Antiemperyalist kahraman Recep Tayyip Erdoğan

0
Uganda Devlet Başkanı İdi Amin, kendini İngiliz işadamlarına taşıtırken...


AKP Genel Başkanı, artık hep “hassas dengeler” üzerinde dolanıyor…

Amerika’ya nota vermeler, YPG desteği nedeniyle takışmalar derken, Rusya ve İran ile Suriye’nin kaderi konusunda diyalog, Soçi Zirvesi, Katar’la ilişkilerin daha gizli saklı yürütülür hale gelmesi ve nihayet “Reza Zarrab komplosu” iddialarıyla, Erdoğan iktidarının dış politikada yeni yönelimlere giriştiği apaçık ortada. Peki bu tutum ne anlama geliyor?

İşyerinde “patron bey bana danışmadan bir şey yapmaz” diye kasılan çaycı rolünü fazlasıyla sevmiş Doğu Perinçek’e, danışman atamasının henüz yapılmadığını artık birilerinin ona söylemesi gereken Soner Yalçın’a ve daha küçük kalibredeki emsallerine bakarsak, bunlar Erdoğan’ın antiemperyalist yola girdiğinin alameti. Bu güzide saptamalarının arkasında ne yattığını anlamak zor değil. İktidardan taktik nemalanmalar üzerine kurulu eski hesaplarını yeni rejim sayesinde gerçekleştirmek istiyorlar. Erdoğan iktidarına bu yolda yapabilecekleri en büyük hizmet ise solun, muhalif kesimlerin en azından kendilerini hâlâ ciddiye alan kesimini, “antiemperyalist” gibi olumlu sıfatları bol keseden verdikleri Erdoğan’ın doğru şeyler yapmaya çalıştığına ikna etmek.

Böyle bir tartışmada en önce bilmemiz gereken, antiemperyalistliğin hiç de solun tekelinde bir etiket olmadığı. Bu durum sol propagandif söylemin “emperyalizme göbekten bağlı” olduğunu yıllarca söylediği ülkemiz için de geçerli. Örneğin, 6. Filo gemilerine teveccüh edip namaz kılan Kanlı Pazar sağcılarını tasvir eden o ünlü fotoğraf karesi çok şey anlatır ama çok şeyi de örter.

İşin doğrusu, 1970’lere gelindiğinde Türkiye’nin en popüler ideolojik etiketi antiemperyalizm olmuştur. Bu yıllarda, Necmettin Erbakan’ın Bülent Ecevit’e karşı yaptığı ve boksör Muhammed Ali’nin Türkiye’yi 1976 yılında ziyaretiyle magazinel doruğuna çıkarttığı antiemperyalizm yarışı dikkat çekicidir. Celal İnce 1955’te ABD’ye yerleştiğine göre, Reinhard Gehlen talebelerinden ve dönemin bir elinde puro, bir elinde viski kadehi, üstünde robdöşambr ile resmedilen komprador karikatürlerinden başka o yıllarda “ben Amerikan beslemesiyim” diye gezen pek kimse kalmamış gibidir. “Komprador” dedik de, eğer antiemperyalizmden murat sadakat ilan edilen blok karşısındakilerle utangaçça da olsa ortaklık yaparak destek elde etmek ise antiemperyalistliğin en hasını, kompradorluğunun tescili olarak yıllarca Morrison Süleyman diye anılan Süleyman Demirel yapmıştır bu ülkede. İskenderun demir-çelik, Seydişehir alüminyum fabrikaları ve Aliağa rafinerisi Demirel’in Sovyetler Birliği ile bu çeşit ortaklığının en iyi bilinen örnekleri.

Saydığımız sanayi tesisleri hâlâ ayakta durduğuna göre Demirel’in antiemperyalistliğine kimse laf edemeyecektir. Öyleyse gelin, Demirel’in selefi olarak görülen Adnan Menderes’in antiemperyalistliğinden söz edelim. 1959 yılına gelindiğinde, Menderes bazı yeni arayışlara girmiştir. 1955’teki Bandung Konferansı ile birlikte Bağlantısızlar Hareketi’nin fiili lideri olan Endonezya cumhurbaşkanı Sukarno’yu Türkiye’de ağırlar. Ancak, beklenmeyen bir şekilde, bu ziyaret Endonezya ile ilişkilerin daha fazla gerilmesine neden olur. Çünkü Hariciye’mizin tüm dünyada zamparalığıyla tanınan Sukarno için Lüks Nermin’den ayarladığı kız ekselanslarına belsoğukluğu bulaştırmıştır! Bağlantısızlar Hareketi ile ilişkilenme projesi böyle sona eren Menderes’in sonrasında daha cesur adımlar atmaya hazırlandığı, Sovyetler Birliği’ne yakınlaşma planları yaptığı yakın çevresindeki bazı isimler tarafından ileri sürülecektir. Kısa yoldan gidersek “Menderes’i Amerika astırdı” şeklinde yorumlanabileceği için doğruluğu 27 Mayıs taraftarları ve karşıtları arasında tartışılagelen bu iddiayı bir tarafa bırakalım. Ancak, Menderes’in Sukarno ile temas çabasının uluslararası planda yalnızca Amerikan blokuna bağlı kalmama yönünde bir fizibilite çalışması olduğunu not edelim.

