Elif Şafak kimlerden?

0


Yalçın Küçük, Elif Şafak’ın yazısıyla kafa yaparken…

Elif Şafak’ı nasıl bilirsiniz? Biz her şeyden önce başarılı bir pazarlamacı olarak biliyoruz. Hayal kırıklığıyla biten akademi macerasından sonra sebat ettiği mesleği edebiyatçılık. İngilizceye kolay çevrilen Türkçeyle (veya Türkçeye kolay çevrilen İngilizceyle) yazdığı, bol oryantalizm soslu yeni nesil postmodern romanlarını dünyaya “hem Batılı, hem değil” ve “sufi kadın yazar” etiketleriyle pazarlayarak alnının akıyla şöhret oldu. Helali hoş olsun. Elbette yalnız bu değil. Konuşulmayı, göz önünde olmayı ziyadesiyle seven bir kamusal figürden bahsediyoruz. Bu alandaki pazarlama faaliyetinde hedef kitlesi içinden çıktığı, en kolay hitap edebildiği demografi, yani kentli, seküler okumuşlar ve özellikle kadınlardı. Yaşadıkları “mahallenin” sınırlarından bunalan genç kadınlara bağımsız, özgüveni yüksek, sınırları aşan kadın imajı pazarladı. Yaşı daha ileri kadınlara ise tarihsel bağlamından kopartılan, köklerle barışıklık temasıyla sunulan, “kişisel gelişim olarak tasavvuf” algısını.

Bunca kamusal bir figür olup politik anlam taşımamak imkânsız. Elif Şafak pazarlamacılık becerisini bu alanda da çok iyi konuşturdu. Yıllar boyunca dünyaya AKP Türkiye’sini, Türkiye’ye ise AKP projesini pazarladı. Kaçınılmaz olarak, yine kendi yordamıyla ve çapıyla, yine hedef kitlesinin alıcılığına, bazıları dönemsel olarak depreşen, depreştirilen hassasiyetlerine oynayarak. Örneğin Baba ve Piç (The Bastard of Istanbul) artık her şeyin özgürce konuşulabildiği, statükonun çatırdadığı, toplumun normalleştiği Türkiye’nin dünyaya sunulan belgesiydi. Bu roman nedeniyle 301. Madde’den yargılanması ise eski rejimin hayaletlerinin memleketin başına hâlâ tebelleş olduğu, daha çok yol alınması gerektiği yönünde Türkiye’ye yapılan uyarı. Sonuçta, pazarlanan mal defolu çıktı ama Elif Şafak belki her iyi bir pazarlamacının yapması gerektiği gibi imalatçı firmayı suçladı. Sunduğu pazarlamacılık hizmetinden emin, göğsünü gere gere “ben değişmedim, onlar değişti” dedi.

***

İşte yetenekli Bayan Şafak uzunca bir aradan sonra yine sahnede. Bu kez hayli mütevazı bir işle, bir TED Talks konuşmasıyla. TED Talks konuşmaların ve konuşmacıların kalibresinden bağımsız olarak bir tanıtım ve PR vitrini. O halde Elif Şafak bu sefer ne pazarlıyor? Ortada (en azından henüz) roman olmadığına göre, kamusal figür olarak bugüne kadar biriktirdiği haliyle kendisini. Nitekim kendisinden bahsediyor. Gerçek veya kurmaca anekdotlar, anlaşılmazı zor benzetmeler, başlığından itibaren kocaman laflar eşliğinde, İngilizce konuşan dünyanın “Kıta felsefesi” ve “Şark mistisizmi” ile şıppadanak özdeşleştireceği isimlere eşit miktarda atıfta bulunarak. Esasında kültürel kozmopolit, küreselleşmeci dünya görüşünü özetliyor ve Türkiye’ye dönmeye pek de niyeti olmadığını çıtlatıyor.

Ancak, arada başka bir şey var. Konuşması zaten karman çorman ama aralarda, bağlamı pek de oturmayan bir şekilde, biseksüel olduğunu ifade ediyor. Şimdi, salağa yatmanın âlemi yok. Bu apansız “açılma”nın konuşma içerisinde bir çeşit zirve olarak kurgulandığı belli. Kısa bir sessizliğin ardından seyirciden alkış verdiriliyor. Dolayısıyla, gündelik tabirle reklam koktuğu kuşkusuz.

