Filistin’e bugün gitmek!

0

Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail Devleti’nin başkenti olarak tanıması hafifsenecek bir gelişme değil. Bu kararla birlikte, Obama’nın titizlikle koruduğu bir diplomatik statüko terk edilmiş oluyor. Ancak, bu yazıda ele alacağım konu dünya siyasetindeki değil, ülkemizin siyasi gündemi üzerindeki etkisi. Aslında, Filistin etrafında daha önce oluşan gündemlerden çok keskin bir farklılık yok. Şöyle ki Filistin’le ilgili her şeyde meydana çıkmasına alıştığımız Mescid-i Aksa tasvirlerinin (aslında Kubbet-üs Sahra ama neyse) kullanılması görece mantıklı oldu, belki hepsi o kadar.

Sol cenahtaki etkileri yönünden ise bu kadar farklılıktan bahsetmek dahi mümkün değil. Tayyip Erdoğan’ın Filistin aşkını görenler yine küplere bindi, 45-50 yıl öncesinden öyküler, Deniz Gezmiş başta olmak üzere “Filistin’e gidenler” yeniden anlatılmaya başlandı. Güncel politikayla pek az ilgisi kalarak uzaklardan, nostaljik-romantik bir imgeye dönüştürülen Filistin İslamcılarla, en azından Erdoğan’la cılız bir moral hegemonya çekişmesinin aracı kılındı. Ve her zamanki koro yine kendinden emin, aynı şarkıyı söylemeye başladı: “Filistin bizim davamızdır! Bu İslamcılar da nereden çıktı?”

“Bu İslamcılar da nereden çıktı?” sorusu tek başına şaşırtıcı değil elbette. Filistin meselesi inançla bilginin ters orantılı olduğu sayısız konudan yalnızca birisi. Ancak, bu soruyu soran kişi size Filistin konusunda akıl vermeye çalışıyorsa bir an önce oradan uzaklaşın. Neden mi? Çünkü Filistin mücadelesinin Birinci İntifada sonrasında, hatta 1980’lerden itibaren aldığı biçim ve bunun uluslararası etkileri konusunda hiçbir şey bilmiyor demektir!

İslami Cihad örgütü 1981 yılında, Müslüman Kardeşlerden ayrılarak radikalleşen İslamcı çizginin Gazze’deki temsilcileri tarafından kuruldu. Filistinli örgütler arasında, yalnızca açıkça İslamcı çizgiyi benimsemesi değil, genç, mülteci ve Gazzeli bir yönetici kadrosuna sahip olmasıyla da ayrıksı bir konuma sahipti. İsrail’e karşı silahlı eylemlerine 1984’te başladı ve tüm farklılıklarına karşın, Filistinli örgütlerin İslamcı olanı konumundan öteye gidemedi. Lider kadrosunun 1988’de Lübnan’a yerleşmesinin ardından ise zamanla Suriye rejiminin himayesine girdi ve Filistin topraklarında İslami öncülük iddiasını yitirdi.

Bugün en büyük Filistinli örgüt konumunda olan Hamas ise değişik bir yol izledi. Müslüman Kardeşlerin Gazze’deki faaliyeti esas olarak, 1973 yılında Şeyh Ahmed Yasin tarafından kurulan İslam Merkezi üzerinden yürütülmekteydi. Yoksulu ve mültecisi bol Gazze’de sosyal yardımlaşma faaliyetleriyle ön plana çıkan İslam Merkezi toplumun en yoksul, en eğitimsiz kesimleri arasında farklı bir İslamcı politik çalışmanın temsilcisi oldu.

1987’de Birinci İntifadanın başlamasıyla birlikte Filistin’deki Müslüman Kardeşler örgütlenmesi de bir dönüm noktasına geldi. Hamas (İslami Direniş Hareketi) aralarında Şeyh Ahmed Yasin’in de bulunduğu bir kadro tarafından kuruldu ve İntifadaya İslamcı öncülük yapma iddiasını 1988’de duyurdu. Hamas’ın kurulmasındaki amaçlardan birisi İslam Merkezi’nin faaliyetleriyle, doğrudan politik faaliyetlerin birbirinden ayrılmasıydı. Fakat bu iki odak arasında, özellikle kitleler içinde faaliyetler yönünden bir sinerji de sürdürüldü. Böylece, bir yandan katı bir İslamcı siyasi doktrin, diğer yandan sosyal yardımlaşma üzerinden götürülen örnek örgütlenme modeli istikrar kazandı.

