Bir şansımız daha var

0


Yılmaz Güney’in sözlerini hiç akıldan çıkarmamak lazım…

Bilim kurgu ve fantastik filmleri otuzumdan sonra sevmeye başladım. Son dönemde geniş zamanlarımın olmasından ötürü, son elli sene içerisinde çekilmiş ne kadar fantastik, bilim-kurgu filmi varsa hepsinin hatırını sordum. Hele ki zamanda geriye gitme olayına, gerçek hayatta gerçekleştiremediğimizden ötürü epeyce bir kederlernmişliğim dahi oldu.

Çünkü Marx ve Engels ile yoldaşlık edecek, Ekim Devrimi’nde Bolşevikler ile siperdaş olacak, Aynştayn’ı ziyaret edecek, Che Guevara ile beraber Latin Amerika devrimi için savaşacak, Denizler, Mahirler İbolar ile Türkiye Devrimini başarıya ulaştırmaya çalışacak, 12 Eylül’ü durduracak ve sonrasında gelişen ve bugün halihazırda devam etmekte olan bu talihsizliğin önüne geçebilecek, lakin her defasında aynı kadına vurulacaktım. (Eh bu da benim yaman çelişkim!) Ha! Tayyip ile ilgili yapmış olduğum muhteşem planımı açıklamıyorum bile.

Devrimi ve komünizmi savunan birçok yoldaş muhtemelen bu tarz hayaller geliştirmiştir. Aslına bakılırsa yukarıdaki hayallerin birkaçı dışında çoğunu gerçekleştirmiş sayılırız.

Devrim ve sosyalizm için, henüz gerçek devrimciler gibi yeteri kadar savaşıp, ölmemiş olabiliriz. Ama Marks, Engels, Lenin, Che, Deniz, Mahir, İbo ve nicelerinin ölümsüz fikirlerini günümüzde savunmaya ve yaşatmaya çalışıyoruz. Başarılı olduğumuzu söyleyemesek de, o ruhu dahi hâlâ hissedebilmek bugün büyük bir erdemdir.

Gençliğimin ilk yıllarının, yirmibirinci yüzyılın başlarına denk gelmiş olmasını, ara sıra bir şaka, yahut kaderin bir cilvesi olarak olarak nitelendirenlerdenim. Henüz ilk çeyreği içinde olduğumuz bu yüzyılın sonunu birçoğumuz en iyi ihtimalle göremeyecek. Görebilecek olanların ise artık yanına kâr mı yoksa zarar mı kalacağı ise büyük bir soru işareti.

Hepi topu iki yüzyıllık geçmişe sahip olan kapitalizm, dünya yaşamını kötürüm hale getirerek kontrol altına almayı başarmış durumda. Bu başarısını pek tabii kendinden önceki sömürücü sistemlerden edinmiş olduğu tecrübe ve birikime borçlu. Her ne kadar iki yüzyıllık bir sistem olarak nitelendirsek de, gözardı etmememiz gereken nokta, onun insanların eksik yönlerinden faydalanma konusunda uzmanlaştığı ve bu eksiklikleri yöneterek, tüm bir yaşamı kontrol altına aldığı ve sistemin zaaflarını, insanın zaaflarıyla giderdiğidir. Bu yeteneği sayesinde kendisini kesintisiz bir şekilde tekrar ve tekrar geliştirmektedir. Bu sistemin büyüyüp serpildiği kaynak hırslar ve tutkulardır. Özetle, kapitalizm kendi insan malzemesini üretebiliyor veya sistemin “başarı”sını işleyişinin devamını sürdürmek adına insan malzemesini bir şekilde ikna ederek kontrol altına almayı başarıyor. -İşte biz sosyalistlerin en büyük eksikliği…-