Böylesi bir pazarlama numarasına düşmemek için ne yaparsınız? Toplumda yaygın şekilde konuşulmayan cinsel yönelimler bir şöhrette “çıkınca” magazin hazzına boğulan veya “biseksüel ikiseksüel ehe mehe” gibi laflara gülecek kadar kötü espri anlayışına sahip birisi olmadığınızı varsayıyorum. Elbette bu ifşaatın yapılan konuşma bağlamında ne ifade ettiğini sorgularsınız. Eğer Elif Şafak’ın görüşlerine fazlaca önem atfedenlerdenseniz yalnızca buna değil, konuşmanın tamamına anlam biçmeye çalışırsınız. Yalın sağduyunun gerektirdikleri bunlardır sanırım.

Öte yandan, böylesi yalın sağduyudan yoksun olmanızın tek nedeni şöhretlerin hayatları üzerinden tatmin ettiğiniz röntgencilik, dedikoduculuk hazlarınız veya liseli mizahınız olmayabilir. Kimlik politikası denilen anlayışa ve aktif uygulaması olan kimlikçiliğe mensupsanız Elif Şafak’ın “açılması” sizin için üstünden asla atlayamayacağınız bir veridir. Kimlik politikasına temellik eden kabulü hatırlayalım: Bireylerin görünür, açıkça tanımlanabilir politik alandaki konumları dışında kimlikleri vardır ve bu kimlikler politik konumlarının üst belirleyenidir. Eğer politik konum ile kimlik arasında uyuşmaz görülen bir durum söz konusu ise ortada bir hata, bir tür yanlış bilinç var demektir.

Örneğin, Kürt bir ülkücüyü düşünelim. Kimlikçiye göre bu birey çok feci bir yanılsama, hatta “doğal” davasına karşı ihanet içindedir. O kişinin geçmişinin, yetiştiği ortamın, bireysel deneyimlerinin bu bağlamda herhangi bir önemi yoktur. Çünkü kimlik sınırları kimlikçi tarafından çizildiği, içeriği yine kimlikçi tarafından doldurulduğu ölçüde kimlikçinin politik projeksiyonunun yaratısıdır. Yine politik projeksiyonun ihtiyaçlarına hizmet eden şekilde, makbul kimlikler ve bunların karşısında ise makbul olmayan kimlikler mevcuttur. Kimlikçi farklı kimliklere biçtiği değerlerle, bunlara kimi dâhil edeceğine, kimi dışarıda bırakacağına karar vererek, aslında politik ittifaklarının dizilimini belirler, “biz” ve “onlar” arasındaki sınırları çizer.

Kimliklerin bu açıkça politik işlevi kişilere ve kişi gruplarına karşı yaklaşımlara dayanak oluşturmak için kullanılır. Tuhaftır, kimlik politikası kimliğin politik konum üzerinde üst belirleyen olduğunu vurguladığı halde uygulamada belirleyici olan, ona ilişkin tutumu belirleyen o kişinin veya kişi grubunun daha somut, daha görünür politik konumudur. Düşünelim, Meral Akşener’in kadın sayılmayacağı tarzındaki tuhaf ifadeyi neden sık sık duyuyoruz? Ya da “düzen partisi” sıralarını yıllardır dolduran Kürt milletvekillerinin Kürt sayılmayacağını duymayanımız var mıdır? Öyleyse, makbul kimliğe sahip herhangi birisi kimlikçinin tanımladığı “biz”e dâhil olmayı reddeden politik konumda bulunuyorsa o makbul kimlikten ve olumlu çağrışımlarından pekâlâ aforoz edilebilir.

Diğer taraftan, makbul kimlik birilerini savunma aracı olarak da işlev görebilir. Burada kimlikçi yine politik yaklaşımını örtmeye, nesnel dayanaklara sahip göstermeye çalışan bir tutum ortaya koyar. Görünüşte savunduğu şey kişinin saldırıya maruz kalan makbul kimliğidir. O kişinin politik konumundan bağımsızdır. Çünkü kimlikçiye göre saldırının hedefi o kişinin kimliğidir ama saldırgan her nedense bunu açıkça ifade edemeyeceği için başka nedenlere dayanmakta, başka şeyleri hedef almaktadır. Çok mu saçma geldi? Maalesef bana öyle gelmiyor artık. Özgecan Aslan cinayeti sonrasında kara listeye alınmadan önce birilerince makul isim Nihat Doğan’ı savunurken “Kürt olduğu için, barıştan yana olduğu için saldırıyorsunuz” yazanları gördü bu gözler. Ötesi var mı?

