan ekonomik saldırıları ve şiddet sarmalında uygulanacak siyasi baskıları karşılayacak bir direniş hattı oluşturulmalıdır. CHP’nin sağa kayarak boşalttığı alandan sosyalist kanada değin solda oluşan büyük boşluğu dolduracak ve iktidarı hedefleyecek bir siyasi öznenin örgütlenmesi artık ertelenemez bir ihtiyaçtır. Aksi halde, ardından sosyal medyada “#YalnızDeğildir” diye tag açıp romantizme gark olduğumuz herkes yalnızdır.

Hiç vakit kaybetmeden sorumluluk alınmalı, asgari müşterekleri ve acil önlemleri belirleyen bir program etrafında ortaklaşabilen örgütsel beraberliklerin yanı sıra mevcut düzenden rahatsız olan bütün bireyler için örgütlenme zemini yaratılmalıdır. Umut buradadır. İçeride de!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here