Hamas Müslüman Kardeşlerin genel çizgisine bağlılığını sürdürse de adeta İntifada onu biçimlendirdi ve Filistin’e özgü niteliklerini kazandırdı. Özellikle İsrail’in Lübnan işgalinden sonra birbirlerinin boğazına sarılıp duran, başları her sıkıştığında destekçi yabancı devletlerin kapısını aşındıran ve doğrusu, İntifadaya hazırlıksız yakalanan Filistin örgütlerine alternatif olarak belirdi. İntifadayla yoğrulan yoksul ve öfkeli gençler Hamas’ı radikalleştirdi, Hamas da onları giderek daha fazla İslamcılaştırdı. Sonuç olarak, Birinci İntifadanın uluslararası kamuoyundaki etkisi FKÖ’ye nicedir özlemini duyduğu siyasi yapıyı, Filistin toplumunun en umutsuz kesimleri üzerindeki etkisi ise Hamas’a bir ulusu kazandırdı.

Sonra yaşananları, Hamas’ı en büyük Filistinli örgüt konumuna oturtan süreci anlatmaya koyulmak konuyu daraltacaktır. Ancak, şunu ifade etmekle yetinelim: Filistin bugün siyasal İslam’ın kutsal ineği durumundadır.

Nasıl olmasın ki? Öncelikle, Hamas’ın başarısı ve Filistin davasının önderliğini kapması bir model oluşturuyor. Siyasal İslam’ın karşıt (veya Filistin tarihselliği içinde rakip) olduğu seküler, milliyetçi siyasi çizgiler karşısında bir kitle hareketi olarak nasıl alternatif ve ardından iktidar olabileceğini ortaya koyuyor. Nitekim dünyanın her yerinde, toplumun yoksul kesimlerine yönelik sosyal yardım çalışmalarını köktenci söylemle birleştirmek İslamcı propagandanın standardı haline gelmiş durumda.

İkinci olarak, Filistin sorununun İslami argümanlarla, Kudüs sembolizmiyle, lanetli Yahudilerin zulmüne uğrayan Müslümanlar imgesiyle sunulması dünyadaki tüm Müslümanlara nüfuz etme, onları ümmet kavramına yakınlaştırma işlevini rahatça görüyor. Bu yönü sadece Müslüman Kardeşler çizgisinin değil, Şiisinden Selefisine kadar her türlü, hatta birbirine başka yönlerden karşıt İslamcı akımların gözbebeği olmasını sağlıyor.

Üçüncü olarak, dünya çapında ilgiyi yıllar boyunca solun diri tuttuğu bir alanda bayrağı İslamcıların devralması siyasal İslam’ın sol mecralara uluslararası düzeyde sızabileceği bir kanal oluşturuyor. Böylece, Batılı ülkelerde Filistin’in yanında İslamofobiyle mücadele, tesettüre özgürlük gibi başlıklardan oluşan bir söylem bütünü adeta paket halinde geliyor. Bu ülkelerin demokrat, solcu, liberal kamuoyunun İslamcıları “stratejik ortak” olarak görmesini meşrulaşıyor.

Şimdi ülkemize dönelim. Solda olup, hâlâ büyük bir cüretle “Filistin bizim davamızdır” diyeceklere sorulabilecek en basit sorular şunlar: Sol cenahta 1990’lardan bu yana Filistin hakkında, Filistin üzerine kaç tane kitap, makale yayınlanmıştır? Kaç tane şarkı, şiir, roman yazılmıştır? Kaç haber, analiz yapılmıştır? Buna karşılık, İslamcıların bu alandaki üretkenliği nasıldır? Bunları fazla yüzeysel buluyorsanız şunları soralım: Solcular en son ne zaman, yanlarında şu veya bu çizgiden İslamcılar bulunmadan Filistin için sokağa çıkmıştır, kampanyalar yürütmüştür?

Lafı çok uzatmadan söyleyelim: Bugünün Türkiye’sinde solun Filistin ilgisi hiçbir sürekliliği, güncelliği olmayan, kimliğe ilişkin bir temadır. Bu yüzden, Filistin ancak İslamcılar ve özellikle Erdoğan tarafından gündeme getirildiğinde, onlarla beyhude bir aşık atma derdi içinde hatırlanıyor. Bu yüzden, “Filistin bizim davamızdır” iddiasının nostaljik-romantik propagandistleri ancak 60’ların, 70’lerin imgelerine sığınarak söyleyebiliyorlar sözlerini.