Kimlikçi makbul kimliği nedeniyle saldırı altında olan kişiyi bu nedenle ve her ne şartta olursa olsun savunmayı kirli politik hesaplardan bağışık, yüksek bir ahlâk timsali, bir tür özveri olarak sunar. Ama hiç dikkatinizi çekti mi? Kimlikçiliğin temel müdahale aracı olarak ortaya çıkan doğruculuk her nasılsa ve her zaman nalıncı keseri gibi kendine yontuyor. Böylece, doğruculuk tutumu “kendim için bir şey istiyorsam namerdim” havasında takılan kimlikçinin politik kazanç hanesine yazılıveriyor. Salağa yatmaya yine gerek yok, yapılan savunma ve ona eşlik eden doğruculuk politik alanda her daim ve hatta hiç yoktan haklılık çıkarmaya dönük köşe kapmaca oyununun araçları sadece.

***

Elif Şafak’ın tuhaf “açılma”sından sonra yapılan tartışmalardaki kimlikçi argümanların bu şemayı takip etmesi şaşırtıcı değil. Hepimiz duyduk, Elif Şafak “linç ediliyormuş” ve bunun nedeni de “bifobi” imiş. Yani nice sonra kendini hatırlatan Elif Şafak’a karşı ister ciddi bir tarzda, isterse müstehzi yapılan siyasi eleştirilerin hiçbir hükmü yok. Bunların arkasında yatan tek neden Elif Şafak’ın şahsında biseksüellerden nefret ediliyor olması!  Hani ağzı iyi laf yapan bazı abiler, ablalar bizi şu meşum Türk solunun Kürt düşmanı olduğuna inandırmaya çalışıyorlar ya, onların stajyeri olabilecek bazı isimler de biseksüel düşmanı olduğuna inandırmaya çalışıyorlar sanki.

Oysa Elif Şafak’a yapılan eleştirilerde biseksüelliğe karşı bir tepki, bir düşmanlık yok. (*) Daha açıkçası, Elif Şafak’ın cinselliğini eleştiri malzemesi yahut saldırı hedefi olarak gören kimse yok. İfade edilenlerin Elif Şafak’ın açıklamasına değil, açıklaması vesilesiyle Elif Şafak’a yapılan eleştiriler olduğu açıkça görülebiliyor. Elif Şafak kendisini şöyle veya böyle hatırlatıyorsa, onun dünden bugüne yaptıkları da hatırlanacak elbette, bunda tuhaf olan bir şey yok. İnsanlar yıllarca yürüttüğü pazarlamacılık faaliyetini, yani günü geldiğinde ardına bile bakmadan terk ettiği ve şimdilerde en iyi ihtimalle bir imge olarak hatırladığı ülkenin bu hale gelmesindeki katkılarını hatırlatacak. Bunda da yadırganacak bir şey yok. Hani vicdan lafını diline sıkça dolayanlara cevaben söyleyelim, asıl bunları yapmamak vicdansızlıktır.

Öte yandan, ortada hayli dikkat çekici bir durum var: Elif Şafak’a eleştirileri biseksüellere düşmanlık iddiasıyla mahkûm edenler neredeyse istisnasız olarak, Elif Şafak’ın Türkiye’ye ilişkin politik tutumlarıyla, yaklaşımlarıyla en azından dönem dönem dirsek teması içinde bulunan kişilerden oluşuyor. Bu akrabalık şüphesiz şaşırtıcı değil. Sosyal liberalizm denilen ideolojik çizgi radikal demokrasicilik, kültür-medya çalışmaları ve kimlik politikası sacayakları üzerine oturuyor. Elif Şafak sosyal liberal düşüncenin kalburüstü temsilcileriyle 2006 yılında Birikim dergisinde yayımlanan Dar ve Sıkıntılı Zamanlarda Devrim başlıklı yazısından bu yana birebir hemhal olmuyor belki. Dahası, düşünsel aidiyetinin bu boyutu edebiyatçılığına sinen pop mutasavvıflığıyla, her şeyden önce ailevi yönü bulunan Cemaat bağlantılarıyla fazlaca gölgelenmiş durumda. Ancak, politik sözü yönünden en çok ortaklık zeminini paylaştığı çizginin öteden beri bu olduğunu görmek zor değil.