Demirel’den, Menderes’ten söz ettik de hadi, artık âdet olduğu üzere, üçüncüyü unutmayalım, Turgut Özal’dan söz edelim. Özal’ın gerek Yeşil Kuşak projesine, gerekse Reagan’ın Rambo politikalarına olan, asla sarsılmamış sadakatiyle bu iki isimden farklı bir yerde durduğunu söylemeliyiz. Evet, iç politikada, özellikle ekonomik uygulamalar yönünden hayli dinamik bir pragmatist olan Özal dış politikada Batı blokunun hık deyicisi, NATO’nun Türkiye’ye biçtiği rollerin tereddütsüz sürdürücüsü, sağ liderler arasında en az “antiemperyalisti” olmuştur. Çeşitli cenahlar tarafından tepeden tırnağa aklandığı, efsaneleştirildiği günümüzde, dış politika adımlarının asla gündeme getirilmemesinin, buna karşılık, Rand Corporation yetiştirmesi sağlı sollu liberallerimiz tarafından her daim saygıyla anılmasının nedeni tam da budur sanırım.

***

Erdoğan’ın bugün yaptığının ne olduğu konusunda kuşku yok. Cüneyt Zapsu’nun 2006 yılındaki “onu delikten süpürmeyin, kullanın” tavsiyesinden bu yana, gün gelip, onu destekleyenler tarafından “delikten süpürüleceği” korkusuyla yaşayan Erdoğan bu tehlikeyi günümüzde her zamankinden daha yakın görerek iktidarına uluslararası planda yeni çıkışlar arıyor. Dolayısıyla, ABD’nin küresel planlarının karşısında yer alan ülkelerle dönemsel olarak, hele ki göstere göstere yakınlaşma manzarasının gerekçesi açık.

Eğer mesele kişisel iktidarını korumak için karşıt ya da rakip bloklar arasında gidip gelme ise bunun hiç de Erdoğan’a mahsus bir hüner olmadığını hepimiz biliyoruz. Bu tutumu en ustaca haline büründüren ise dünyanın iki net ve karşıt kutba bölündüğü kabul edilen Soğuk Savaş yıllarındaki bazı Afrikalı “güçlü adamlar” olmuştu. Doğrusu ya, onların bu kıvrak manevraları karşısında Erdoğan’ınkiler fazla ürkek, fazla çekingen kalıyor.

Bahsedeceğimiz ilk isim Afrikalı diktatörlerin adeta stereotipi: İdi Amin Dada. Uganda’da başlattığı millileştirme programı İngiltere başta olmak üzere Batı’da tepki çeken Milton Obote’yi 1971’de devirerek iktidara gelen kudretli general. Başlarda, tüm Batı blokunun desteğini alarak, özgürlük ve demokrasi kahramanı ilan edilen İdi Amin, Obote’nin millileştirmeyi tasarladığı zenginliklerin birer birer üzerine konmaya başlayınca işin rengi değişir. Özellikle İngiltere’yle olan ilişkiler gerilince, İdi Amin onu yıllarca beslemiş büyütmüş Batı’ya kazan kaldırır ve antiemperyalist oluşunu ilan eder. Tahtını (ve dolayısıyla kendisini) İngiliz işadamlarına taşıtmak gibi sayısız atraksiyonla dolu bu dönemde Kaddafi Libya’sı ile yakınlaşması ona Sovyet desteğinin kapılarını açar. Sovyetler Birliği ve diğer Varşova Paktı ülkeleri İdi Amin’in en büyük silah tedarikçileri ve hatta bazı alanlarda uzman kaynağı olurlar.

Ancak, İdi Amin yalnızca gözü pek bir taktisyen değil, aynı zamanda ciddi antikomünist eğitimden geçmiş bir askerdir. Bu yüzden, Sovyetlerle olan ilişkilerini fazla afişe etmez. Buna karşılık, İsrail’e karşı saplantılı nefretini yıllar içinde fırsat buldukça tüm dünyaya ilan ederek besler. Böylece, gün geçtikçe, Müslümanlığını daha fazla keşfederek İslamcı müttefiklerle ilişkisini sıkılaştırır. Bizde Erbakan’ın iyi adamlar listesine girer. Ugandalılara bir asır gibi gelen sekiz yıllık iktidarının sonunda, 1979 yılında devrildiğinde de Libya aracılığıyla ve Suudi himayesinde Cidde’ye yerleşir.

