Elini gülün altına koymak…

0


Yazıda söz edilen film sahnesi… (İngilizce)

Schindler’in Listesi’ni bilmeyen herhalde yok. Speilberg’in Yahudi soykırımını, köle emeği kullanırken bir yandan o köleleri kurtarmaya çalışan kapitalist bir Alman üzerinden anlattığı, Oscarlı muhteşem hikaye! Filmde hafızalara kazınan çok kare var. Şimdi anlatacağım sahne ise o denli dikkate değer değil sanki: Toplama kampında inşaat yapılmakta. Meydanda; askerler, her yaştan tutsaklar koşturup duruyorlar. Bir Yahudi kadın, elinde kâğıt kalem, şiddetle itiraz etmekte askerlere. Taşıyıcı kolon sistemindeki hata nedeniyle, yemekhane ya da a gaz odası, artık her neyse, “Bu inşaat çökecek!” diye haykırıp durmakta. İtiş, kakış, bağırış derken kampın genç SS Komutanı gelir. Kadın, heyecanlı ama konusuna hakim, ona da anlatır. Mimar olduğunu söyler. “İnsanlar ölecek!” der. SS, manasız gözlerle kadına bakar kadına. Aniden belinden Parabellum’unu çıkarır ve vurur kadını alnından. Sonra askerlere döner. İnşaatı yıkmalarını ve Yahudi kadın mimarın dediği gibi yeniden yapmalarını emreder.

Sahne bu kadar! Size de mi harcıâlem geldi. Günlük Nazi kamp faaliyeti işte! Bakalım öyle mi?

Filmi izleyenler SS’in tavrına odaklanır. Gaddarlığına, psikopatik katilliğine vesaire. Oysa ilginç olan SS değil Yahudi Kadın Mimar’dır burada.   SS, kendinden bekleneni yapmıştır. Bizi şaşırtmaz. Hiç gerek yokken kendini uyaran bunu da kamptaki nizam için yapan bir tutsağı öldürmüştür. Üstelik cinayetini haksız çıkaracak şekilde kadını vurduktan sonra tam da dediğinin yapılmasını emretmiştir. Fena halde saçmadır. Nazizm zaten saçmalıktır. Ama Irkçı Fikriyat nazarında tutarlıdır da. SS, Yahudilere karşıdır; bilime değil ki! Ari ırka akıl verecek kadar donanımlı ve özgüveni yüksek bir Yahudi kadın, bu haliyle Nazizm’in tezine saldırıdır. O halde bertaraf edilmelidir. Ve edilir.

Peki o Yahudi kadın mimar’a ne demeli? Neden akıl verme gereği duyar kamp komutanına? Hayır! Bu Nazizm’le bir işbirliği değildir. Tutsaklar arasından seçilen o Yahudi inzibatlar gibi de değil. Mimar, sanki hiçbir şey olmamış da Almanya, Faşizm cehennemine girmemiş gibi yani toplama kampında değil de Berlin’de, mesela bir gençlik yaz kampındaki inşaata dair fikrini beyan ediyor gibi rahat ve hayaller içindedir. Gerçeği görmemekte, o kampın Yahudi ve Çingene halkların; komünistlerin, eşcinsel ve ayyaş Almanların soykırımı için tertip edildiğini es geçmekte ve hiç bir şey olmamış gibi davranmaktadır. Bu o kadar öyledir ki o kampta sayısız insanı gaz odalarında çoluk çocuk boğacak bir SS subayı önünde, mimarlığının elit rasyonelliği ile dik durmakta ve o adamın aslında Azraili olduğunu bile düşünememektedir. Aslında düşünmek istemediği için senaryosunu kaleme aldığı filmi oynamaktadır. Kavgam yazılmış (1925) , Reichtag yakılmış ( 1933), Uzun Bıçaklar (1934) ve ardından ve Kristal geceleri (1938) yaşanmış, İkinci Savaş başlamış (1939) ve şimdi bir toplama kampında sadece Yahudi olduğu için hapsedilmiştir. O ise halâ eski dünyada eski Almanya’nın hükmü geçerliymiş gibi düşünmektedir. (*) Ve en kötüsü, verdiği akıl ile SS ve sistemine meşruiyet sağlamaktadır.

Şu anda Türkiye’de haber portallarında ya da sanal mecralarda yazıp çizerek sanki eski koşullar cariymiş gibi yorum yapanların, tıpkı o rüyada yaşayan hayalci Yahudi Kadın Mimar gibi olduğunu düşünüyorum. Karşısındaki SS’i ve Nazi sistemini görmeyen, görmek istemeyen Yahudi kadının aklını taşıyorlar. O yüzden istisnalar saklı kalmak üzere genel olarak bu tür deve kuşu öngörüsüne sahip yazıları okuyamıyor okumak da istemiyorum. Geriye bir kaç kalem ve az sayıda makaleden başka bir şey kalmıyor periyodik yayınlarda.