Dolayısıyla, bahsettiğimiz bu kişiler Elif Şafak’ı savunmaya geçtiklerinde aslında makbul kimliği sayesinde algı çeperlerine girebilmiş bir yabancıyı savunmuyorlar. Bu noktaya gelmişken lafı dolaştırmaya gerek yok artık. Elif Şafak’a yapılan eleştirileri biseksüellere düşmanlık olarak nitelendirerek mahkûm etmenin ve “bifobi” kelimesini bir karşı saldırı şifresi haline getirmenin amacı belli: Elif Şafak’ın her nasılsa ediniverdiği makbul kimlik burada yalnızca destekleyici bir öğe olarak kullanılmakta, amiyane tabirle yavuz hırsızın ev sahibini bastırması gibi, Elif Şafak’ın pazarlamacılık tarihine ilişkin hatırlatmalar boğulmaya, susturulmaya, hatta kötücül bir planın araçları gibi gösterilmeye çalışılmakta.

Bunun sebebi nedir? Elif Şafak’ın bu kişilerle, çevrelerle düşünsel, ideolojik, politik yakınlığına yukarıda değinmiştik. O halde bu tutumla savunulanın yalnızca Elif Şafak olmadığı açık. Dokunulmaz, hatırlatılamaz kılmaya çabaladıkları miras, duruş, sicil az veya çok kendilerine de ait. Daha da ötesi var. Bu kişilerin, çevrelerin daha önceleri Ahmet Altan, Orhan Pamuk gibi figürlere olan yaklaşımlarında da benzerlerini gördük. Açıkça ifade etmek gerekiyor, bu kişiler Elif Şafak’ı yalnızca siyasi konumuyla, ideolojik çizgisiyle değil, dünya görüşüyle, diliyle, yaşam tarzıyla, hatta “açılma”sında ifade ettiğini düşündükleri cinselliğiyle bir solcudan çok daha yakın görüyorlar kendilerine. Kaldı ki “bifobi” gibi memleketteki ortalama solcunun pek de aşina olmadığı kolayca tahmin edilecek bir kavramı herkes için açıklayıcı olduğunu düşünerek kullanmaları bile bu mesafenin ifadesi.

Kısacası, siz ve ben onların “biz”ine en azından mecbur kalmadıkları sürece dâhil değiliz ama Elif Şafak ve diğer benzeri isimler dâhil. Dolayısıyla, sizi, beni Türkiye politikasının tatsız cilveleri sonucunda aynı “mahalle”yi paylaşmak zorunda kaldıkları rahatsızlık verici varlıklar olarak görüyorlar ve “biz”lerine, ona dâhil gördükleri bir isme herhangi bir saldırı algıladıkları zaman, vicdan, x-fobi, doğruculuk sopalarını sallayarak kendilerinden olanı yedirmemeyi hak biliyorlar. Bunun altında yatan nesnelliğin dikkate almaktan kaçılamayacak bir ayrıma, hatta karşıtlığa işaret ettiği açık. Ancak, günümüzün iyice sıkan, iyice oturan cendere koşullarında getirisinin ne olduğundan ciddi kuşkularımız olması lazım.

Ben de merak ediyorum doğrusu. Değiyor mu? Değer mi? Şuyundan buyundan zerre hazzetmeseler bile günün gerçeklerinin onlarla yan yana, omuz omuza durmaya mecbur kıldığı insanları, iş hayatına en son Kaliforniya semalarına çattığı fildişi kulesinden devam eden bir pazarlamacı için harcamaya değer mi? Hadi tüm bunları geçtim, hatırlatmak isterim ki Elif Şafak konuşmasında biseksüelliğinden bahsederken şimdiki zaman değil, geçmiş zaman kullanıyor. “Biseksüelim” demiyor da “biseksüeldim” diyor yani. Şakayla karışık, “açılması” cesaret örneği olarak gösterilen Elif Şafak bir gün çıksa “orada ‘biseksüelim’ demedim, ‘biseksüeldim’ dedim, artık ıslah oldum” veya olanca postmodern meşrebiyle “o bir kurmacaydı, yapıntıydı, ne kadar literal alıyorsunuz sözlerimi” dese, sırf bu yüzden mahcup olmaya değer mi?

(*) LGBT camiası içinde biseksüelleri bir tür sığıntı, kuşkuyla bakılan davetsiz misafir gören bağnazlıktan, biseksüeller hakkında geliştirilen olumsuz stereotiplerden beslenen az sayıda eleştiriyi ve bunlara karşı haklı tepkileri farklı bir zemine ait gördüğümü ve ayrı bir yere koyduğumu belirtmek isterim.

CEVAP VER