Filistin’e ilgisinin en yoğun ve sürekli olduğunu söyleyenler yine Batı solunu en yakından takip edenler arasından çıkabilecektir. İslamcıların aksine, Filistinlilerin kendi kaynaklarına ulaşma imkânları olmayan bu profil konuyu Vice News, Huffington Post gibi popüler Amerikan sosyal liberal medyası ve bunların daha keskin, daha “gerilla tarzı” uzantıları üzerinden takip etmekte. Kaçınılmaz olarak da onların Batılılara hitap eden mizanseni ve nihayetinde çoğunun “stratejik ortakları” olan İslamcılara hayırhah tutumları içinde. Siyasi örgütlenmeler yönünden de durum farklı değildir. Herhangi bir Filistinli örgütle istikrarlı, yakın ilişkiler koruyan bir tek sol yapılanma yoktur Türkiye’de. Öyle ki, bugün sosyalist solda ortalama birey FHKC ile FDKC arasındaki farkı dahi bilmemektedir.

Peki, buna karşılık, Erdoğan’ın Filistin ilgisinin nedeni ne? Birilerinin düşünmeye çalıştığı gibi soldan rol çalma çabası mı? Elbette böyle bir iddianın gülünç kaçacağını söylemeye gerek yok. Fakat bu ilgi başkalarının sandığı gibi İslamcı ezberlere oynayarak kitleleri manipüle etme gayretinden ibaret de değil. Ortağı olduğu Müslüman Kardeşler–Katar ittifakının uluslararası politikasının, özel olarak da Hamas’ın Filistin’in meşru yönetimi olarak tanıtılması çabasının parçası aynı zamanda.

Erdoğan bu çabaya verdiği aktif desteğin özelde bu ittifak içerisinde, genelde İslam dünyasında nüfuzunu artırmasını bekliyor. Kendi ikbalini ilgilendiren her planında olduğu gibi de iplerin tamamen kendi elinde olmasını istiyor. Bir yandan, hedef kitleler nezdinde Kudüs fatihi Selahaddin Eyyubi imajını diri tutarken, öte yandan örneğin Mavi Marmara olayından sonra İHH’nin kulaklarını çekmesi benzeri adımlar bu kontrol kaygısının ürünü.

Erdoğan’ın bu çabasının içeriye yönelik, daha örtülü, daha sinsi bir anlamı da var. Ülkemizde, sosyal medyadan başka bir yerde varlığı olmayan, bazı troll’vari, türedi liberal/liberter gençler dışında, İsrail’i desteklediğini açıkça beyan eden hiçbir çevre yok. Dolayısıyla, Filistin davasına saldırı olarak gösterilen her gelişme bir çeşit milli mutabakatı diriltiyor. Başkalarına, haklı veya haksız, her vesileyle “Yenikapı mutabakatı” suçlaması yapanlar, Erdoğan’ın sayesinde ve planları dâhilinde biçimlenen böyle bir mutabakatta yer almayı yadırgamıyorlar. Sorsanız, elbette Erdoğan’a muhalefet için, Filistin davasının gerçek sahipleri olarak hareket ettiklerini söyleyeceklerdir.

Ancak, Zarrab yargılamasının yapıldığı, Man Adası belgelerinin açıklandığı, yeni torba yasayla vergilerin iyiden iyiye soygun düzeyine ulaştığı ülkede Filistin (hatta Kudüs!) birden bire muhaliflerin de baş gündemi oluyorsa ortada bir sorun var. Hele ki bunun devamında, birileri Rıdvan Dilmen’in “Erdoğan parkasız Deniz Gezmiş’tir” saçmalığına bile cevap vererek, kendilerince mahallenin namusunu kurtarmak mecburiyeti hissediyorsa kanıksanmış bir atalet, rehavet var.

Öte yandan, Filistin sorununa ne bugün, ne de yarın kayıtsız kalabilmek mümkün değil. Yanlış başka bir yanlışla giderilmez. Öyleyse ne yapacağız? Elbette yapmadığımızı. Bugünkü anlamıyla, mevcut etimizle budumuzla tekrar “Filistin’e gideceğiz”. Daha açık ve net tanımıyla, Filistin’in çok uzun süredir “bizim davamız” olmadığını da içeren nesnel verilere dayalı, gerçekçi ve mutlaka hakiki anlamda politik bir yaklaşım geliştireceğiz.

Yoksa, günü kurtarmak için nostaljik imgelere sığınayım, güncel politikadan düşme pahasına ezberlerle avunayım, diğer pek çok gündemde olduğu gibi derdim, önceliğim “solculuğun kimlik politikası” olsun dersek, her tarafımızla açıkta kalmaya da devam ederiz. Öyle ki Deniz Gezmiş’in parkası da, Leyla Halid’in kefiyesi de bizi örtemez.

CEVAP VER