Sistem kırıldı. Devlet 12 Eylül’den sonra bir kez daha reorganize ediliyor. Kapsam ise çok daha geniş. Eski Rejim’e ait ne varsa Tek Adam Müesses Nizamı etrafından yeniden yapılanırken bu kez sadece Cumhur, başkanını seçmiyor, Başkan’a tabi cumhur inşası aklınıza gelebilecek her bağlamda tamamlanmış görünüyor. Eylül Faşizmi, kerhen kitlesel desteğini yaratmışken Tek Adam İstibdadı, organik, militan her ahval ve şartta desteğini esirgemeyen kitlesiyle geliyor. Arada kritik bir farkla: Eylül Rejimi, kerhen de olsa can güvenliği talebi üzerinden toplumun büyük kesiminden onay alırken Erdoğan’ın gönüllü ordu-seçmeninin dışında kalan kitle kendini fiilen devletten dışlanmış hissediyor. Ya onlardansın ya düşman ikilemi. Bu Kritik fark kritik bir iç savaş yarılmasının sinyalini veriyor.

2002’de, darbe tehdidine karşı AB’ye sırtını dayayarak gelen Neo-İslami Liberal ideoloji, on altı yıl içinde her virajı muhteşem pragmatizm ile arabayı devirmeden dönerek bugün kompleks bir siyasi ittifaklar ağı içerisinde, Nasyonalist İslami faşist bir ideolojiye dönüştü. Bir başka formun içine gizlenmiş “Allien” açığa çıktı aslında.

Düşmanın dosta, dostun düşmana mütemadiyen dönüştüğü karmakarışık ittifaklar ağı içerisinde siyaseten hem çok güçlü hem de fena halde zayıf görünen bir iktidar bu. Militan kitle desteğine rağmen bu kitleyi yedi yirmidört retorik üzerinden motive etmek zorunda olması, sanıldığının aksine en zayıf yanı. İktisadi politika, “Ekonomiretorik”e döndükçe bunun sürdürülebilir olması da imkansızlaşıyor. Orta vadede TL’nin Yüzde Yirmibeşe yakın değer kaybı ile başlayan iktisadi çöküş, siyasi bir yıkımın habercisi. Yıkım, Tek Adam istibdadının tasfiyesinden öte ülkeyi ve bölgeyi cehenneme çevirecek bir kaotik dönüşüme işaret ediyor. On altı yıllık AKP İktidarı, yüz yıllık plan üzerinden (2073-2123) kendini ölümsüz kılmaya çalışırken Bin yıllık Üçüncü Reich’in kaderiyle dünyayı karşı karşıya bırakabilir.

Ahval ve şerait bu cihette iken, İçeride istibdat, dışarıda savaş çanları, orta yerde kıyamet alametleri belirmiş iken eli kalem tutan sol muhalefetin tüm bu ahval ve şerait için ne yapılması gerektiğini açıklayan yani bu durumun bir numaralı sorumlularına  akıl veren doğruları gösteren yazılarını okumak ilginç değil mi? Eski sistem lağvedilmiş ve artık başka bir dünyaya uyandığımız hakikat iken, mevcut şartlar dahilinde krizden nasıl çıkılacağına dair analizler, sistemi kurtarmaya yönelik öneriler halâ birilerine yazı konusu olmakta. Tıpkı aklıyla SS’e meruiyet veren o kadın gibi bu tutum iktidara meşruiyet de kazandırmakta. Arada harareti yükselen gündelik siyasi tartışmaları takip edin. Sanki Finlandiya siyasi düzlüğünde yaşıyoruz sanırsınız. Sanki tarih dışı bir sabitlikte, özgürlüğümüz, canımız iki kuruş malımız güvence altındaymış gibi. Mesela, feministler ile Nişanyan arasında geçenlerde çıkan atışma ve bu minvalde bir kaşık suda koparılan saçmalıkları gördüğünüzde 39 Almanyası’nda kadınları hatırlarsınız istemeden.

Sonra da Plaszow Toplama Kampında, çok lazım gibi SS Amon Göth’e profesyonel aklını sunan o Yahudi kadın mimarın hayatına mal olacak hakikate kayıtsızlığı gelir aklınıza. Kayıtsızlık, çevrede olup bitene umursamazlığı, o da bilinçsiz bir pervasızlığı halkasına takar… Hepsinin merkezinde ise bildik devekuşu bakışı yer alır. Görmek huzursuz eder. Aklınızı gömersiniz. Sonrasında gündelik hayata akar mevcudun parçası olduğunu anlatmak için gaz odanız olacak binanın inşaatına el atarsınız. Sonrası Amon Göth’e kalmış.

Yazının konusu değil ama yine de soralım: Ne yapmalı?

Bu krizin böyle giderse ki gidecek, bir savaşla (iç değil) çözüleceğini öngörmek çok mu abartı olur? Boşa çıkacak bir kehanet olmasını diliyor ve Beyaz Gül’ü hatırlatmak istiyorum.

Nazizm’in en güçlü anında, Üçüncü Reich’in tam da kalbinde, savaş sonrası nasıl bir ülke hayal ettiklerini bildirilerle anlatıp dağıtan ve sonra giyotinle idam edilen o güzel insanların teşkilatı.

Elini gülün altına koyan o güzel insanların…

Murat UTKUCU

CEVAP VER