İkinci ismimiz Jean-Bédel Bokassa. Kongolu Justin-Marie Bomboko ile birlikte adı ülkemizde bolca tebessümle anılmıştır. O da İdi Amin gibi sömürge ordusunda yetişmiş muhteris bir asker. 1966’da Orta Afrika Cumhuriyeti cumhurbaşkanı David Dacko’yu devirerek iktidara gelir. Ancak, Batı blokunu darbenin meşruiyetine ikna edemez. Bunun üzerine, Sovyetler Birliği’ne yönelir. O yıllarda sürekli Sovyet desteğini garantileyen “sosyalist eğilimli ülke” unvanını almak için çalışır. Rejimini “bilimsel sosyalist” olarak ilan eder, bazı toplumsal reformları kendi mizacına uygun sertlikle yürürlüğe koyar. Sovyetlere yaranma çabaları, Bokassa’nın Fransız Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing’in “kişisel dostluğunu” ve böylece Batı’nın sempatisini kazanmasıyla sona erer. Bu dostluğun temelini oluşturan rüşvetin en azından bir kısmı yıllar sonra, Elmas Skandalı adıyla ortaya çıkarılacaktır.

Bokassa’nın hiç şaşırtıcı olmayan açgözlülüğü nihayet Fransa ile arasını açınca, o da İdi Amin gibi Libya’ya yönelir. Kaddafi’den yüklü para koparacağını düşünerek 1976 yılında Müslüman olur. Beklenen paraların gelmeyeceği anlaşıldığında ise iki ay sonra Müslümanlıktan vazgeçer. Bundan sonra sürpriz bir Bonapartist adım atar ve kendisini Orta Afrika İmparatoru ilan eder. Fransızlara inat, o yıl için verdikleri yardım paralarının tamamını tahta çıkma törenine harcar. Üç yıl sonra, 1979 yılında, eski cumhurbaşkanı Dacko’yu tekrar iktidara getiren Fransız müdahalesiyle devrilir.

Üçüncü isim geçmişi ve akıbeti itibariyle öncekilerden hayli farklı. Marksist sendikacı Ahmed Sékou Touré’den söz edeceğim. Ülkesinin ilk cumhurbaşkanı olarak Gine’nin Fransa’dan bağımsızlığını 1958 yılında kavgalı şekilde ilan eden Touré iki yıl sonra ülkeyi tek parti rejimine geçirir. Sovyetler Birliği’nin “sosyalist eğilimli ülke” payesini erkenden edinen Gine, Portekiz sömürgelerinin henüz bağımsızlıklarına kavuşmadığı o yıllarda Doğu blokunun Afrika’daki köprübaşı olarak tanınır. Touré aynı zamanda oldukça esnek bir liderdir. Öyle ki bir yandan ABD’den yardım almayı da ihmal etmez.

Sovyetler’le 20 yıl boyunca neredeyse pürüzsüz devam eden ilişkiler 1978 yılında limonileşmeye başlayınca, Touré yukarıda andığımız Valéry Giscard d’Estaing’in kapısını çalar. Giscard’ın büyük çabaları sonucunda Touré yeni yerini bulmuştur artık. Marksizm-Leninizmi açıkça mahkûm eder, Batı blokuna sadakatini duyurur ve gittikçe dindarlaşır. 1982 yılında ABD’yi ziyaret eder ve ülkesinin yeraltı kaynaklarını Amerikalı yatırımcılara ballandıra ballandıra anlatır. 1984 yılındaki Suudi Arabistan gezisinde inme geçirince, özel uçakla ABD’ye, Cleveland’a götürülür ve burada hayatını kaybeder.

Elbette böylesi manevraları gerçekleştiren Afrikalı liderler İdi Amin, Bokassa ve Touré değildi sadece. Yine bu tutumun Soğuk Savaş sonrası liderler tarafından sürdürülmediğini söylemek de mümkün değil. Ancak, haklarını vermek lazım, bu üç ismin gerçekleştirdiği dönüşler kadar netini ve keskinini başka örneklerde gözlemleyebilmek hayli zor. Tüm bunlara karşın, ortada genel, yapısal özellikler, bir tür örüntü olduğunu söyleyebiliriz. Bir “güçlü adam” kişisel iktidarının bekası için öncekilerden hayli farklı, hatta onlara karşıt uluslararası ittifaklar içine giriyor. Bu uğurda, önceden ak dediğine sonradan kara diyebiliyor. Daha çarpıcı olanı, onun bu yeni yönelimlerini tartışmaya açacak, eleştirecek muhalif sesleri asla dikkate almadığı gibi kendi iktidar bloku içinden de herhangi bir çekinceyle karşılaşmıyor. Tam tersi “o giderse biz de gideriz” korkusu içindekilerin desteğini alıveriyor.

