Bir devrim işçisi: Yakov Sverdlov

0

1917’deki devrim, Bolşeviklerin liderliğindeki kitlelerin eseriydi. Ancak devrimin savunulmasında, yaşamını ortaya koyarak mücadele eden devrim işçilerinin rolü çok büyüktü. Yakov Sverdlov, onların başında geliyordu. Ne yazık ki, 1919’un Mart’ında, yapacağı daha çok iş varken, bir grip salgınında yaşamını kaybetti. Tüm devrim işçilerini anmak için, L. Troçki’nin Sverdlov’un ölüm yıldönümünde kaleme aldığı yazıdan bir bölümü yayınlıyoruz…

(…) Sverdlov her zaman kendisi olarak kaldı. İnsan böylesi günlerde insanları tanımayı öğreniyor gerçekten. Ve Yakov Mihailoviç hakikaten eşsizdi: Emin, cesur, sağlam, becerikli, örnek bir Bolşevik. Tam o kritik aylardadır ki Lenin, Sverdlov’u tanımaya ve takdir etmeye başlamıştı. Zaman zaman Vladimir İlyiç, Sverdlov’a belirli bir acil önlemi önermek amacıyla ahizeyi kaldırır ve çoğu durumda “Çoktan halloldu,” yanıtını alırdı. Bu, önlemin çoktan alındığı anlamına gelirdi. Bu konuda sıkça şöyle şakalar yapardık: “Eh, pek muhtemelen Sverdlov bunu halletmiştir –çoktan.”

“Biliyorsunuz,” demişti Lenin bir seferinde, “İlk başta onun Merkez Komite’ye dahil edilmesine karşıydık. Adamı nasıl da eksik değerlendirmişiz! Bu konuda epey tartışma olmuştu ama Kongre’de taban bizi yanlışımızdan döndürdü ve ne kadar haklı oldukları kanıtlandı.”

(…)

Partinin, bizzat kendi yarattığı Sovyet Devleti içinde örgütsel kendi kaderini tayininin başlangıcı olarak adlandırılabilecek süreç, söz konusu olan ister Tüm Rusya Sovyet Merkez Yürütme Komitesi olsun ister Savaş Komiserliği Hizmetleri olsun, Sverdlov’un doğrudan önderliğinde yürüdü. Ekim Devriminin tarihçileri, parti ve devlet arasındaki karşılıklı ilişkilerin evrimindeki bu kritik anı, bugünlere kadar uzanan tüm döneme damgasını vurmuş olan bu anı, ayrıca ele almak ve titizlikle incelemek zorunda kalacaklar. Bu yüzden bu meseleyi ele alan tarihçi, bu en önemli dönemeç noktasında, örgütçü Sverdlov’un oynadığı muazzam rolü açıkça ortaya koyacaktır. Pratik bağlantıların tüm ipleri onun elinde toplanmıştı.

Lenin, vücudunda iki SR kurşunuyla vurulmuşken, Çekoslovakların Nijni- Novgorod’u tehdit ettiği günler çok daha kritikti. 1 Eylülde Svyazisk’de Sverdlov’dan şifreli bir telgraf aldım:

Sverdlov devrimin “en güzel 100 metresini” koştu.

“Derhal dön. İlyiç yaralandı. Durumun ciddiyeti bilinmiyor. Tamamen sükunet hakim. Sverdlov. 31 Ağustos 1918.”

Derhal Moskova’ya doğru yola çıktım. Moskova’daki parti çevreleri sert, üzgün ama kararlı bir havadaydı.

Bu kararlılığın en iyi ifadesi ise Sverdlov’du. O günlerde sorumlulukları ve rolü kat be kat artmıştı. Müthiş gerginliği, sinirli bedeninden hissedilebiliyordu. Ancak bu sinirli gerginlik sadece daha fazla uyanıklık anlamına geliyordu, amaçsız bir telâşla, hele hele tedirginlikle hiçbir ilgisi yoktu. Böyle anlarda Sverdlov kişiliğini büsbütün hissettirirdi. Doktorların teşhisi umut vericiydi. Hiçbir ziyaretçinin Lenin’i görmesine izin verilmiyor, kimse kabul edilmiyordu. Moskova’da kalmak için bir sebep yoktu. Svyazisk’e döndükten kısa bir süre sonra Sverdlov’dan 8 Eylül tarihli bir mektup aldım:

“Sevgili Lev Davidoviç, Birkaç kelime yazacak fırsat bulabildim. Vladimir İlyiç’le ilgili gelişmeler olumlu. Muhtemelen üç ya da dört gün içinde kendisini görebileceğim.”

Mektubun geriye kalan satırları, burada aktarılmasına lüzum olmayan pratik meselelere ilişkindi.

Vladimir İlyiç’in nekahet dönemini geçirdiği küçük Gorki kasabasına olan yolculuğum hafızamda yer etmiş. Moskova’ya bir sonraki gidişim sırasındaydı. Durumun aşırı zorluğuna rağmen o sırada iyiye doğru değişim güçlü bir şekilde hissediliyordu. O zaman için belirleyici önemi bulunan Doğu cephesinde Kazan ve Simbirsk’i geri almıştık. Lenin’in hayatına kastedilmesi partide muazzam bir politik silkinişe yol açtı: Parti çok daha uyanık ve tetikteydi, düşmanı geri püskürtmeye çok daha hazırdı. Lenin hızla iyileşiyordu ve yakında çalışmalara dönmeye hazırlanıyordu. Tüm bunlar güçlü ve özgüvenli bir ruh haline yol açmıştı. Madem parti şimdiye kadar durumla başa çıkabilmişti, şüphesiz gelecekte de buna devam edecekti. İşte Gorki’ye gittiğimiz sırada haleti ruhiyemiz aynen böyleydi.

