Bizde ‘Bişara’lar bitmez, tükenmez!

Bazı isimler vardır, “bir yerlerde duymuştum, sahi kimdi o” diyemezsiniz. Ya çok iyi biliyorsunuzdur, ya da hiç işitmemişsinizdir. Azmi Bişara da böyle isimlerden birisi. 1990’larda Filistin meselesiyle ilgilenmişseniz tanımamanız, bilmemeniz mümkün değil. Bişara’nın icraatı çok ama biz burada özet geçeceğiz.

Hıristiyan kökenli, aileden komünist, felsefeci, Marksist, antisiyonist Bişara İsrail’de 1995 yılında kurduğu Beled partisiyle Filistin davasına yepyeni bir soluk kazandırmıştı. “Biz İsrailli Araplar değil, Filistin ulusunun parçasıyız” diyor, Filistin davasının iyiden iyiye radikal İslamcılıkla özdeşleşmeye başladığı günlerde dünya solundan bolca alkış alıyordu. Siyonist devletin kaşlarını çattırma pahasına, cesur ve az çok provokatif şeyler söylemekten, yapmaktan asla geri durmuyordu.

Tüm bunlar İsrail hükümetinin 2007 yılında Bişara’nın mali faaliyetleriyle, hesap akışlarıyla ilgili soruşturması üzerine bozuluverdi. Herkes bunun Bişara’nın sesini kesmek amaçlı bir komplo olduğunda hemfikirdi. Bişara İsrail parlamentosundan istifa etti ve kayıplara karıştı. Tekrar nerede ortaya çıktı? Emir’in danışman kadrosundaki seçkin yerini aldığı, vatandaşlığına geçtiği Katar’da.

Bişara’nın bundan sonraki kariyeri Katar için altın yumurtlayan tavuk olduğunu ispatlamakla geçti. Suriye İç Savaşı öncesinde, Esad’a muhalif grupların Suriye Ulusal Koalisyonu çatısı ve Katar’ın koruyucu kanatları altında birleştirilmesine öncülük etmişti. On yıl önce (yine muhtemelen Katar koordinasyonunda) şaşaalı bir Şam ziyareti gerçekleştirerek İsrail’de tepki toplayan Bişara şimdi ömrünü Esad’ı devirmeye adamıştı.

***

Katar’ın sırf bizim memleketimizde karıştırdıklarını ortaya dökmeyi ne sinirlerimiz, ne midemiz kaldırabilir. Biz yine özet geçelim… Artık dünyaya malûm olan IŞİD sponsorluğu mu dersiniz, Müslüman Kardeşler’i para ve nüfuz üzerinden kendisine bağlaması mı dersiniz, Selefiliğe mesafeli Sünni ulemayı Müslüman Kardeşlerin star âlimi Yusuf el-Karadavi’ye başkanlık yaptırdığı Dünya Müslüman Âlimler Birliği ile kendi eksenine çekme çabaları mı dersiniz… Ancak, biz bunları şimdilik bir tarafa bırakalım. Katar’ın daha görünür, daha yumuşak operasyonlarından, örneğin medya üzerinden kurduğu “meşru” propaganda ağından söz edelim.

El-Cezire’yi hepimiz biliyoruz. 2011 yılında Arap ülkelerini sarsan kitle hareketlerini Müslüman Kardeşler (ve dolayısıyla Katar) çizgisine çekmekte büyük hizmetler yaptı. Ancak, sonraları öyle tepki çekti ki Katar Müslüman Kardeşler edebiyatından uzak ve çok daha az tanınan El-Arabi el-Cedid’i kurmak durumunda kaldı. Tabii ki içinde Bişara’nın da bulunduğu bir kadroyla. Al Jazeera English ise ayrı hikâye. Elbette El-Cezire’ye göre daha “cesur” ve daha liberal. Kanalın ağır toplarından birisinin Azmi Bişara’nın kardeşi Mervan olması şaşırtıcı mı?

Katar’ın medya operasyonu sadece kendisine ait kuruluşlarla sınırlı değil elbette. İşte Al Jazeera English kadrolarına kurdurulan, Müslüman Kardeşlere tahsisli ama Batı’daki sol, liberal kamuoyuna hitap eden Middle East Eye. İşte Katar yanlısı çizgisini gizlemeye gerek dahi duymayan, yeni kuşak Amerikan sosyal liberal medyasının amiral gemisi Huffington Post. Katar bu. Böyle açık, gizlisiz saklısız bir alanda bile elinin kolunun nerelere uzandığını tam olarak görebilmek mümkün değil.

