Aamir Khan’ı niye seviyoruz?..

0


Dangal‘ın fragmanı…

Aamir Khan’ı ilk defa 2005 yapımı Mangal Pandey filminde seyretmiştim. Hint sinemasına pek meraklı olmadığım halde, Hint tarihinde İngiliz sömürgeciliğine karşı en büyük ve en kanlı mücadele Hindistan gibi acayip politize bir toplumda bugün nasıl sunuluyor diye merak ettiğimden oturdum, izledim. Aamir Khan’ın canlandırdığı kahramanımız karikatür düzeyinde yüzeysel ve mesafeli, İngiliz sömürgeciler klişe kötü adamlar… Hintlilerin “item number” dedikleri, öyküyle pek ilgisi olmayan baskın dans sahneleri de eklenince film ancak yüksek bütçeli bir Bollywood yapımı olarak hatırama kazındı. Başrol oyuncusu Aamir Khan ise zihnimden silinip gitti.

Ta ki 2016 yapımı Dangal filmine kadar. İsminin Mangal’a benziyor olması başta bir tereddüt yarattı diyebilirim. İşin şaka kısmı bir yana, konusu ve hakkında söylenenler Dangal’a ilgimi uyandırdı. İşte bu filmde Mangal Pandey’deki halinden de, herhangi bir başka Bollywood jönünden de farklı bir Aamir Khan’la karşılaştım. Daha sonra Aamir Khan’ın yakın tarihli başka filmlerini de buldum ve izledim. Anladım ki Aamir Khan Mangal Pandey’den bu yana, kısa denilebilecek bir sürede çok yol kat etmiş. Oyunculuğuyla, yapım şirketiyle, tek filmlik de olsa yönetmenliğiyle, projelerdeki seçiciliği ve profesyonelliğiyle koca Bollywood içinde adeta bir Aamir Khan sineması oluşturmuş. Bu filmlerden uzun uzadıya bahsedecek değilim. Olur da yazım sizde ilgi oluşturursa bulup seyredeceğinize inanıyorum.

Aamir Khan hakkında yaptığım naçizane araştırmada bana çarpıcı gelen bir başka şey ise bu adamın Türkiye’de ne kadar sevildiğini öğrenmek oldu. Türk sinemalarında hepi topu kaç filminin vizyona girmiş olduğu meçhul, Türk medyasında hemen hiç yer verilmeyen Hintli bir sinemacının çevresinde sürpriz hayranlık halesi oluşmuş gibiydi. Düşündüm: Türkiye Aamir Khan’ı neden seviyor? Ben neden seviyorum?

İkinci soruya cevabı beklemediğim bir yerde, Dangal hakkında yapılan bazı yorumlarda buldum. “Milliyetçilik propagandası” diyenler mi dersiniz, ataerkillik övgüsü görenler mi, çocuk istismarı alarmı çalanlar mı… “Sanırım ben başka bir film seyretmişim” demekten kendimi alamadım.  Daha sonra, kimisi adıyla sanıyla film eleştirmeni olan bu kişilerin beğendikleri, beğenebilecekleri filmleri düşündüm. Bazıları sırf eş dost işi diye övülen, pek çoğu seyirci karşısına çıkmak değil çıkmamak üzere çekilmiş, en iyi ihtimalle festivallerde gösterilip ödül almak üzere kurgulanmış, yönetmen Yüksel Aksu’nun deyimiyle “içine kapalı tıkız filmler”. Bunların sinema yönünden en çarpıcı yönü ise seyirci ile bağlantının neredeyse tamamıyla kopmuş olması. Seyircisiz sinemayla karşı karşıyayız. Fonlarla, destek programlarıyla, sponsor kurumlarla kotarılan filmler kendini çevirmek için dahi seyirciye gerek duymuyor. Kendini izletmek gibi bir derdi haydi haydi kalmıyor.

Peki bu toplamın karşısında ne var? Neredeyse başka bir uç. Yine Yüksel Aksu’nun deyimiyle “geveze, sürekli konuşan filmler”.  Televizyonun, internetin sabun köpüğü şöhretleriyle götürülmeye çalışılan, her zaman kolay gişeyi hedefleyen bu filmler arasında komedi filmlerinin müstesna bir yeri var. En tipik, en dehşet verici örneği olarak Recep İvedik serisi görülüyordu. Ancak, daha yenileri boynuz kulağı geçer misali onu da aratır oldu. Halil Söyletmez’in iş yaptığı bir mecrada Şahan Gökbakar’a laf etmeye artık çekiniyorum doğrusu. Diğer yandan, bu filmlerin popülaritesi karşı uçta yer alanlara bir meşruiyet dayanağı oluşturuyor gibi. Ne kadar az seyredilirseniz o kadar kalitelisiniz, o kadar az Recep İvedik’siniz. Böylece kendi yaşadıkları toplumun somutluklarından, gerçekliklerinden uzak düşmekte bir beis görmüyorlar. Tıpkı Dangal’ı seyrettiklerinde Hint toplumunun, hele ki onun hayli muhafazakâr bir kesitinin filmde resmedilen gerçeklerine uzak düşebildikleri gibi.

