Bolşevik Devrimi 8 Mart’ta başladı

0

1917 senesinin 8 Mart’ında, Rus Çarlığı’nın en büyük sanayi şehri Petrograd’da 50 fabrikadan 87 bin kadın işçi Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle fabrikalarından çıkarak yürüyüşe geçtiler. Kadınların ‘Ekmek istiyoruz!” sloganıyla başlattıkları eyleme aynı gün Putilov fabrikalarında çalışan 50 bin işçi daha katıldı. Yürüyüş, farklı toplum kesimlerinden katılımlarla çığ gibi büyüdü. Ertesi gün eylemcilerin sayısı ikiye katlanırken kitlenin öfkesi ve kararlılığı da büyüyordu. ‘Ekmek istiyoruz!” sloganına “Barış istiyoruz!” ve “Özgürlük istiyoruz!” sloganları da eklendi. Çarlık hükümetinin gösterileri bastırması için gönderdiği ordu birlikleri halka ateş açmayı reddediyor ve eylemcilerle birleşiyordu. Gösterilerin büyüyerek devam ettiği 11 Mart’ta polisin halka ateş açıp onlarca kişiyi öldürmesine tepki olarak Pavlovski Alayı’na bağlı askerlerin başlattığı isyan kısa sürede diğer askeri birliklere de yayıldı. Ordu bölünmüştü. İsyancı işçiler ve askerler cephaneliklere saldırarak silahları ele geçiriyorlardı. Hareket birkaç gün içinde Moskova’ya ve diğer belli başlı Rus şehirlerine de yayıldı. Nihayet, tarihin en kanlı, en kudretli, en yıkılmaz görünen imparatorluklardan birisi, koskoca Rus Çarlığı, 12 Mart 1917 günü tarihin çöplüğüne yollandı. Rusya’da o dönem kullanılan takvime göre bu tarih 27 Şubat’a denk geliyordu, devrimin tarihe ‘Şubat Devrimi’ olarak geçmesi bundandır.

Rus Çarlığı’nın işçilerin ve yoksulların üç günlük mücadelesi ile devrilmesinden, yani Şubat Devriminden yalnızca bir buçuk ay önce, 1917 senesinin Ocak ayının 22’sinde, Lenin sürgünde bulunduğu Zürih’te genç işçilerin düzenlediği bir toplantıda yaptığı konuşmayı “Biz eski kuşak devrimciler, devrimi görecek kadar yaşamayabiliriz,” diye bitirmişti. 7 Mart 1917’de Petrograd’da veya başka yerde birisi bir Bolşevik önder ya da militana ‘Bir haftaya kalmaz Kışlık Saray’ı ele geçiririz’ dese alay konusu olurdu muhtemelen. Nitekim kadın işçiler 7 Mart akşamı Bolşeviklerin Bölge Komitesi’ne ertesi gün yapacakları eylemi bildirdiğinde, komite ‘henüz çok erken’ diyerek karşı çıkmıştı. Diğer sol örgütlerin, Menşeviklerin ve Sosyalist Devrimcilerin tutumu da farklı değildi. 12 Mart’ta, bütün Petrograd işçileri greve çıkmışken, devrime saatler kala Bolşevik Parti Komitesi genel grev çağrısı yapsak mı yapmasak mı diye tartışıyordu. Fakat ne Lenin’in sözlerinden karamsarlık ve umutsuzluk, ne de Bolşeviklerin devrim sürecindeki şaşkınlıklarından siyasi beceriksizlik ve öngörüsüzlük çıkarılabilir. Tüm bunların anlattığı şudur: Devrim beklenmedik bir şeydir. Bir takım devrimci örgüt veya partiler tarafından tarafından önceden hazırlanmış bir plan dâhilinde, militanların insanüstü gayret, fedakârlık ve kahramanlıkları sonucu gerçekleşmez. Devrim kitlelerin eseridir ve o kitleler devrim yapmak için kimseden izin almaz.

Bunu söylerken devrimci siyasi örgütlenme ve mücadeleyi, devrimci çaba, özveri ve sırasında kahramanlığı ‘etkisiz eleman’ olarak gördüğümüz anlaşılmasın. Bir 8 Mart eylemiyle ve ‘Ekmek istiyoruz!” sloganıyla başlayan bu şanlı devrimin geri planında kuşkusuz onlarca yıllık geçmişi olan bir siyasi mücadele geleneği vardı. Çetin mücadeleler içinde oluşmuş işçi ve kitle örgütleri, devrimci teşkilatlar, ödenmiş bedeller, insanüstü gayret, fedakarlık ve kahramanlıklar vardı.