Kapitalizm atalarından aldığı tecrübe ile dünya yaşamını şuursuzca sömürürken, karşısında alternatif bir gücün bugün örgütlenmiş olmaması/olamayışımız ideolojimizin bazı geçmiş deneyimlerde kesintiye uğramış olmasından değil, belirli kalıplar arasına sıkıştırılmış olmasından kaynaklanıyor. Şöyle ki, kitaplardan veya pratik yaşamdan yola çıktığımız zaman, yirmibirinci yüzyıl devrimini başarıya ulaştıracak kitleyi güdüleyecek, bir araya toplayacak ve zafere ulaştıracak bir slogana veya stratejiye tam anlamıyla sahip değiliz. Geçmişten bugüne kullandığımız, işçilerin iktidarı, eşitlik, kardeşlik, barış, paylaşım, vb argümanlar maalesef günümüz toplumlarında heyecan yaratmıyor. Yaratmamakla beraber apolitik kitleyi dahi aramıza çekmeyi sağlama noktasında kısır kalıyor. Geçmiş devrim pratiklerine baktığımızda, her dönemin kendi ruhuna uygun sloganları veya mücadele araçları olduğunu görüyoruz. Örneğin, çarlık zulmü altında Sovyet devrimini zafere taşıyan söylem “Tüm iktidar sovyetlere!” idi. O dönem bunun başarıya ulaşmış olması, bugün bu söylemin başarılı olacağı anlamına gelmez.

Efendim bilim kurgu dedik ya, film deyip geçmemek lazım. Tüm bunlar toplumları bazı şeylere hazırlama ve yavaş yavaş alıştırma üzerine kurulu. Otuz sene evvel, “gelecekte telefonlar vasıtasıyla insanların görüntülü olarak birbirleriyle konuşacakları” söylendiğinde televizyon ve radyonun hatta fotoğraf makinesinin çalışma mantığını anlamamış olanlar için inanılmazdı. Bugün ise gerçek. Yani dostlar kapitalizm şerbeti nabza göre alıştıra alıştıra vermektedir.

Kapitalizmin küresel gelişmişlik konusunda ulaştığı düzey, onu gezegen sınırlarının ötesine geçmeye zorluyor. Dünyayı yaşanmaz bir yer haline getirmek üzere olduğunun farkındalığıyla, sömürü zincirini diğer gezegenlere taşıma hayaliyle diğer gezegenlerde yaşam ve kaynak araştırmalarına hız verilmiş durumda. Bugün uzayda astroidlerden maden çıkarma projeleri yapılıyor. Mars gezegeni yanı sıra atmosfer dışında koloniler oluşturulup, gelecekte dünya elitlerini oraya taşıyarak, dünyayı bu kolonilerin çöplüğüne çevirmek gibi acayip senaryoların dolaştığı bir dönemdeyiz. İnsansı robotlardan ise hiç bahsetmiyorum. Dolayısıyla günümüzde izleyeceğimiz yol ve geliştireceğimiz söylemleri karşımızdaki sistemin bu ruh halini göz önüne alarak belirlemeliyiz.

Ne olacaksa, bu yüzyıl içinde olacak. Dünya denen bu tımarhanede bu yüzyılda ya devrimle kucaklaşacağız ya da bizim tarihin çöplüğüne süpüremediklerimiz tüm insanlığın hayatını sonsuza dek çöplüğe çevirecek, bunu yaparken ise bizleri ne kadar çok önemsedikleri yalanını söylemeye devam edecekler. Bizlerin görevi bu çılgınlığa son verecek mücadele araçlarını ve söylemlerini geliştirerek bir an önce harekete geçmek.

İşçi iktidarından önce insanlara, insanlığın, insan olma erdemini hatırlatan, onu hayata döndürecek olan hayati değerleri anlatabilmeli ve yaşamı savunan insanlara ulaşabilmeliyiz.

Bunun için geç kalmış sayılmayız.

Kuşların ötüşüyle mutlu olanlara, rüzgârın ve dalgaların sesiyle dans edebilenlere, güneşin doğuşunu karşılayan ve batışında güneşi uğurlayanlara, sevdiğinin gözlerine hasretle bakmayı bilenlere, sevgilisiyle parklarda rahatça gezmek isteyenlere, bir yıldız kayarken dilek tutmayı bilenlere, hayvanlar sokakta aç kalmasın diye onlara yemek verenlere, kartopu oynamaktan zevk alanlara, kadınları eşya gibi görmeyenlere, kız çocuklarının okumasını isteyenlere, iyiliği karşılıksız yapmayı bilenlere, can sıkıntısından kapı dinleyen Hayriye teyzeye, dünyanın öbür ucunda yaşanan bir katliamı yüreğinde hissedebilenlere, “bir ağaç için” yaşamı savunarak koca bir kenti yakıp yıkabilecek cüretteki insanlara tekrar ulaşabilecek ve onlarla bütünleşebilecek bir söylem geliştirebilirsek bir şansımız daha var demektir.

CEVAP VER