Bu duruma nasıl gelindiğinin cevabını kentli orta sınıfın depolitizasyon sürecinde bulabileceğimizi düşünüyorum. “Mesajlı film”, “mesaj kaygısı” gibi kavramların önce can sıkıcı bulunduğu, sonraları enikonu alay konusu edildiği bir dönemden bahsediyoruz.

Komediden örnek verelim… Cem Yılmaz’ın 1995 yılındaki ani çıkışını, birilerinin harika çocuğu olarak nasıl agresif şekilde tanıtıldığını hatırlıyor olmalıyız. Cem Yılmaz yeni komedi anlayışının örnek ismi olarak sunuluyordu. “Mesaj kaygısı”nın, özellikle yeni kuşağın artık küçümsediği, yaka silktiği bir komedi anlayışının antitezi gibiydi. Annelerin, babaların güldüğü Levent Kırca, Zeki-Metin gibi isimler karşısında makbul, dönemin moda tabiriyle “in” olan bir gülmece, daha da ötesi hayata bakış tarzını temsil ediyordu.

Böylece, geçmişte yapılan pek çok “mesaj kaygılı” filmin izleyiciye keyif veren, çok seyredilen Yeşilçam yapımları olduğu unutuldu. Komedi alanında Kibar Feyzo sadece bir örneğidir. İşte bu yüzden, günümüzde politik duruşu daha belirgin olan filmlerde bile ancak karamsar, çıkışsız bir öykü, sindirilmiş, depresif karakterler, dışa kapalı, anlaşılmaz bir ruh hali görüyoruz. Gerçekçi olmak namına varılan son liman umutsuzluk. Bu nedenle, seyirci cılız da olsa politik mesajları Behzat Ç, Leyla ile Mecnun gibi daha erişilebilir yapımların satır aralarında aramayı tercih etti, ediyor.

Aamir Khan ise sinemamızda mahkûm edildiğimiz bu manzarayı aşan bir yerde duruyor. Günümüzün bir ucunda Özcan Alper’in Sonbahar’ını, diğer ucunda Cumali Ceber’i görebildiğim sıkışmışlığına karşı ilaç gibi geliyor. Hem dert ediyor, hem eğlendiriyor, hem de umut veriyor. Aamir Khan’ı ben bu yüzden seviyorum.

Şimdi gelelim ilk soruya. Türkiye Aamir Khan’ı neden seviyor? Bu soruya cevap ararken bir stereotiple karşılaştım. Yanlış anlaşılmamak için peşinen söyleyeyim. Türkiye’deki Aamir Khan hayranlarının bu sosyo-kültürel profilden oluştuğunu ya da bu sosyo-kültürel profile ait olan herkesin Aamir Khan hayranı olduğunu iddia etmiyorum. Ancak, bu stereotipin de her stereotip gibi tekinsiz bir açıklayıcılığı var. Bu izleyici profili 1980’lerde büyük kentlere gelmiş, kente aidiyeti büyük ölçüde siyasal İslam’ın yerel ve ulusal iktidar süreciyle biçimlenmiş, bugün yeni kentli orta sınıf diyebileceğimiz bir kuşağın, tüketim kültürüyle barışık, internetle fazlasıyla içli dışlı, yabancı kültürlere meraklı, makro aidiyetini ise başındaki türbanla dışa vuran kızlarından oluşuyor. Aamir Khan’a olan beğenilerini, dahası hayranlıklarını her platformda en açık biçimde, en yüksek sesle ifade eden izleyiciler bunlar.

Söz konusu izleyici profilinin Aamir Khan’a ilgisini çeşitli faktörlerle açıklamak mümkün. Öncelikle, Aamir Khan’ın “kendinde” halinden kaynaklı bir tanıdıklık faktörü var. Aamir Khan siyah saçları, koyu buğday teni, ağlamak kadar gülmeyi de bilen yeşil gözleri, pek çok Türk kızına makul gelecek boyuyla Hollywood’un Batılı, “soğuk” görünüşlü jönlerinden farklı bir imaj sunuyor. Bu durum Müslüman olduğunun bilinmesiyle de birleşince Aamir Khan kâh mahalledeki yakışıklı çocuk, kâh koruyucu ağabey, kâh müşfik baba olabiliyor bu izleyicinin gözünde.