‘BUGÜN DEĞİLSE YARIN!’

Dahası, 3 Nisan 1917 günü sürgünden dönen Lenin, Petrograd’ın Finlandiya Garı’nda kendisini karşılayan işçilere “Bugün değilse yarın,” diye sesleniyordu, “tüm Avrupa emperyalizminin çökmesi her an beklenebilir. Sizler tarafından gerçekleştirilen Rus Devrimi, bu süreci başlattı ve yeni bir devrin başlangıcı oldu. Yaşasın dünya sosyalist devrimi!” Nitekim sonraki aylar boyunca Lenin ve Bolşevikler, Petrograd işçilerinin başlattığı devrimi sürdürme yolunda muazzam bir mücadele yürütecekti. İşçilerin mücadeleleri sonucu kazanılan devrimin geçici hükümet ve burjuvazinin elinde sönümlenip gitmemesi, ekmek barış ve özgürlük taleplerinin tam anlamıyla yerine getirilmesi, Çarlık rejiminin işlediği suçların hesabının sorulması için işçilerin iktidarı alması zorunluluktu. Bu zorunluluğu siyasi bir program haline getiren Bolşevik Partisi, 1917 Mart’ında Çarlığın devrilmesiyle başlayan sürecin aynı yılın 7 Kasım’ında Ekim Devrimi ile taçlandırılmasında kilit bir rol oynayacaktı.

Evet, devrim kitlelerin eseridir ve son derece istisnai bir tarihsel olgudur. Siyasi öznelerce kontrol edilemeyen pek çok nesnel koşulun aynı anda gerçekleşmesiyle ortaya çıkar, daha doğru tabirle patlak verir. Fakat patlak veren devrimi işbirlikçi kesimlerin elinde hiç edilerek onu başlatan ezilenlere karşı bir statükoya dönüşmemesi, ezilenlerin lehine sürdürülmesi ve onların iktidarıyla taçlanması esas olarak öznel koşullara, yani devrimcilerin siyasi ve örgütsel düzeylerine, politik programlarına, sürece müdahale yeteneklerine bağlıdır. Sırasında, “dün erkendi, yarın geç olacak” denli kesin planlara, ‘topları doğru yerleştirmeye’, doğru taktik adımları atmaya, hatta daha da ötesi, bazen tek tek devrimci militanların özveri ve kahramanlıklarına bağlıdır. Dilimizden düşürmediğimiz ‘diyalektik’ böyle bir şeydir.

Mısır’da Hüsnü Mübarek’in ve Tunus’ta Bin Ali’nin devrilmesine yol açan devrimci süreçler de son derece beklenmedik bir zamanda ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmışlardı. Tunus’ta işporta tezgahının elinden alınmasını protesto etmek için kendini ateşe veren Muhammed Buazizi bu ateşin Bin Ali’nin devrilmesine yol açacak bir yangına dönüşeceğini tahmin etmemişti muhtemelen. Ya da Mısır’da, Tahrir meydanındaki gösteriler başlamadan bir gün önce hiç kimse aylar içinde Hüsnü Mübarek’in tutuklanıp yargılanacağını hayal dahi etmiyordu. Hatta her iki ülkede de sokaklara dökülen insanların önemli çoğunluğu bir önceki seçimde Mübarek ve Bin Ali’ye oy vermişlerdi. Devrimci ve sosyalist çevrelerden batılı istihbarat örgütlerine, hatta bizzat bu ülkelerdeki siyasi yapılara kadar herkesi şaşkına çeviren bu devrimci süreçlerin diktatörlerin devrilmesiyle sınırlı kalması, ve iktidarların emperyalizm ve sermaye yanlısı, halk düşmanı güçlerce zaptı tam da yukarıda sözünü ettiğimiz öznel koşulun eksikliğindendir. Yani ne yaptığını bilen, kitleler içerisinde örgütlü, onların taleplerini doğru şekilde programlaştırabilmiş, doğru zamanda doğru sloganları atabilen ve bütün olarak kitle hareketini yönlendirebilecek devrimci yapıların yokluğu, başlayan devrimlerin karşıdevrimci statükolara dönüşmesine neden oldu.