***

Bugün itibariyle açıkça söyleyebiliyoruz; 15 yıllık Erdoğan ve AKP iktidarı Türk siyasetine, Türk toplumuna bariz bir Ortadoğu “kalitesi” getirdi. Hedefledikleri İslami toplum – küresel kapitalizm modelinin en çarpıcı örneği olarak Körfez monarşilerini gören, onlara gıpta eden bir anlayıştan bahsediyoruz. Öte yandan, bu anlayışın temsilcisi olan kadroların Katar’a özel bir yakınlık duyduğunu da biliyoruz. Öyleyse neden Katar’ın operasyon yordamını da benimsemesinler? Neden munis görünümlü ama kolları dört bir yanı açgözlülükle saran ahtapot tavrını sürdürmesinler?

Ondan bağımsız, hatta ona muhalif göründüğünüz bir odağa hizmet etmek, o odağın olağan koşullarda kendi yüzüyle hitap edemeyeceği bir kitleyi onun planları doğrultusunda maniple etmek bu ülke için yeni değil. Ancak, bir takım spekülatif iddiaları, “komplo teorileri”ni bir tarafa bırakacak olursak, bu operasyon yordamı Erdoğan iktidarına kadar esasen bir polis taktiği idi. “Ajan provokatör” lafı da asıl anlamıyla böyle tertiplerden çıkmıştır. Eski kulağı kesikler bilir.

Siyaset ve toplumun tamamına yönelik bir taktik olarak ise hayatlarımıza meşhur algı yönetimi lafıyla beraber Erdoğan devrinde girdi. Adına halk arasında “Ak Troll” denilen, en tepeden, Beştepe’den koordine edilen internet dezenformasyon ağından bahsetmiyorum. Yahut Ak LGBT gibi parayla tutulmuş, söyleyecekleri ezberletilmiş iğreti oluşumlar değil konumuz. Onların hepsi renklerini belli etme, fazlaca gösterme, uçta temsil üzerine kurulu.

Sanırım her şey o zamanlar fazlaca masumane görünen “AKP’li değilim ama…” kalıbıyla başladı. Daha sonra “AKP’ye karşıyım ama…”, “AKP’ye lanet olsun ama…” gibi varyantları geldi. Döneme göre, ihtiyaca göre, nabza göre. Manipülasyonun böyle basit kalıplarla ifade olunan şekilde, münferit, ham kaldığını zannetmek safiyanelik olur. Görünürdeki politik konumu, ideolojik amentüsü ve söylemi ile AKP’yle, Erdoğan iktidarı ile asla bağdaştırılmayacak siyasi yapılanmaların keskin muhalif göründükleri o güç odağına yeri ve zamanı geldiğinde nasıl hizmet ettiklerine tanık olduk bu 15 yıl içinde. 

Sadece iki örnek verelim. DSİP’i çoğumuz biliyordur. Yeni adıyla Vatan Partisi, her zamanki adıyla Doğu Perinçek’i ise bilmeyenimiz yoktur. Soldaki ayrımlar konusunda mürekkep yalamış herhangi bir arkadaşınız bu iki oluşum arasındaki farkları, hatta uzlaşmazlığı size uzun uzadıya anlatabilir. Yanlış değil ki. Örneğin Ermeni meselesi. Perinçek emekli paşalarla falan Talat Paşa Komitesi toplarken, DSİP ve aktivist kankaları kesin bir yerlerde “yüzleşme atölyesi” düzenliyordur. Eğer sadece görünene takılıyorsa, arkadaşınızın size anlatamayacağı şey ise bellidir. Bu iki zıt oluşumun farklı dönemlerde de olsa nasıl aynı güç odağına, aynı muhalif pozlarını koruyarak hizmet etmiş, ediyor olduğunu size açıklayamaz.

Bunlara oynattıkları oyunun bir adı var: Cambaza bak. Siz cambazın ipteki maharetini seyredersiniz ve ceplerinizin boşaltıldığının farkına bile varmazsınız. Öyle yaparlar ki. Usta işi, Katar işi. İşin daha fena tarafı şu ki bu oyunu oynamaya dünden hevesli Bişara’lar bulmakta asla zorluk çekilmez.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here