Bir diğer yapısallıktan ise bu manevraların ülkelerin halklarına etkisi yönünden söz edebiliriz. Nitekim uluslararası yönelimlerde yapılan değişikliğin toplumun genel yaşantısında, rejimin onlar için tek taraflı olarak çizdiği gelecekte esaslı bir farklılık yarattığını göremiyoruz. “Güçlü adamın” bekasını öncelikle gözeten baskıcı uygulamalar, kamusal servetin yine onun, iktidar blokunun ve onları toplumsal yönden destekleyen çeperin kasasına akıtan ekonomik politikalar rejimin adı ister “bilimsel sosyalizm” olsun, isterse “vahşi kapitalizm”, devam ediyor.

Buradan ülkemize dönersek, “BOP eş başkanı” Erdoğan’ın topluma biçtiği yol ile “Avrasyacı antiemperyalist” Erdoğan’ınki arasında ciddi bir farklılık görmek mümkün değil. Devlet olanaklarının seferber edildiği, tarikat-cemaat ağlarıyla ittifak içinde dayatılan toplum mühendisliği de, Saray’ın gayri resmi talimatlarıyla sevk ve idare edilen ahbap çavuş kapitalizmi de yerli yerinde duruyor. Hatta dış politikada yeni sahalara açılma güveniyle baskıcı politikalar daha da pervasızlaşıyor, ödünsüzleşiyor. En basit örneği vereyim, şu yazıda okuduğunuz verileri teyit için “hele bir Wikipedia’ya bakayım” bile diyemezsiniz. Nisan ayından beri yasaklı çünkü. Yukarılarda andığımız dört ayak üstüne düşme akrobatları için ise tüm bunların elbette önemi yok. Onlar eski sağın gardırop Atatürkçülüğünü bile aratan kozmetik propagandayı, ikna etmekle görevli oldukları kitlenin gözüne sokup “işte bakın, biz demiştik, nasıl da değişti” demekle meşguller.(*)

***

2009 yılındaki “eksen kayması” tartışmalarını hatırlayanlar vardır sanırım. AKP hükümetinin dış politikada öncelikli yönelimlerinin Avrupa’dan Ortadoğu’ya kaydığını ileri sürenlere karşı, bazıları şimdilerde Erdoğan tarafından çoktan “delikten süpürülmüş” AKP kurmayları “iftiradır, alçaklıktır” tarzında zehir zemberek açıklamalar yapmıştı. Sonrasını ise hatırlamayanımız yoktur. ABD’nin sahadaki öncü kolu Müslüman Kardeşler olan Ortadoğu revizyonunun koordinasyon merkezlerinden birisi haline gelmiş, sonra da çakılıp kaldığımız Ortadoğu’da ülkece debelenmeye başlamıştık. Bu uğurda nice “stratejik derinlik” önce baş tacı edilip, sonra “bu da olmadı” deyip hoyratça rafa kaldırıldı.

Günümüzde “eksen kayması” tartışmalarının hiçbir güncelliği yok. Avrupa’ya sırtını çoktan dönmüş Erdoğan Türkiye’si Ortadoğu’daki yerinin bundan sonra ne olacağını, bu yeri kimlerle ittifak halinde edinebileceğini tayin etmeye çalışıyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun tabiriyle “Ortadoğu bataklığına” demir atmış durumdayız. Ancak, görünen o ki Erdoğan’ın kendi iktidarına bakışı artık farklı coğrafyalardan da ilham alıyor. Böylece “uzun adam” gün geçtikçe Soğuk Savaş Afrika’sının bazı “güçlü adamlarına” benzemeye çalışıyor. Bundan çok daha sinsi olanı o ki birileri de tüm bu olan biteni “antiemperyalizm” kaşığı ile bize yedirmeye çalışıyor.

(*) Erdoğan iktidarının toplumsal mesajlarını CNN Türk, NTV gibi seyreltilmiş, “ana akım” mecralardan değil, daha sansürsüz, daha doğrudan kanallardan takip ediyorsanız türedi Atatürkçülük furyasının Erdoğan’ın kemik tabanında ciddi bir etkisi olmadığını, bunun daha dışarıdaki kesimlere yönelik bir imaj çabası olduğunu anlamanız zor değil. Öte yandan, “tek adamdan tek adama” tarzında, Erdoğan’ı Atatürk’le meşrulaştırmaya yönelik bir kişi kültü algısına oynandığını da not etmemiz gerek.

CEVAP VER