İşte, Lenin ve Bolşeviklerin başarısı da buradadır. Devrim hiç beklenmedik bir anda gerçekleşmişti evet ama yıllardan beri en örgütlü ve disiplinli siyasi mücadeleyi yürüten Bolşevikler sayıca azlıklarına rağmen bulundukları bütün işçi mücadelelerinde önemli roller oynadılar. Lenin’in olağanüstü siyasi dehasıyla programlarını yeni şartlara göre yeniden oluşturdular, işçi sınıfının taleplerini her koşulda savundular, yeni sloganlar formüle ettiler, doğru zamanda doğru hamleleri yaparak ve her daim kitle hareketine güvenerek, kitlelerin desteğini almaya çalışarak adım adım ilerlediler. Yeri geldiğinde karşı devrimci hareketler karşısında en kahramanca direnişi sergilediler, devrimin kazanımlarını en büyük özveriyle savundular. Nihayet işçi örgütlerinde çoğunluğun desteğini arkalarına aldılar ve böylelikle Ekim’in kapısını açtılar. Şubat’ta Putilov fabrikasında 150, Petrograd’ın sanayi bölgesinde toplam 500 Bolşevik vardı ve devrimin ardından kurulan Petrograd Sovyetindeki 1600 delegeden yalnızca 40’ı Bolşevik’ti. Ekim’e yaklaşılırken hemen bütün Sovyetlerde Bolşevikler çoğunluktaydı. Bu sayededir ki, Şubat’ta başlayan devrim Ekim’de bütün iktidarın Sovyetler tarafından zaptıyla taçlandı. Devrimi boğmak ve karşı devrimci bir statüko kurmak isteyen geçici hükümetin başkanı Kerenski (Tunus’taki Gannuşi’nin ve Mısır’daki Mursi’nin muadilidir) kadın kılığında Amerikan Büyükelçisi’nin arabasına binip kaçtı ülkeden. İşçi ve köylülerce hep ‘Babamız’ olarak bilinegelen Çar ve ailesi o kışı kar küreyerek geçirdiler, sonra da idam edildiler.

YARIN ÖLECEK GİBİ…

Uzun lafın kısası şudur. Devrim her zaman kitlelerin eseridir. Bir örgüt ya da parti tarafından hazırlanıp, kotarılıp ‘halka armağan edilen’ bir şey değildir. Devrim, pek çok istisnai şartın bir araya gelmesiyle tarihin belli bir anında patlak veren beklenmedik bir olgudur. Fakat, devrimin öngörülemezliği ve kitleselliği siyasi örgütlenme ve mücadeleyi önemsizleştirmez. Aksine, ‘o büyük gün geldiğinde’ kitle hareketine müdahale edip onu doğru yöne kanalize edebilecek, doğru bir siyasi program etrafında, doğru zamanda doğru sloganları yükselterek kitlelerin gündelik talepleri ile iktidar hedefi arasındaki bağlantıyı kurabilecek bir siyasi hazırlığı, hazır olma halini, gerektirir. Kitleler içinde örgütlü olmayı gerektirir. Devrimin kitlelerin eseri olması, devrimcilerin dükkanı kapatıp gitmesini değil aksine 7/24 hazır kıta açık tutmasını gerektirir. Devrimin kitlelerin eseri olması, devrimcilerin gerçekçi olmalarını gerektirir. İçinde yaşadığımız tahayyül dünyasından çıkıp gerçekle yüzleşmemizi gerektirir. Politik ve örgütsel yetersizliklerimizin farkına varmamızı ve bunu gidermenin yollarını aramamızı gerektirir. Kendi gerçekliğimizin farkına varmak anlamında haddimizi bilmemizi, tarihsel haklılığımız konusunda düşman karşısında hat hudut tanımamamızı gerektirir. Müslümanların bir sözü var, “hiç ölmeyecek gibi bu dünya için yarın ölecek gibi öteki dünya için çalış,” derler. Bizim de yapmamız gereken, bir yandan hiç devrim olmayacakmış gibi sakin, soğukkanlı, aceleye getirmeden sabırlı ve emin adımlarla devrimci siyasi iradenin inşası yönünde çabalarken öte yandan yarın devrim olacakmış gibi inançlı, coşkulu ve hazırlıklı olmaktır. Bu ikisi birbirini dışlayan değil tamamlayan şeylerdir.

Hasılı, devrimin ne zaman, nerede ve nasıl patlak vereceği hiç belli olmaz. Esas olan ona hazırlıklı olmaktır.

Bir de, çok klasik olacak ama, 8 Mart kadınlara hediye alarak kutlanacak bir gün değildir.

CEVAP VER