Diğer bir faktör ise Aamir Khan filmlerinin üzerine oturduğu dramatik özelliklerden kaynaklanıyor. Dürüst olalım, Aamir Khan o endüstri içindeki sıra dışılığına, kalitesine karşın nihayetinde bir Bollywood sinemacısı. Bu izleyici profili de dramatik yapısıyla kaba Bollywood örgüsüne yakınsayan yapımların sunulduğu Samanyolu TV, Kanal 7, Flash TV gibi televizyon kanallarına salt aile ortamında da olsa bolca maruz kalmış durumda. Yine Aamir Khan filmlerinde şiddet ama özellikle cinsellik dozajının minimum düzeyde olması tanıdıklıktan öte bir güven duygusu veriyor bu izleyiciye.

Ancak, tüm bu faktörler tek başlarına açıklayıcı olmayacaktır. Çünkü bu izleyiciye sorarsanız, Aamir Khan’ı sevmelerinin temel nedeni filmlerinde verdiği mesajlar, değindiği konular, beylik tabirle “yaralara parmak basıyor” oluşu.  Bu izleyici profilinin toplumsal geçmişi dikkate alındığında bu da şaşırtıcı değil. Çünkü bu kızları yetiştiren babalar kentli orta sınıfı depolitize eden kültürel süreçten geçmediler. Bilakis bunu alternatif bir politizasyonun kültürel ürünleriyle göğüslediler.

Örneğin, bizim okumuşlar dahi ana akım popüler kültürün ürünlerinde, hatta arabesk müzikte hikmet ararken onların babaları Eşref Ziya’nın şarkılarına “bir güneş doğuyor Cezayir’de” diye eşlik ediyorlardı. Evet, toplumsal statüler yükselmiş, güvenceler pekişmiş, Eşref Ziya’nın yerini Mustafa Ceceli almış olabilir ama babaları, siyasal İslam’ın iktidara yürüdüğü bir süreçte politize olmuş insanlar ve o kızlar da “babasının prensesi”. Dolayısıyla sosyal mesajlara, toplumun sıkıntılarına değinen anlatılara beğeniden yoksun biçimlerde sunuluyor olsalar bile yabancı, mesafeli değiller.

Stereotipin tekinsiz açıklayıcılığından biraz uzaklaşalım ve Aamir Khan’ın bu sosyo-kültürel profile oturmayan izleyicilerinin onu sevme nedenine bakalım. Ayrımsız neredeyse hepsi esasen Aamir Khan’ın filmlerinde mesaj vermesini onaylıyor, onun bu yöndeki çabasına hayranlık duyuyorlar. Aamir Khan’ın yakışıklılığı, yetkin oyunculuğu, mükemmeliyetçiliği bile bu takdirin yanında geri planda kalıyor. Demek ki bize yıllarca öğretildiğinin aksine, Türkiye’deki seyirci sırf “mesaj kaygısı” var diye kaçmıyor filmlerden. Ancak, şunu da gözardı etmeyelim; Aamir Khan’a beslenen bu sevginin önemli bir nedeni sadece filmlerinin verdiği mesajlar değil, verilen bu mesajların Türkiye’deki güncel sosyo-politik saflaşmalar üzerinden birebir okunamıyor, belli siyasi konumlarla özdeşleştirilemiyor oluşu.

Öyleyse Türkiye’den bir Aamir Khan çıkması imkânsız mı? Aamir Khan filmlerini verdiği mesajlar açısından daha yakından teşhis edelim. Toplumun görünürdeki politik saflaşmalardan daha derinde, daha kökleşmiş sorunlarını dert eden, mütevazı öyküler üzerinden deşen, seyirciye bu anlatılar üzerinden dokunan ve kötü giden şeylerin değişebileceği inancını aşılayan filmler bunlar. Aamir Khan Hindu kökenli ateist, entelektüel, vegan bir kadınla evli, ilerici politik görüşleri bulunan bir Müslüman olarak elbette kendi siyasi konumuna sahip. Tüm Hindistan bunun farkında. Ancak, filmlerindeki mesajların bir özelliği, sözünün sadece belli bir toplumsal zümre veya politik görüşün değil, yaşadığı, tasvir ettiği ülkenin tamamının iyiliği için söylenmiş olduğunu düşündürtmesi. Hele ki bunu Bollywood adlı devasa eğlence endüstrisinin içinden, milyonları sinema salonlarına çekerek gerçekleştirmesi. Belki de işin can alıcı yeri burası. Bunu başarabilen bir sinemacıyı Türkiye’de en son ne zaman gördük?

Aamir Khan’ın Türkiye’deki hayranlarından birisinin Youtube’da yazdığı yorum hayli naif ve çarpıcı: “Keşke Aamir Khan Türk olsa”. İşin doğrusu, çok da saçma değil bu temenni. Aamir Khan’ı tam da ülkemiz sinemasının yaşadığı yoksunluğu, sıkışmışlığı giderdiğimiz bir isim olarak, örneğin bir Hollywood yıldızına, sinemacısına baktığımız gibi değil, belki yersiz de olsa sanki bizden birisi gibi sevmiyor muyuz?

CEVAP VER