Yoldayken Sverdlov beni yokluğumda Moskova’da olup bitenlerden haberdar etti. Büyük bir yaratıcı iradeye sahip kişilerin çoğunda olduğu gibi mükemmel bir hafızaya sahipti. Her zaman olduğu gibi, dikkati, kişilere ilişkin geçerken yapılan kısa nitelemelerin eşlik ettiği gerekli örgütsel ayrıntılarla birlikte, en önemli şeylerin ekseni etrafında dönüyordu. Özetle bu, Sverdlov’un alışılmış çalışmasının bir uzantısıydı. Ve bunun altında, özgüven, soğukkanlılık ve aynı zamanda karşı konulmaz bir azamet hissediliyordu: “Başaracağız!”

OTORİTE SAHİBİ BİR BAŞKAN

Sverdlov sık sık toplantı yönetmek zorunda kalıyordu. Birçok organın ve toplantının oturum yöneticisi oydu. Otoriter bir başkandı. Tartışmayı kesmek, konuşmacıları engellemek vb. anlamında değil. Hem de hiç değil. Aksine, asla kaçamak cevaplar vermezdi ve formalitelerde ısrar etmezdi. Başkan olarak otoriterliği şuradan geliyordu: Pratik kararın ne olduğunu her zaman gruptan önce bilirdi, kimin konuşacağını, ne söyleneceğini ve neden söyleneceğini anlardı; konunun arka plandaki yönlerine aşinaydı (ve her büyük ve karmaşık konunun bir arka planı vardır); söz hakkını, gereken konuşmacılara doğru zamanda vermekte ustaydı; bir teklifin nasıl doğru zamanda oylamaya konulacağını bilirdi; neyin geçirilebileceğini bilir ve istediklerini geçirebilirdi. Başkan olarak bu özellikleri, pratik bir önder olarak tüm vasıflarıyla, insanları gerçekçi bir şekilde değerlendirmedeki kabiliyetiyle, örgüte ve kişilere dair düzenlemeler alanındaki bitmez tükenmez yaratıcılığıyla ayrılmaz biçimde bağlıydı.

Fırtınalı oturumlarda, katılımcıların gürültü yapmasına izin vermekte ve böylelikle havanın yumuşamasını sağlamakta ustaydı; ve en uygun zamanda araya girerek, sert bir el hareketi ve metalik bir ses tonu ile düzeni yeniden sağlardı.

Sverdlov orta boylu, esmer tenli, zayıf ve çelimsizdi; yüzü zayıftı; keskin hatlı bir çehresi vardı. Görenler, güçlü ve hatta kudretli sesinin fiziğiyle uyumsuz olduğunu düşünebilirdi. Hatta aynı şey bundan daha büyük ölçüde onun karakteri için de söylenebilir. Fakat böyle bir izlenim sadece geçici olabilirdi. Sonra fiziksel görüntü ruhsal olanla birleşirdi. Ancak bu yeterli değildir, çünkü bu çelimsiz figürün görüntüsü ancak sakin, boyun eğmez ve bükülmez iradesiyle ve esnek olmamakla beraber güçlü sesiyle tamamlanırdı.

“Niclievo”* derdi Vladimir İlyiç bazen zor durumlarda. “Sverdlov, Sverdlov’a özgü bas sesiyle bu konuyu onlara anlatır ve mesele hallolur….”

Bu sözlerde müşfik bir ironi vardı.

Ekim sonrası dönemin başlarında, komünistler, çok iyi bilindiği gibi, giyinme tarzımız yüzünden düşmanlarımız tarafından ‘derililer’ diye adlandırılırdı. Ben Sverdlov örneğinin, deri ‘üniforma’nın aramızda yayılmasında çok büyük bir payı olduğuna inanıyorum. Her durumda, deri şapkasından deri botlarına kadar tepeden tırnağa deriyle kaplı bir halde dolaşırdı. O günlerin karakteriyle uyuşan bu kostüm, baş örgütsel kişilik olarak onu aştı ve çok geniş bir alanda yayıldı.

Sverdlov’u yeraltı günlerinden tanıyan yoldaşlar farklı bir Sverdlov hatırlarlar. Ama benim belleğimde Sverdlov, adeta İç Savaşın ilk yıllarının darbeleriyle kararmış bir zırh içindeymiş gibi, deriler kuşanmış halde duruyor.

Evde ateşler içinde yanan Sverdlov’un durumu kötüleştiği sırada, biz bir Politik Büro toplantısı için bir araya gelmiştik. O zamanki Merkez Komite Sekreteri E. D. Stassova oturum sırasında içeri girdi. Sverdlov’un evinden gelmişti. Yüzü tanınmayacak haldeydi.

“Yakov Mihailoviç kendini kötü hissediyor, çok kötü” dedi. Stassova’ya şöyle bir bakmak, hiçbir ümit olmadığını anlamak için yeterliydi. Oturumu çabucak bitirdik. Vladimir İlyiç, Sverdlov’un evine gitti ve ben de derhal cepheye doğru hareket etmek üzere hazırlanmak için Komiserliğe gittim. Yaklaşık 15 dakika sonra Lenin’den bir telefon geldi ve çok zorlandığı anlaşılan özel kısık ses tonuyla şöyle dedi: “Artık yok.” “Artık yok.” “Artık yok.” Bir süreliğine ikimiz de ahizeyi elimizde tuttuk ve her ikimiz de diğer uçtaki sessizliği hissedebiliyorduk. Sonra kapattık. Söylenecek başka bir şey yoktu. Yakov Mihailoviç artık yoktu. Sverdlov artık aramızda değildi.

* Sorun değil!

(L. Troçki, 13 Mart 1925)

CEVAP VER